Anlam ve Özgürlük

Yasin Kuruçay
Yasin Kuruçay

İnsanın toplumsal hayatı gibi düşünce dünyasının da karıştırıldığı ve iğdiş edildiği bir çağda yaşıyoruz. Şüphe yok ki böyle paramparça bir atmosferde "

insan olma

" nın olanaklarını insanlara gösterecek bir bakış  açısına günümüz insanı da kızgın çöllerin suya susadığı gibi susamış bir durumda.

Diyebiliriz ki "insan olma" nın iki temel kategorisi, yaşamın insanca bir anlamının olması ve bu anlamı içselleştirmeye götürecek özgürlük olgusudur.

Neo-liberalizmin hüküm sürdüğü günümüzün özgürlük anlayışı son 4 yüzyıllık sürecin sonucunda oluştu.

17. ve 18. Yüzyıl aydınlanmacı düşüncesi insanı, evreni ve toplumsal yapıyı inanç dışında, akla göre yeniden tasarımladı. Modernite akıl, bilim ve teknolojinin yardımıyla insana kaybettiği, Ortaçağın ondan gasp ettiği özgürlüğünü ve yaşamın anlamını iade ettiğini ilan etti.

Aradan geçen yaklaşık 3 yüzyılda insan özgürlüğünü kazanamadı. İnsanlara yeryüzü cenneti vaat eden modern pozitivist düşünce, yaşanan kimlik krizi ve toplumsal bunalımların gerçek nedeni oldu. Teknolojileşmenin yarattığı kapitalizm, sürekli ürettiği suni ve gereksiz ihtiyaçlar ile insanı bir "tüketim kulu" haline getirdi. Tüketim, lüks ve eğlenceye delicesine yöneliş insana yaşamın anlamını unutturuyor ve özgürlüğünü maddi dünyanın ayakları altına alıyordu.

Postmodernite bu sorgulamanın bir sonucu olarak karşımıza çıktı. Seküler aklın duyguları tahrip edici yönü artık postmoderniteyle atılıyor; insanın duyguları, inançları ve manevi değerleri yeniden hatırlanıyordu. Mutlak referanslara (ahlak, din, ideoloji v.s.) karşı çıkan Postmodernite anlam erozyonu ve belirsizlikten kaynaklanan yabancılaşmanın da zeminini hazırladı.

Postmodernite de insanın anlam ve özgürlük arayışına cevap veremedi. Dayanılacak objektif bir temel sağlamayan, ilkeler yerine kişisel tercihleri ön plana çıkaran ve kendi özgürlüğünü gerçekleştirmek isteyen her birey, sabit değerlerin olmadığı akışkan bir evrende amaç ve anlam bulamıyor, başıboşluğa ve Nihilizme kayıyordu. Yaklaşık 70-80 yıldır gündemde olan Postmodernite de insanın bu problemine hala bir çözüm bulamamıştır. Çağdaş insan, düştüğü anlamsızlık karanlığında hala durmaktadır.

Kapitalizme karşı çıkarak her türlü sömürüyü, makine köleliğini reddetme temeli üzerine ortaya çıkan Marksizm de bu soruna çözüm olamadı. Cenneti öneren bu sefer ütopyacı kapitalistler değil ütopyacı Marksistler oldu. Fakat tüm sorunların temel nedenlerinden biri olan materyalist modern devlet ve insanın kozmik anlamından koparılması süreci Marksizm’de yıkılmıyor, tersine daha sert bir işçi diktatörlüğü kuruluyor, herkese tepeden zorunlu bir statü verilerek insanın özgürlüğü feda ediliyordu.

Kilise ‘ye, Kapitalizme ve Marksizm’e tepki olarak ortaya çıkan Varoluşçuluk gibi akımlar ise; insanı özgürleştirmek için onu tanrılaştırdı. Fakat insana nasıl davranacağı konusunda net bir söylem ortaya koymayarak “kendi özgür eylemleri ile varoluşunu oluştursun” dedi ve insanı bir kısır döngünün içine soktu. Nasıl davranacağı konusunda bir ölçütü olmayan insanın sonu ise karşı çıkılan diğer düşünce dünyaları insanlarından çok farklı olmadı, olamazdı da.

*

Oysa İlahi hikmet, insanlığı Allah, insan ve tabiatın anlamlı ve amaçlı bir düzenin yer aldığı 'tevhid' dünyasına yerleştirir.

Bu karanlıkta insana yol gösterecek en önemli alternatif, ilahi bilgi ve ondan esinlenen saf hikmettir. Kanlı boğuşmaların, savaşların, insafsız sömürülerin, yalan, dolan ve talanın soygun ve işkencelerin, açlık tehlikesi ve manevi depremlerin, cinsel sapmalar ve bitmeyen hırsların, üç-dört dakikada bir intiharın yaşandığı bir dünyada günümüz insanı, ilahi sese her zamankinden daha çok muhtaç.

Günümüz insanı ilahi hikmetten uzak kaldığı için boşluk ve anlamsızlık içindedir. Özgür olduğunu düşünürken sayısız objenin kölesi olduğunu fark etmeden bir cennet umuduyla yaşantısını sürdürmektedir.

Yabancılaşma, kendi ilahi gerçeğini reddeden insanın dünya içinde, şaşkın, hüzünlü, umutsuz bir şekilde azap çekmesidir. Allah'ın kendi ruhundan insana üflediği ilahi özün bulunamamasıdır. Hz. Ali bu gerçeği, şöyle diyerek özlü bir şekilde ifade etmiştir:

“Hastalığın senin içindedir ama bilmiyorsun,

Şifan da senin içindedir ama görmüyorsun”

Dinlerin anlamlandırdığı evrende her şeyin kendine uygun manevi ve kozmik bir düzeni vardır. İnsan ancak bu düzenin bütünlüğüne (tevhide) uyarak gerçek özgürlüğüne kavuşabilir ve ancak bu şartla, bu yasalara uyduğu takdirde hayatın gerçek, insanca bir anlamı olabilir.

Allah, insana kendinden bir ruh üfleyip, halifesi yaparak ona verdiği değeri göstermiştir. Ona birtakım sorumluluklar vermiş, fakat bu konuda seçimi kendisine bırakarak onu bağımsız kılmıştır. İnsana, kendi yapısına uygun olanakları/emirleri vererek özgürlüğünü lütfetmiştir. Çünkü gerçek özgürlük ancak insanın fıtratına uygun bir şekilde yaşayabilmesiyle mümkündür.

 “Senelerce Allah'ı aradım ve kendimi buldum

Şimdi de kendimi ararken Allah'ı buluyorum.” (B. Bistami)

Ancak böyle bir özgürlük felsefesi, insan olmanın ve hayatın gerçek anlamının anahtarını, çağımızın çırpınan insanına sunabilir. "Kimlik" kelimesi, "ben neyim, nereden geldim, amacım nedir, hayatın anlamı nedir?" gibi soruları içerir. İnanan bir insan, kesin ve değişmez inançları sayesinde bu soruları kuşkusuz olarak cevaplayabilir.

Kutsalı terk eden modern insan, dini duygularını para, kariyer, haz ve cinsellik gibi başka şeylere yönelterek tatmin olmaya çalışmaktadır. Biz biliyoruz ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle yani İlahi hikmete uygun bir yaşam felsefesi ile tatmin olur ve ruh dinginliğine ulaşır.

Voltaire: "Eğer Tanrı var olmasaydı, O'nu icat etmek zorunda kalırdık" diyor. Ben de diyorum ki: "Özgür olarak, insanca ve anlamlı bir hayat sürdürebilmek için kutsal bir din var olmasaydı yine de onu icat etmek zorunda kalırdık!.."

Hayy’dan gelen, Huyy’a gider, istemese de!.

Bilgi ve hikmetle kalın…

- İslami Analiz, Yasin Kuruçay tarafından kaleme alındı
https://islamianaliz.com/makale/7464480/yasin-kurucay/anlam-ve-ozgurluk