Anlam-Bağ-3

Batı son üç yüz yıldır insanlığa; adalet ,özgürlük ,eşitlik ,kardeşlik, insan hakları, insanca yaşam ve benzeri kelimelerle vadettiklerinin hiçbirini sağlayamadı. Eski sömürgecilik ve işgal yöntemini; yeni kelimeleriyle, mesela demokrasi - ”demokratik seçimle iş başına gelme”-adı altında uygulamaya koymaktadırlar. Aslında askeri vali atamanın yeni şeklidir bu. Yoğun propaganda ve algı yönetimi ile bunu ne yazık ki başarıyorlar.

Batının; insanın mutluluğu adına, insana ilişkin problemleri çözme adına, insanlığa sunduğu her öneri ve dayatma daha fazla probleme, gözyaşına, cana ve kana mal oluyor. Modern tıbbın ilaçları gibi… Bu ilaçlar bir hastalığı tedavi adına pek çok yan etki ve zarara yol açmakta. Bir konuya ilişkin çözümleri çok kısa vadeli problemi halletmiş gibi görünürken telafi edilemeyecek pek çok zararları yıkımları ortaya çıkarıyor. Bunun sayısız örneğini kullandıkları teknolojilerde, imalat sanayilerinde, ekonomik, sosyal, siyasi ve psikolojik alanlara ilişkin yaptıkları öneri ve uygulamaların pek çoğunda görebiliyoruz.

Bugün yeryüzündeki zülüm ve kargaşanın kaynağına baktığımızda; insanın yaratıcıyla bağını koparıp, kendisini merkeze koymak( yani ilahlığını ilan etmek)olduğunu görürüz.

Yüzyıllarca zülüm ve karanlık içerisinde, kargaşa ve baskı içerisinde yaşamış batı dünyasında bilimsel gelişmeler, icatlar ve keşiflerin ortaya çıkmasıyla insanın her şeyi başarabileceği, her problemi çözebileceği düşüncesi, insanı-insan aklını mutlaklaştırmayı ve insanı hayatın merkezine koymayı beraberinde getirdi. İnsan ve akıl her şeyi kavrayabilecek, anlayıp yorumlayabilecek tek gerçek diye   vehmedildi, kutsandı ve kutsallaştırıldı. Bu vehimle(boş hayal, zan, sanı)siyasi, ekonomik, sosyal sistemler geliştirdi. Batı dünyasındaki bu gelişmelerin olduğu dönem “aydınlanma çağı” olarak ilan edildi. Tüm bunlar batının, batılı insanın aklını başından aldı. Her şeyin üstesinden akıl ve bilim, deney ve gözleme dayalı bilimsel yöntemle gelinebileceği düşüncesi (aslında vehim) ve bunun oluşturduğu tekebbürle bunları tüm insanlığa teşmil edip dayatma yoluna girdi. Sahip oldukları kibir ve tuğyan; sömürü, zülüm, tahakküm, milyonlarca insanın öldürülmesini ve köleleştirilmesini ortaya çıkardı. Bilimsel gelişmeler ve icatlar o günden bugüne kadar öncelikle ve özellikle askeri teknolojilerde ve silah sanayiinde kullanıldı.

Kendileri dışındaki insanların medenileştirmesi gereken barbarlar, hatta medenileştirilemeyecek barbarlar, bir tür hayvanlar olduğu batının temel bakış açısıdır. Halbuki orta çağda; insani ,ahlaki , medeni, bilimsel ve toplumsal adalet açısından kendilerinden çok ileride; Müslüman olan veya olmayan doğu halklarını “barbar”  olarak nitelemişlerdir. Batılı için kendisi dışındaki herkes ötekidir ve öteki sadece sömürülecek bir varlıktır. Bu anlayış Siyonizm’de ,bütün insanları kendilerine kölelik yapacak varlıklar olarak görme şeklinde ortaya çıkar.

İnsanlığın bugün içinde bulunduğu kötülüklerin, zulmün, insani dramın sorumluluğu bu süreç içerisinde gelişmiş olan batılı kelimelere aittir. Yanlış üzerine doğrular bina edilmez. “Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklerseniz diğer düğmeler de yanlış gider.” Kaynağı tamamen insan olan tuğyan, heva, azgınlık ve tekebbür olan kelimelerle batının insanlığı getirdiği sonuçları tüm dünya bugün yaşıyor ve seyrediyor.

Batının kelimeleri Filistin’e -Siyonist barbarlığa sessizdir. Keşmir’e, Çeçenistan‘a sessizdir. Doğu Türkistan’a, Filipinlere, Açe’ye sessizdir. Yemen’e Afganistan’a Irak’a, Suriye’ye sessizdir. Afrika’ya sessizdir. Kendi toplumlarındaki evsizlere, açlara sessizdir. Bu kelimeler batının uşağı otoriter, faşist krallıklara, zalim -cani rejimlere sessizdir. Bu kelimeler Hitler, Stalin ve benzerlerini çıkardı. Toplu katliamları, yok edilen halkları ortaya çıkardı. Bu kelimelerden önce dünyada açlık sebebiyle kitlesel  ölümler yoktu.

Tevhit ve fıtrat bütün âlemlerin uyum içerisinde hareketini sağlayan ilkedir. Fıtrat ile bağını koparan, Allah’ın yarattığı fıtrata ters düşen hiçbir şeyde uyum içerisinde devamlılık-ahenk- huzur,  asla mümkün değildir. Fıtrat ilkesi; Allah’ın daima gözetmesi, ihata edici-her şeyi kuşatıcı-olması, yaratıcılığı, rablığı ve ilahlığı ile devamlı ve uyumludur. Arzda bu ilkeyle uyum ancak adaleti, mutluluğu, her türlü güzelliğe ulaşmayı sağlar. Allah ile bağımız ve O’na kulluk, fıtrata uyum ile kurulacak bu ilişki ancak insanı özgürleştirir.

Yaratılmış olan her şeyin asli illeti Allah olduğu içindir ki; O’nun kelimeleri fıtratın, fıtratın hakikatinin, arzın, insan ve insana ilişkin tüm gerçekliğin yegane ve benzersiz hakiki tanımıdır. Göklerin yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hakikati ve ilmi ancak Allah’ın ve Resulünün kelimeleriyle, o kelimelerin  anlamlarıyla,  ve bunların oluşturduğu bakış açısıyla hakiki olarak bilinir ve tanımlanabilir. Biz bütün varlığı onun kelimeleri ile tanıyıp, tanımlayıp, yorumlarız.

Şunu asla unutmamak gerekiyor; batılıların insan olmanın anlamını bile bilmediği ve insanca yaşamadığı dönemlerde, bizim tarihimizde durum çok farklıydı.

Kendisine kitap ve hikmetin verildiği, kendisine indirileni açıklayan, Allah’ın dosdoğru yoluna hikmet ve güzel öğütle davet edip, aralarında Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmeden peygamber (as) ve geçmiş peygamberler vardı. İlimde rasih olanlar, ehli zikir olanlar, kendilerine sorulduğunda istinbat etmeye ehil olup gerçeği bildirecek olanlar, Allah’tan hakkıyla korkan âlimler, İsrail oğullarının nebileri gibi olan âlimler vardı. Bir kadının bile tek başına Allah’tan başka bir hiçbir şeyden korkmadan yüzlerce kilometre uzaklara yolculuk yapabildiği huzur ve emniyet ortamı vardı. Başka dinden olan bir vatandaşın şikayeti sebebiyle mahkemeye sanık olarak çıkan halifeler vardı. İnsanların sadaka vermek için birilerini aradığı toplumlar vardı. Bırakın insanları, hayvanları aç kalmasın diye dağlarına yiyecek bırakılan şehirler vardı. Sadaka taşına bırakılan paradan bile ihtiyacı kadarını alan, ihtiyaç sahibi dilencisi bile asil olan toplumlar vardı.

Kuranı kerim geçmiş kavimlerin kıssalarını zikreder. Bu toplumların hangi hal ve şartlarda arza  varis olarak izzet sahibi olduklarını, Allah‘ın nimetleri ile nimetlenip salâh ve selam içerisinde, insanca, fıtrat düzeni ile uyum halinde yaşadıklarını anlatır. Hangi durumlarda Allah’ın sınırlarını çiğneyerek bu selam- İslam ortamının bozulduğunu, zelil hakir duruma düştüklerini bize gösterir. Hepsinde ortak olan nokta şudur; Allah’tan ve onun kelimelerinden bir şekilde kendilerini müstağni görmeleri, yaşamı ve varlığı kendi arzu ve istekleri doğrultusunda tanımlayıp o tarzda yaşamak istemeleridir. Bu durum ya tamamen Allah’ın dinini reddetme veya kelimeleri mevzilerinden saptırma ya da hakkı batılla karıştırıp örtme şeklinde tezahür eder.

İblisten itibaren sapmanın temelinde kendini merkeze alıp Allah ile aramızdaki bağı yani halık- mahluk, ilahlık -kulluk bağını koparma veya yok sayma vardır. Allah’a karşı büyüklenme vardır. Bu sapma, bir tek ilaha kul olup özgürleşecek olan insanın sayısız varlığa kulluğunu beraberinde getirir.

William Chittick sayısız varlığa kulluğu, bu çok tanrıları” Modernizm’in Tanrıları” olarak isimlendirir. Aslında Postmodernizm’in de tanrılardır bunlar…

Tevhidin tek ilah ve rab kabul eden anlayışının karşısında, pek çok ilahın olduğu “teksir dünyasından” söz ederek şöyle der, Chittick:  “Teksir dünyasında ki tanrılar çok kalabalıktırlar. Bunların en önemlilerini saymaya kalksak modern zamanların mit ve ideolojilerinin listesini vermek yeterli olacaktır: evrim, ilerleme, bilim, tıp, milliyetçilik, sosyalizm, demokrasi, Marksizm, özgürlük, eşitlik vs.

Fakat belki de bu tanrıların en tehlikelileri kendilerini tanımakta zorlandıklarımızdır; çünkü modern dönemde bizler, onları hayatımızın bir vazgeçilmezi teneffüs ettiğimiz hava gibi algılıyoruz.

Bu tanrıların en yaygın olanlarından masum birkaç isim vereyim: temel ihtiyaçlar, sağlık, iletişim, tüketim, gelişme, eğitim, döviz, kimlik, bilgi, hayat standardı, modernizasyon, üretim , ilerleme , proje, ilişki , cinsellik ,sistem , refah... Bunlar modernite’nin 99 tanrısından bir kısmı ve bunların isimlerinin söylenmesi de modern insanın zikri olmuştur.”

Bu kelimelerin plastik kelimeler olduğunu belirttikten sonra şunları söyler: “plastik kelimeler kendi lehine konuşanlara büyük bir güç verir. Sağlık, iletişim, tüketim, bilgi, gelişme gibi kelimeleri kullananlar prestij kazanırlar, çünkü o tanrı ve hakikat adına konuşur ve bu durum insanları sessiz kalmaya iter. “

En son yaşadığımız korona virüs salgını dolayısıyla öne çıkan en yüce tanrı sağlık tanrısıdır. Ya da  Byung Chul Han’ın tabiriyle “sağlık tanrıçası…”  Evet, son zamanlarda ismi en çok konuşulan kendisine en çok prestij edilen –yani tapınılan- ve bütün dinlerin mensuplarının en çok kutsadığı, en çok yüceltilip adı zikredilen tanrıça bugün “sağlık tanrıçasıdır.”

Bu plastik kelimeler ve tanrılar sadece Modernizmin teksir dünyasının tanrıları değil postmodernizmin de tanrıları ya da tanrıçalarıdır.

Sapmanın kaynağı teke irca edilebilirse de gerek geçmişte gerekse günümüzde ortaya çıkışı değişmektedir. Postmodernizm bu sapmanın günümüzdeki tezahürlerinden biri belki de en kapsamlı olanı denilebilir.

Başlangıçta şiir ve edebiyat alanında ortaya çıkan ve zamanla resim ve mimari de kullanılmaya başlayan Postmodernizm kelimesi (Perry Anderson- “postmodernitenin kökenleri”. İletişim yay.) gelinen süreç itibari ile hayatın pek çok alanında kullanılmaya başlandı.

İnsanlığı kaosa korkunç yıkım ve zulümlere uğratmış ideolojilerin sorgulanması ve insanlık vicdanını rahatsız eden, yaralayan durumlara karşı çıkılması insani bir tavırdır. Erdem sahibi düşünürlerin insanlığı bu duruma getiren siyasal yapılara, ideolojilere, siyasi ve ekonomik sistemlere karşı çıkması ve çözüm arayışları  çok anlamlıdır. Ancak bu durum insanlığa yeni çözümler sunma adına “her türlü mutlaklığın reddini”,” her türlü hakikat anlayışına reddini” de beraberinde getirmiştir.

Her tür mutlağın ve büyük anlatıların reddini içeren Post modernizm sayısız şeylere kulluğa, her türlü kargaşaya ve yeni hapishanelere çağırıyor insanlığı... İlginçtir ki bunu çözüm önerme, kurtuluş ve  özgürlük adına yapmakta…

Batının Modernizm ile bilinçlerimize ördüğü duvarlar etkilerini devam ettirirken, bugünlerde İslam adına konuştuğunu sanan kimin şahıs ve çevreler Müslümanları postmodern hapishanelere davet etmektedirler. Bunu daveti yaparken bir kısım örneklerini dini bir dil kullanarak, bazı argümanlarını ise batıdan alarak ve batılı dile göndermelerle ortaya koymaktadırlar.

Batının , batıl/ı aydınlanmanın, batıl/ı bilim anlayışının, Marksizm’in, kapitalizmin ,liberalizmin, özgürlük demokrasi ve benzeri  batıl/ı kelimelerin insanlığı getirdiği sonuç ortadadır. Batının insanlığı kandıracağı kelimeler bitmiştir. Liberalizm ve demokrasinin; insanlığın ulaşacağı en yüksek “kemal” olduğu vehmi ile tarihin sonunu çoktan ilan ettiler. Bu aslında batının kelimelerinin sonudur. Dünyada yaşanan korkunç zülüm ve fesadın sorumlusu batının içi boş kelimeleridir.

“Bu putlar sizin ve atalarınızın isimlendirdiği-uydurduğu- içi boş isimlerdir, başka değil. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnızca zanna ve nefislerinin sevdasına(yönlendirmesine)tabii oluyorlar.” Kuran. 53/23.

Batıl/ı kelimelerin, tanımlamalarının insan ve akıl (aslında heva-vehim-zan) üzerine inşa ettiği  zeminin tutarsızlığı ve hakikat zemini olmadığı ortaya çıkmıştır. Postmodern yaklaşımlarla bu zeminlerin sorgulanması, reddedilmesi anlamlı olabilir. Batının tüm büyük anlatıları, ideolojileri sorgulanabilir ancak bu sorgulamanın hangi zeminde yapıldığı önemlidir. Bize göre aynı yaklaşımlarla İslam’ın sorgulanması modern ya da postmodern yaklaşımlarla hakikat zemininin, mutlak hakikatin sorgulanması basitlik, insafsızlık ve saygısızlıktır. Çünkü insanlığın bugün yaşamakta olduğu acıları, zulümleri, toplu katliamları İslam yaşatmadı insanlığa... İslam’ın eksiğiyle fazlasıyla biraz da olsa yaşatılmaya çalışıldığı saltanat rejimlerinde bile yaşanmadı...

Bizim inancımızda hakikat de hakikatin sınırları da bellidir ve tartışılmaz. Gayb ve şehadete iman bu sınırların içindedir. Bu sınırlar kat’i naslarla( yani sübut ve delalet itibarıyla kat’i )muhkem, apaçık naslarla belirlenmiştir. Bu sınırların tartışılması, tartışılmaya açılması ancak sınırların dışında olanların yapabileceği bir iştir.

Hakikat, İslam nezdinde anlamını Allah ve Resulünden gelen kelimelerden alır. Bunun sebebi Allah’ın El hak sıfatına sahip olmasındandır. Bizim anlamlar alemimizde hakikatin, hakkın, mutlak olanın zemini burasıdır ve tartışılamaz. Bu zeminin dışında hiçbir insanın, müçtehidin veya mezhebin, görüşü, anlayışı için “mutlak hakikattir” denilemez. Postmodernizmin mutlağın -hakikat anlayışının sorgulanmasını içeren görececi yaklaşımları bizleri hiç ilgilendirmemelidir.

Kulluk ve İslami sorumluluğun gereği olarak (belki de farz-ı kifaye olarak) ehil Müslümanların “kalem ve kelam edebine riayetle” geçmişimize ait bazı yorum, düşünce tarzı veya uygulamaları eleştirmeleri tabiidir. Ancak bu geçmişin tecrübe ve mirasının tamamen yok sayılmasını gerektirmez.

Geçmiş yok sayılarak bu günün ve geleceğin inşa edilmesi mümkün olmadığı gibi geçmişin tamamen taklidi ile de asla bu gün ve gelecek inşa edilemez. Bu konuda Dağıstanlı Lakets şair-arif Ebu Talib’in  güzel bir sözü var: “Eğer geçmişe tabanca ile ateş edersen, gelecek sana topla karşılık verir.” Geçmişi de bugünü de hakikat ve ilkelerden yola çıkarak değerlendirmek yorumlamak zorundayız.

Modern ve batılı yaklaşımlarla günümüz yorumlanamayacağı gibi, tarihselci yaklaşımlarla da geleneğimiz-tarihimiz yorumlanamaz. Zihinleri batılı kelimelerin istilasına uğramış ilahiyatçı veya aydınların, Kuran’a bile tarihselci modern yaklaşımlarla bakılması gerektiği iddiaları Aziz Kuran’ı beşer sözü gibi görmeyi beraberinde getirir. Tarihselci yaklaşımda da mutlak olanın veya mutlak hakikatın varlığı kabul edilmez. Postmodern görececiliğin tarihselcilikle olan bağını görebilmeliyiz. Eş zamanlı olarak tedavüle sokuluyor, bu kelimeler…

Bu yaklaşımın özlü bir tanımını Abdullah LAROİ yapıyor.

“Belli bir olayı açıklamak ve ona gerçek ağırlığını vermek istediğimiz zaman, onun değerini mutlak olarak bilmek ve onun mutlak bir anlamının olduğunu ya da ilelebet olacağını düşünmek yerine; bu anlamın, hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmeden her gün değişerek yavaş yavaş oluşacağına  inanmamız  gerekir. Bütün tarihsel eylemler her an belirsizlik içindedir; her söz yargı altındadır. İşte bu ilke tarihselciliğin, demokrasinin ve modern bilimin temelidir.”sh.58

“ Modern tarih yazımının ilkesi hakikatin tanımsız bir süreç olduğunun kabulüdür.”(Tarihselcilik ve Gelenek. Abdullah Laroi. Vadi yay. Sh.96

“Her şey tarihsel ve akıp giden tarihin ayrılmaz bir parçası olduğu için; zaman dışı, değişmez evrensel rasyonalite ve ahlaklılık standartlarının var olmadığını, dolayısıyla bu tür genel geçer standartlara başvurunun anlamsız, geçersiz ve boşuna olduğunu dile getirir; tarihselcilik… (Felsefe Sözlüğü. A. Cevizci. Tarihselcilik maddesi)

Sahih İslami geleneğimizde var olan içtihat  farklılıklarından ve bu farkların meşru görülmesinden   bahisle, ya da “en doğrusunu Allah bilir”, “bizim görüşümüz doğrudur yanlış olabilir; başkalarının görüşü yanlıştır doğru olabilir “ şeklinde ifade edilen ve İslam âlimlerinin edep  ve tevazuunun ifadesi olan bu cümlelerden yola çıkarak postmodern göreceliliğe ,tarihselci yaklaşımlara ,hakikatin bilinemezliğine varmaya çalışmak  hakikati görmemektir. İslam müçtehitleri bunları söylerken, aynı zamanda; “Allah ve Resulü’nden  gelen her şeyin başımızın üzerinde yeri var”. “Benim görüşüme ters bir sahih hadis görürseniz benim görüşümü atın, hadisi alın” ve benzeri şeyleri de söylemektedirler. İslami geleneğimizde; içtihat müessesesinin varlığı, fıkhi, kelami, tasavvufi-irfanı ekollerin var olması demek  İslam’da mutlak hakikatin  var olmadığı, hakikatin bilinemezliği ,veya hakikatin göreceliliği anlamına gelmez. Bunların varlığı İslam düşüncesinin zenginliği anlamına gelir. Bütün İslam müçtehitlerinin ittifak-icma ile üzerinde birleştiği husus; nass ile sabit bir konuda (yani kuran ya da hadisin hükmü ile sabit bir konuda ) içtihadın olmayacağıdır. Bu husus Mecelle de şöyle ifade edilmiştir;

“Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur.”

Bir kısım şazz rivayetlerden, görüş ya da uygulamalardan veya kıraat farklılıklarından yola çıkarak ileri sürülen agnostik-bilinemezci-yaklaşımlar ve bu yaklaşımı içinde bulunduran postmodernist göreceli yaklaşımlar sağlıklı olmadığı gibi, İslami yaklaşım örneği de değildir.

Müslümanlar batının kelimelerine, hayranlık ve aşağılık kompleksi ile sahip çıkma yerine tüm mevcudata, kendi kelimeleriyle bakmalıdırlar. Bizim kendimize ait sağlıklı bakış açılarımız (yani usüllerimiz) geleneğimizde ortaya konulmuştur.

Temelleri de, usulü de, bakış açısı da bozuk olan batı; insanlığa dayattığı kelimelerin ortaya çıkardığı rezaletlere kendi kelimeleriyle-kendi gözlükleriyle bakabilir. Batılı gözlüklerle eşyaya, olaylara bakmanın zorunluluğunu duymak İslam nezdinde kendini sorgulamayı gerektirir. Buna kendini mecbur hissetmek, hapishane demektir, batının kendi kelimeleriyle inşa ettiği hapishane...

Bizler ancak Allah ile arasındaki kulluk bağını koparmamış bir gözle, hak dinin kelimeleri ile insana, eşyaya, olaylara, kâinata bakmak zorundayız. Modernizminle insanlığa bir zemin sunan batının bu zemini iflas etmiştir. Bulundukları zeminin kaymasıyla; bir kısım kelimelere tutunarak, kaygan zeminde ayakta durmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda hiçbir zeminin sağlıklı olmadığı, bütün zeminlerin sorgulanması gerektiği propagandasıyla, sağlam bir zeminde bulunan bizlerin de zihinlerimizi işgal ederek bulunduğumuz zeminden ayağımızı kaydırma çalışıyorlar.

Modern ya da postmodern kelimelerin işgalinden zihinlerimiz kurtulmadıkça, modern ya da postmodern ahlak ve yaşantılardan davranışlarımız arınmadıkça, bu kelimelerin gözlerimize-basiretimize çektiği perdeler yırtılmadıkça; adalete, özgürlüğe, kurtuluşa, aydınlığa kavuşmamız mümkün değildir. İslam coğrafyasının küfür ve zulmün işgalinden kurtulup özgürleşmesi de asla mümkün değildir.

Bizler takdir-i ilahiye inanıyoruz, takdir-i tarih veya takdir-i batıya değil.

Bizler Allah’ın Arş’a istivasına iman ediyoruz, batının ve batıl/ı zalimlerin veya onların kelimelerinin arza istivasına/istilasına değil.

Her türlü ilkenin, hakikatin sorgulanması iddiası kelimenin tam anlamıyla kargaşa ve kaosun adıdır. Bu ise bir bütün olarak fıtrata, fıtratın düzenine ahenk ve uyumuna savaş ilan etmektir.

Postmodernizim ilkesizliktir. Meşru veya gayrimeşru her zemin ilkelere dayanır.Gaye, amaç ilke ve zeminle belirlenir ya da ilke ve zemin gaye ve amaçla belirlenir. Bu açıdan aynı zamanda gayesizliktir Postmodernizm... Hiçbir kayıt, hakikat, mutlak kabul etmeksizin tüm zeminleri, mutlakları sorgulama iddiasıyla en aşağı, en kaygan, en dünyevi, en şeytani zemini veya zeminsizliği önermektedir. Post modernizm kelimenin tam anlamıyla mutlak çelişkidir.

Batılılar ve batıcılar savuna geldikleri zeminler başarısızlığa mahkum oldukça insanların zihinlerini yeni kelimelerle işgal etmeye, karartmaya, tahakküm edip köleleştirmeye çalışıyorlar. Özgürlük diye sundukları her akım yeni pek çok kölelikleri, adalet adına sundukları her kelime sayısı zulümleri beraberinde getiriyor.

Biz insanları Allah ile arasındaki bağ zemininde, hakikat ve fıtrat zemininde; özgürlük ve adalet yoluna, selam ve kurtuluş yoluna çağırıyoruz. Allah bütün Kemal sıfatlarına sahip mutlak hakikattir. İslam her çağda her türlü zülüm ve karanlıktan insanlığı aydınlığa çıkarabilecek, tek hakikattir. Allah’a izafetle hakikattir.

Fıtrat hakikate, hakikat fıtrata uyumdur. İslam ise fıtrat dinidir, hakikat dinidir.  Onun içindir ki; bize göre hakikate saygı en büyük erdemdir.

“ Allah katında din İslam’dır.” Ayet

“ Allah’ın kelimeleri... Yüce olan işte o kelimelerdir.” Ayet

NOT: Bu yazı birkaç cümle hariç 2003 yılında Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nde yazılmıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Talip Özçelik - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.