Bir Türlü Kurulamayan Yeni Ortadoğu

İslam Özkan
İslam Özkan

Arap-İslam coğrafyasında patlak veren krizler ve ortaya çıkan savaşlar, bölgede yaşanan tıkanıklık ve kriz halini oldukça net bir şekilde yansıtıyor. Hükümete yakın basın yayın organlarında kulaktan dolma bilgilerle meseleyi karartmaktan başka bir işe yaramayan analizleri bir kenara bırakırsak, işin hiç de bize gösterilmek istendiği gibi olmadığını anlayacağız.

Aydın geçinenlerin, gazetecilerin ve yazarların Firavun’un büyücüleri gibi hakikati ört bas etme sanatını gayet mahirane bir şekilde icra ettiği bir propaganda savaşı yaşıyoruz. Bu yüzden mezhep savaşı iddiaları, İran’ın önünün küresel güçler ya da ABD gibi güçler tarafından açılması gibi oldukça sıradan ve bir süre sonra insanda sürmenaj etkisi yaratan klişelere dönüşüyor.

İran özellikle son dönemde 5+1 ülkeleriyle Nükleer Anlaşma’yı imzalayarak Batılı tehdidi sadece bertaraf etmekle kalmadı; aynı zamanda uluslararası toplumda meşru bir güç haline geldi. Halbuki bu durum, her konuda benzer tepkiler vermekle tanınan İsrail ve S. Arabistan’ın bölgesel planlarına uymuyordu. Zira bu iki ülke eskiden beri İran’ın uluslararası toplumdan dışlandığı bir dünyayı arzuluyor, illegal bir güç ya da rogue state (serseri devlet) olarak görülmesinin kendilerine bahşettiği ayrıcalıkların keyfini sürdürmek istiyorlardı.

Suudilerin ve müttefiklerinin tatlı hülyalarını kabusa dönüştüren Nükleer Anlaşma oldu. Ilımlı eksen adıyla da anılan bu ülkeler, eskisi gibi uluslararası toplumu bölgesel muarızlarına karşı kışkırtamayacak, Körfez ülkelerinin selametinin tehdit edildiği bahanesiyle uluslararası toplumu hareket geçiremeyeceklerdi.

Aynı şeyler, Kuveyt’in işgalinden sonra Saddam Hüseyin’e karşı defalarca gündeme getirilmiş, Körfez ve Suud sermayesinin ABD ve İsrail’i de yanına alarak Irak’ın işgali tam da bu yalanlarla meşrulaştırılmıştı. Batı’nın ortaya attığı kitle imha silahları yalanlarını hatırlayalım. Bu dev yalanlar ve algı operasyonları yeni değil. 1. ve 2. Körfez işgali döneminde Batılı liderlerin dile getirdiği ipe sapa gelmez iddiaların medyada sorgulanamaz bir hakikat gibi sunulduğu dönemleri çok gördük. Yıllardır Saddam dönemi Irakı’na yapılmaya çalışılan şey, şimdilerde İran’a yapılmaya çalışılıyor. Eski filmler farklı başlıklarla tekrar tekrar seyirciye izletiliyor.

Bir devrim ilelebet uluslararası sistemin dışında kalamaz. Uluslararası toplumla birlikte hareket etmek farklı, sisteme dahil olmak farklı şeyler. Gönül ister ki -Sosyalist ya da İslamcı, fark etmez- bütün muhalif yapılar, ilelebet sistem dışı kalabilse, sistemin kendisine ödettirmeye çalıştığı bedellere sonsuza kadar direnebilse. Sistem dışı olmamak demek uluslararası düzene muhalefet etmekten vazgeçmek değildir. Sisteme dahil olunarak da muhalif kalmak pekala mümkündür. Venezuella, Brezilya, Şili gibi sosyalist karakterli ülkeler bunun en çarpıcı örneği. Borsalarıyla, döviz kurlarıyla, sermaye ve emek mobilizasyonuyla bu ülkeler her ne kadar sisteme dahil olsalar da küresel yapıya yönelik eleştirilerini sürdürmektedirler. Zira sistem dışı kalmak bir ülkeyi bütünüyle dünyadan soyutlarken kalkınmanın, gelişmenin dinamiklerini de yok etmekte, o ülkenin gelişen teknolojinin beraberinde getirdiği yarar ve nimetlerden mahrum kalmasına neden olmaktadır. Abluka altına alınan ülke, sadece fiziki olarak değil aynı zamanda bilimsel, kültürel, sanatsal ve tıbbi olarak tecrit edilmektedir.

İran da gerek nükleer geliştirme programı gerekse izlediği bölgesel politikalar nedeniyle büyük ölçüde tecrit edilmiş, yaptırımlara maruz kalmış ve başta batılı ülkeler olmak üzere küresel güçler tarafından ötekileştirilmiştir. Ancak bu süreci bozan şey, ablukanın beraberinde getirdiği toplumsal ve siyasi tahribattan kurtulmak, aynı zamanda uluslararası toplumda meşru bir aktör olarak kabul edilmek için Batılı ülkelerle sürdürdüğü müzarakereleri anlaşmayla taçlandırması olmuştur.

Bölgedeki yeni süreci kendine tehdit olarak gören Suudi Arabistan ve İsrail’in “Sünni bir Koalisyon” kurma gayretleri, Suriye’de Rus müdahalesi nedeniyle büyük bir hayal kırıklığına uğrayan ve bütünüyle Suriye’den dışlanan Türkiye ile 1978 yılında imzalanan Camp David Anlaşması sonrası İsrail’in ezeli partneri haline gelen Mısır’ın da bu koalisyona bir şekilde dahil edilme zarureti, yeni rotanın işaret fişeğiydi.

Sadece Suud da değil... Planları akim kalan, beceriksizliği nedeniyle dış politikada pusuyalı doğrultamayan başka bazı bölgesel güçler de aynı şekilde İran’ı kendi yollarına çıkmış bir engel olarak görüyor, sürekli algı operasyonlarıyla mezhep fitnesini bölgede kökrüklemeyi sürdürüyorlar. İran, sizin deyimizle Rogue State(haydut devlet) olabilir, ona bakarsanız diğer Arap ülkeleri de failed states (başarısız devletler)dir.

Buradaki tehlikeli olan şu ki, İslam düşüncesinin marjinal bir yorumuna inananların dile getirdiği mezhepçi faşizm, şu aralar ana akım medyanın resmi görüşü olmuş durumda. Her dönemde ve toplumda marjinal görüşler olur ve bu görüşlerin dile getirilmesi hem ifade özgürlüğü açısından hem de fikri zenginlik açısından son derece önemlidir. Ancak Vehhabiliğin Şia’ya bakışının ya da el Kaide’nin İran’a karşı siyasi duruşunun bürokrasi ve hükümet kanadında taraftar bulması, bu marjinal düşüncelerin ana akım medyada kendine yer bulabilmesi, bir an evvel rehabilite edilmesi gereken bir durumdur.

Türkiye gibi oldukça engin bir tarih, tecrübe ve birikime sahip bir ülkenin özellikle dış politika açısından düştüğü durum hiç umut vermiyor. İslam dünyasında ilk parlamento deneyimine sahip, iyi kötü bir çoğulculun bir şekilde sürdürülebildiği, yüzyıllar boyu her kesimden insanı kucaklayabilmiş, ümmetin bütün renklerini kuşatabilen bir hilafeti tevarüs etmiş toprakların, tarihin belirli bir noktasına saplanıp kalması ne kadar acı. Bugün belirli bir kesime karşı yapılan ötekileştirmenin yarın bir gün modernistlik suçlamasıyla Ehli Kuran’a, mezhepsizlik iddialarıyla Selefilere, vahdeti vücutçu diye Tasavvuf ehline, aşırı rasyonalist diye Mutezili çizgideki Müslümanlara yapılmayacağını kim garanti edebilir?

Siyasal alandaki ötekileştirmenin dini alana taşınması daha da sakıncalı. Özellikle kendisini Eşari mezhebinin resmi temsilcisi olma, çoğunluğu arkalarına aldıkları iddiasına sahip ulema kılıklı bazı hokkabazların bu yöndeki gayretleri oldukça ibret verici. Muhazafakar kesimdeki bağnazlık, ilmi kifayete sahip olma iddiasıyla ortaya çıkanların, kişisel çıkarlarını amme maslahatının önüne geçirerek bu işin bayraktarlığını yapmaları ile birleşince oldukça riskli bir karışım halini alabiliyor. Mevzi kazanma amacıyla toplumsal psikolojiyi bozacak bir süreci tetiklemeleri, sürekli zaaflı alanlara hitap etmeleri ve toplumun sinir uçlarıyla oynamalarının bedelini bu toplum öder.  Kişisel ikbal kaygılarıyla bunu yapmaya kimsenin hakkı yok.

- İslami Analiz, İslam Özkan tarafından kaleme alındı
https://islamianaliz.com/makale/7469891/islam-ozkan/bir-turlu-kurulamayan-yeni-ortadogu