Taliban’ın Afganistan’daki zaferi ve muhtemel gelecek senaryoları

Taliban’ın beklentilerden çok daha kısa sürede Afganistan’ın başkenti Kabil’e girmesi, tüm dünyanın gözünü bu ülkeye çevirmiş durumda. Taliban’ın hızlı ilerleyişinin nedenlerine cevap arayanlar olduğu gibi, bundan sonra nasıl bir yol haritası izleyeceğine dair de pek çok tahmin yürütülüyor.

Hareketin ABD ile Katar’da masaya oturup anlaşmaya vardığı aşikâr. Ancak, Taliban sadece ABD ile değil; aynı zamanda Çin, Rusya ve İran’la da son birkaç yıldır yoğun temas halindeydi. Dolayısıyla, Taliban’ın ilerleyişini sadece “ABD’nin yol açması” üzerinden okumak çok sağlıklı olmayacaktır. Tabii ABD’nin mevcut konjonktür üzerinden bir planlama yapmadığını iddia etmek de safdillik olur.

ABD emperyalizmine karşı kazanılmış tüm zaferler kıymetli ve değerlidir. Ancak mevcut zaferlerin sonrasında atılacak adımlar oldukça önemlidir, zira Müslümanların sahada kazandığı zaferleri masa başında kaybettiğine çokça şahit olduk son süreçte. Dolayısıyla, zaferlerin ardından Müslümanlara yönelik yanlış politikalar ya da emperyal ülkelerle kurulacak sorunlu ilişkiler tüm kazanımların heba olmasına neden olabilir. Bu bağlamda, Taliban’ı ABD emperyalizmine mevzi kaybettirdiğinden dolayı tebrik ederek söz başlamak gerekiyor. Ancak, Taliban’ın esas imtihanı bundan sonra başlayacak. Temennimiz Taliban’ın geçmiş tüm yanlışlarından dersler çıkararak, makul bir stratejiyle Müslümanca bir yönetimin imkânına dair somut örneklikler ortaya koymasıdır.

Moritanyalı düşünür ve siyaset bilimci Muhammed Muhtar Şankiti’nin şu tespiti Taliban’ı gelecek günlerde bekleyen en önemli meydan okumanın ne olduğunu ortaya koyuyor: “Afganlar her zaman savaştaki cesaretlerini, inançlarını ve düşmanı püskürtme yeteneklerini gösterdiler. Ancak henüz devlet adamı olma kabiliyetlerini ve barışı akıllıca yönetme yeteneklerini gösteremediler. Amerikan işgalinin sona erdirilmesi, mevcut fedakârlıkların ağırlığıyla uyumlu olan ve bu gururlu insanların acılarını durduran yeni bir siyasi düşüncenin başlangıcı olabilecek mi?”

Taliban’ın medyaya verdiği ilk demeçler, 1996-2001 yılları arasındaki Taliban yönetiminin uygulamalarından oldukça farklı bir görünüm arz ediyor. Bunun başlıca sebeplerinden biri, 20 yıllık işgal sürecinin harekete öğrettikleri iken, bir diğer sebep ise 2013’te yapılan Şura Konseyi’ndeki değişikliklerle aşırı Selefi düşüncedeki belli isimlerin konseyden çıkarılarak, daha ılımlı isimlerin konseye dâhil edilmesidir. 2013 yılı sonrası Taliban’ın performansına bakıldığında yerel ittifak ilişkilerinin yanı sıra bölgesel ve uluslararası aktörlerle kurduğu irtibatlar göze çarpıyor. Bu, Taliban’ın baştan sona hüviyet değiştirdiği anlamına gelmiyor tabi ki. Ancak son yıllardaki pratikleri hareketin el-Kaide tarzı savaşçı bir örgüt olarak anılmak yerine Hizbullah gibi toplumsal-siyasi-askeri/yerel bir hareket olarak kabul görmek istediğine işaret ediyor. Ancak siyasi konjonktürü hesaba katan bu maslahatçı perspektif, Afganistan sosyolojisinde ne denli kalıcı olur, onu kestirmek şimdilik pek mümkün gözükmüyor. Nitekim Penşir bölgesinde Ahmed Şah Mesut’un oğlu Ahmed Mesut’un Taliban’a karşı silahlı birliklerle mücadeleye devam etmesi, Taliban’ın geçmiş sabıkasını ülkedeki İslami hareketler nezdinde tam anlamıyla temizleyemediğine işaret ediyor.

Taliban’ın uluslararası ilişkiler bağlamında da yeni açılımlar yapma gayretinde olduğu göze çarpıyor. ABD ile yaptığı anlaşmanın gizli maddelerine vakıf olunmasa da, mevcut durumda bir çatışmasızlık ilişkisi yürüteceği görülüyor. Öte yandan, Taliban’ın mevcut siyasal konjonktürü hesaba katarak doğu bloğu ülkeleriyle de yakın temas halinde olduğu görülüyor. Hareketin Çin’le kurduğu ilişki en pragmatist dönüşümleri içerisinde barındırması sebebiyle anlamlı görünüyor. Çinli yetkililerin görüşme esnasında sarf ettiği “Taliban'ın Doğu Türkistan İslami Hareketi ile mücadele etmesini umuyoruz” ifadesi, Taliban’ın geçmişte İran’a yönelttiği ulus-devlet refleksine büründüğünü ve yeri geldiğinde ülkesinin selameti için Müslümanlara dair bazı dosyaları kapatabildiğini ortaya koyuyor. Tabii, Taliban’ın yönetime geldikten sonra ülkenin altyapısını yeniden inşa etme sürecinde herkesten önce Çin’e ihtiyacı olduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Çin’in ise bunun karşılığında zengin yer altı kaynaklarına sahip olan Afganistan’da uzun vadeli planlar yaptığını söylemeye bile gerek yok.

Ülkeyi geçmişte işgal eden ülke sıfatına sahip olmasına rağmen Taliban’la yoğun temas halinde olan Rusya da, Taliban için bölgede ilişki kurulması gereken en önemli ülkelerin başında geliyor. ABD-Taliban görüşmeleri kapsamında tüm süreci yakından takip eden Rusya, en son 8 Temmuz’da Taliban heyetini kabul etmişti. Rusya’nın, temel güvenlik stratejisi bağlamında, Orta Asya’da Rusya’yı tehdit eden radikal hareketlere veya renkli devrimlere karşı Taliban’dan güvence aldığı tahmin ediliyor. Nitekim Taliban Kabil’e girdiğinde Rusya herhangi olumsuz bir açıklama yapmadan, sürece dair aldıkları olumlu sinyalleri izleyeceğini belirtti. Diğer bir ifadeyle Rusya, Taliban’ın kendisiyle yaptığı anlaşmaya riayet edip etmeyeceğini gözlemleyeceğe benziyor.

Öte yandan, Çin ve Rusya’nın Afganistan’daki varlığını, ABD’nin stratejik geri çekilme taktiğiyle açıklayanlar da var. Buna göre, ABD geri çekilerek Çin ve Rusya’yı Afganistan bataklığıyla meşgul etmeye çalışıyor. Bir komplo teorisi olarak kulağa hoş gelse de, çok sağlıklı bir zemine oturmayan bu argüman, farklı bir açıdan kıymetli görülebilir. Her ne kadar ABD’nin Afganistan’dan kaçışı bazı hesapları içerisinde barındırsa da, dört başı mamur bir taktiksel çekilişe işaret etmiyor. Ancak Çin ve Rusya’nın ülkedeki varlığı bir zaman sonra Asya rekabetini beraberinde getirme potansiyeline sahip görünüyor. Elbette Rusya ve Çin Asya’da ilk defa karşı karşıya gelmeyecek ve her iki devlet de ciddi bir siyaset yapma geleneğine sahip. Yine de Taliban’ın ülkedeki politikaları, süreç içerisinde Rusya-Çin gerginliğini doğuracak bazı gelişmelere neden olabilir. Tabi bunu konuşmak için henüz oldukça erken olduğunu ifade etmek gerekir.  

Komşu ülke ve bölgesel güç olarak İran’ın da son yıllarda Taliban’la yürüttüğü diplomasi oldukça önem arz ediyor. Tıpkı Çin ve Rusya gibi, bölgede (ve hatta sınırında) sorun teşkil edecek sorunlu bir geleceği önlemek adına 2018’den bu yana Taliban’la görüşme trafiğini yoğunlaştıran İran’ın, 1998’de Mezar-ı Şerif’te Taliban tarafından öldürülen 8’i diplomat biri gazeteci 9 İranlının ölümüne ilişkin devlet hafızasını kenarda saklı tutarak, Taliban’la karşılıklı yeni bir sayfa açma girişiminde olduğu görülüyor. Nitekim Taliban’ın İran’a sınır güvenliğini sağlama, iki ülke sınırındaki barajlardan kaynaklı su akışını garanti etme, Afganistan’daki radikal yapıları dizginleme ve ülkedeki Şiilere karşı saldırgan bir politika yürütmeme gibi önemli garantiler verdiği gündem ediliyor. Bu bağlamda, 2016’da İran ile Taliban’ın iki ülke sınırında IŞİD tehdidine karşı tampon bölge oluşturma çabaları ikili ilişkilerdeki ilk adımları temsil ediyor. Aynı şekilde, Afganistan Yönetimi’nin geçmişte İran’ı Taliban’la işbirliği yapmakla suçlaması da, İran-Taliban ilişkisinin bir diğer göstergesi anlamına geliyor. Taliban’ın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye düzenlenen suikasta ilişkin yaptığı kınama açıklaması da ikili ilişkilerde gelinen önemli bir aşamaya tekabül ediyor. Taliban’ın Mezar-ı Şerif’e girdiğinde İran başkonsolosluğuna herhangi bir zarar vermemesi ve İran’dan gelen olumlu-ihtiyatlı açıklamalar, ikili ilişkiler noktasında yeni bir sürece girilme potansiyeli olduğunun sinyalini veriyor. Diğer yandan, ABD’nin Taliban’ın önünü açarak İran’daki(Şii) İslam Devleti’ne karşı Afganistan’da (Sünni) İslam Devleti kurulmasına göz yumarak İslam dünyasının temel fay hatlarını harekete geçireceğine ve ümmet bileşenlerini birbirine düşürmeye niyetlendiğine dair bazı analizler de gündeme geliyor. ABD dış politikasının yabancı olmadığı bu tür girişimlerin tasarlanmış olması muhtemeldir. Ancak Taliban’ın yönetim politikasındaki esnemeler ve İran’ın olumlu-ihtiyatlı yaklaşımlarının, böyle bir sürece engel olacağını ümit ediyoruz.

Tüm bu tablodan yola çıkarak şunu söylemek mümkün gözüküyor: Taliban’ın Afganistan’da kuracağı İslam Emirliği, İslamî devlet modelinin somutlaştırılması bakımından önemli imkânlar sunabileceği gibi atılacak yanlış adımlar geçmişte olduğu gibi hem Müslümanlara yönelik yanlış algıların oluşmasına hem de İslam ümmeti arasında kapanması zor yaraların açılmasına sebebiyet verebilir. Bu noktada Taliban’ın hem iç aktörlerle hem de dış aktörlerle (özellikle Müslüman ülkelerle) kuracağı iyi niyet ve tolerasyon merkezli ilişkiler oldukça önem arz etmektedir. Geçiş hükümeti süreci başta olmak üzere pek çok konuda Taliban’ın kendisinden duyulan korkuları bertaraf etmesi, tüm tarafları siyasal sürece dâhil etmesi ve geçmiş yaşanmışlıklardan dolayı kendisine öfke duyan hareketlere-aşiretlere nasuh bir tevbeyle bu işe girdiğini ispat etmesi gerekiyor. Aksi halde geçmişin basit ve daha kötü bir tekrarından başka bir şey yaşanmaz.

Afganistan’ın ABD emperyalizmi için gerçek manada bir mevzi kaybına dönüşmesi umuduyla.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ammar Özden - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.