Varoluşsal Tehditler

Hangi toplumda olursa olsun, özellikle de İslam toplumlarında, bu toplumlara dayatılan sömürgeci gerçeklik, sözü geçen toplumlar, kendi gerçekliklerini oluşturamadıkları/özgürleştiremedikleri için, zihinsel bir köleliğe neden oluyor. Kendi gerçekliklerini oluşturamayan/özgürleştiremeyen toplumlar, kavramsal-kurumsal bağımsızlığa sahip olmadıkları için, kendilerini ancak hamaset dili/söylemi/siyaseti aracılığıyla ifade etmeye çalışıyor. Bu toplumlarda hamasetin her zaman etkili bir biçimde gündemde tutulması mutlak edilgenliğin, mutlak körlüğün ve mutlak teslimiyetçiliğin örtbas edilmesini sağlıyor.

Mutlak edilgenliğe maruz kalan toplumlar varoluşsal altüst oluşlara, krizlere, yabancılaşmalara, yozlaşmalara, bayağılaşmalara, bunalımlara, toplumsal patalojilere ve trajedilere katlanageldikleri için, bu derin sorunlarlar yüzleşemiyor, yüzleşme ihtiyacı duymuyor, derinlikli sorgulamalar yapmıyor. Şimdi’nin ihtiyaçları/beklentileri/önceliklerini dikkate almayan bir geçmiş yaklaşımı, ilgili toplumları kültürel bir taşralılığa/kabileciliğe sevkediyor. Bu toplumlarda, mutlak edilgenlik sebebiyle akla dayalı eleştiriler/bilince dayalı eleştiriler yapılamıyor. Bu nedenle de, hamaset-popülizm yoluyla, kitlelerin bilinçdışı çıkarlara hizmet etmeleri sağlanabiliyor.

Kaybedenler/mağluplar her durumda nostaljik bir geçmişte teselli aradıkları için, şimdiki zamanın ufkuna/bilincine yabancılaşıyor, nostalji bilinci geciktiriyor, savsaklıyor. Şimdiki zamanın ufkuna/bilincine yabancılaşan toplumlar ve kültürler, yeryüzü bilincinin dışında/gerisinde kalıyor. Yeryüzü bilinci, başka coğrafyalara, başka iklimlere, başka kültürlere, başka fikirlere, başka renklere, başka gelişmelere eleştirel bir dikkatle nüfuz etmeyi gerektiriyor. Günümüzde toplumlarımız bütün yeryüzüyle, bütün insanlıkla ilgilenen bir dünya görüşünü temsil etmek, temsil etmeye çalışmak yerine, sadece kendi etnik ailesiyle, kültürel kabilesiyle ilgilenen bir taşralılık sergiliyor. Mutlak popülizmle, mutlak oportünizmle bütünleşen taşralı toplumlarda maddi/dünyevi/politik vb. ayrıcalıklar karşılığında siyasal sadakat ve itaat satın alınabiliyor, sorgulanamayan iktidarlar, taşralı bir “saltanat” düzeni oluşturabiliyor.

Kendilerini İslam’a nisbet eden toplumlarda hakim olan kültürel taşralılık-kabilecilik sebebiyle, ideolojik haçlı seferlerinin sistematik baskıları karşısında, Türkiye’de içerisinde yaşayarak tecrübe ettiğimiz üzere, put kırıcı entelektüel hesaplaşmalar yapılmıyor, yapılamıyor. İdeolojilerin hiçbir zaman gerçek bilgi’ye dayanmadığı her nasılsa hiç hatırlanmıyor. Maruz kaldığımız derin ufuksuzluk ve taşralılık sebebiyle, sekülerizmin ideolojik bir inanç olduğunu bir türlü kavrayamıyoruz. Put kırıcı entelektüel hesaplaşmalar yapılabilmesi için, bir toplumun, ahlaki/vicdani/entelektüel bağımsızlığa sahip, bu bağımsızlıkları kazanabilmek için her tür bedeli ödemeye hazır, kamusal müdahale yeteneğine sahip aydınları/düşünürleri olması gerekiyor.

Kültürel taşralılıkla-kabilecilikle-lümpenlikle malül bulunan toplumlarda hamaset dili/söylemi/siyaseti her durumda bilinçdışına hitap ettiği için, bu toplumlarda bilinç körlüğü derinleşiyor. İçerisinde yaşadığımız toplumda da, müşahede edilebileceği üzere, kültürel taşralılaşma-barbarlaşma-otoriterleşme, mafya kültürünü, mafya-iktidar ilişkilerini de kapsayabiliyor, içselleştirebiliyor. Bu dönem, ilkesizliğin-ilkelliğin, görgüsüzlüğün ve sonradan görmeliğin zirvelere tırmandığı bir dönem olarak tarihin kaydına geçiyor. Bugün, karşı karşıya bulunduğumuz otoriterleşmenin, kültürel taşralılaşma ve hegemonik ihtiraslarla/keyfiliklerle ilgili olduğunu belirtmek gerekir.

Bağımsızlıklarını tamamlayamayan toplumlarda, toplumsal-kültürel-siyasal inşa’ların/yapıların yerini ya ideolojik-seküler inşalar, ya da duygusal-muhafazakar inşalar alıyor. Akıldışı tercihlerin, aidiyet biçimlerinin ve bağlılıkların toplumsallaşması-kurumsallaşması, hamasetin-popülizmin bir hayat tarzı haline dönüşmesine neden oluyor. Hangi toplumda olursa olsun, teslimiyetçi körlük derinleştiği ölçüde, tahakkümün/adaletsizliğin/keyfiliğin şiddeti de o ölçüde yoğunlaşıyor.

Kültürel taşralılıkla-kabilecilikle malûl bulunan toplumlarda, küreselleşme çağında, yerel dillerin, yerel kültürlerin, yerel tarzların maruz kaldığı erozyon karşısında bütünüyle savunmasız kaldığı çok açık bir gerçektir. Sözünü ettiğimiz erozyonun, yerli-milli klişeleriyle, sloganlarıyla hiçbir şekilde durdurulamayacağını bilmek anlamak gerekir. Günümüzde, evrensel İslami bilgi/dil/bilinç/ufuk/tasavvur ve tahayyül de, kültürel taşralılığın-barbarlığın-lümpenliğin, yerli-milli ideolojinin nesnesi haline getiriliyor, otoriter-aşırı sağ ittifaklar-çıkarlar adına fütursuzca araçsallaştırılıyor, şeyleştiriliyor. Bu nedenle de, kültürel taşralılıktan, kabilecilikten, yerli-milli siyaset tarzından gerçek anlamda bir ümmet dayanışması çıkmıyor, çıkarılamıyor. Bugünün dünyasında İslami bütünü bütün boyutlarıyla çeşitlilik-farklılıklarıyla sahiplenen evrensel zihinlere, akımlara, oluşumlara ve kadrolara ne yazık ki sahip değiliz. Ulus-devletler yapıları gereği hiçbir şekilde İslami bütünleşme-dayanışma gerçekleştiremezler, sadece İslam’ı istismar ederler, sömürgeleştirirler.

Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan pek çok ulus-devlet, bugün, ulus-devlet çıkarı ve öncelikleri söz konusu olduğunda, yine kendisini Müslüman olarak tanımlayan ülkelere yönelik olarak sınır ötesi askeri operasyonlar gerçekleştirmede tereddüt etmezken, Siyonist/ırkçı, emperyalist sömürgeciliğin/barbarlığın/vahşetin Filistin halkına karşı sürdüregeldiği acımasız düşmanlık, emperyalist yayılma, ilhak, tehcir ve soykırım uygulamaları karşısında sadece soyut kınama bildirilerinden ibaret ucuz tepkiler sergiliyor.

Bugünün dünyasında gerçeklik algısı, ırkçı-sömürgeci dünya görüşü ve bu dünya görüşünün çıkarları doğrultusunda yönetiliyor, yönlendiriliyor. Modern-seküler ideolojiler kültürel kontrol-baskı aracı olarak kullanılıyor. Bağımsızlıklarını tamamlayamayan ülkeler, asimetrik güç ilişkilerine mahkûm ediliyor. Hamaset-popülizm-propaganda yoluyla, İslami bilincin çarpıtılabildiği toplumlarda halklar gerçeklere yabancılaşır, olguları yanıltıcı çerçeveler içerisinde yorumlar, kimi olgulara hiçbir zaman gerçek anlamda nüfuz edemezler. İslam toplumları, ahlakî/vicdani/entelektüel bağımsızlıklarını/onurlarını/kişiliklerini titizlikle koruyan adanmış aydınlara, düşünürlere, filozoflara, bilgelere, bilim adamlarına ve dava adamı/aktivist kadrolara sahip olsaydı, bu toplumlarda popülist-taşralı politik kadrolar-iktidarlar bütün İslami değerleri/ilkeleri/kutsalları pervasızca-hunharca, politik çıkar malzemesi haline getiremeyecekti.

Günümüz İslam toplumlarında, aklı edilgenliğe mahkûm eden konformist bir gelenek sebebiyle, bu toplumlar evrensel ufka-tefekküre-içeriğe bütünüyle yabancılaştılar. Aklı edilgen kılan konformist gelenek, bütün toplumları hamaset yalanlarına, hamasetin neden olduğu düşüncesizliklere açık hale getirdi. Bu nedenle, İslam toplumları büyük sorgulamaları, büyük yüzleşmeleri, büyük hesaplaşmaları hep erteliyor, geciktiriyor ya da bütünüyle ihmal ediyor. Sahte varoluşlarla, sahte adanmışlıklarla, sahte İslamcılıklarla, sahte mücahitlerle ancak taşralı-kabileci-lümpen-sağcı-muhafazakar bir kültür iklimi oluşturulabiliyor.

Aklı edilgen kılan bir toplum ve kültürün, gerçek anlamda İslami umutları hak etmediğini bilmek, hatırlamak gerekiyor. Aynı şekilde, hamasetin ve popülizmin toplumsal/kültürel geçerliliğinin-derinliliğinin-etkisinin olmadığını da kaydetmek gerekiyor. Akılcı eleştiriye, sorgulamalara hayat hakkı tanımayan toplumlarda, toplumsal gündemi hamaset-popülizm-propaganda ya da mafya-iktidar yapıları-ilişkileri belirliyor.

Günümüzde, bütün sömürgeciler, dünyanın gerçek sahibi gibi hareket ettikleri için, Müslüman varoluşların/hayatların/siyasetlerin hiçbir güvenceleri yok. Bunun içindir ki, zayıflara/güçsüzlere/yalnızlara/yalnızlaştırılanlara büyük zulümler reva görülebiliyor. Modern-seküler-sahte evrenselcilik adına Avrupamerkezci ideolojik-entelektüel söyleme, kavramsal ve kurumsal modele ve referans sistemine, ayrımcı yapılara, Müslümanlar insan değillermiş gibi davranan apertheid düzenine ikna edilen toplumlar, bugün, maruz kaldıkları bu modelin radikal kötülükleri-barbarlıkları karşısında nasıl bir tavır geliştirebileceklerini bilmiyor. Hamaset söylemi toplumlarımızı dilsizleştirdiği/düşüncesizleştirdiği için, İslami bilinç bu söylem tarafından tasfiye edildiği için, bugün, Müslüman varoluşlar, küresel siyasal ve kamusal alanda hiçbir şekilde temsil edilmiyor. Hamaset dili/söylemi düşünsel yoksulluklar ve kuraklıklara neden oluyor. Popülizmlerin yükselişe geçtiği, sıradanlaştığı, alkışlandığı, normalleştiği toplumlarda, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde yapısal/niteliksel bir değişim/dönüşüm olamaz. Popülizmler analitik düşünme yeteneğini bütünüyle yok ederler. Kültürel taşralılığı içselleştiren toplumların başkalarını anlamaya/paylaşmaya çalışmak gibi ahlaki kaygıları yoktur. Taşralılığı içselleştiren bir kültür, hiçbir şekilde kendi potansiyelini fark edemez.

Tarihin nesnesi haline getirilen toplumların/halkların/kültürlerin varoluşları, mutlak bir edilgenlikle malûl olduğu için, siyonist emperyalizmin/ırkçılığın/sömürgeciliğin Filistin halkına, Filistin halkının şahsında bütün İslam toplumlarına/ülkelerine karşı sürdürdüğü pervasız/küstah meydan okumalar karşısında bu toplumların/ülkelerin sergilediği utanç verici-yüzkızartıcı çaresizlik ve siyasal etkisizlik ne yazık ki devam ediyor.

Günümüz dünyasında dünya görüşleri arasında, kültürler arasında, siyasal-kültürel güç orantısızlıkları-eşitsizlikleri-hiyerarşileri yaşandığı, modern-seküler dünyanın hala ideolojik bir merkez rolünü sürdürdüğü, sürdürebildiği açıkça görülebiliyor. Batı dünyası ile, Batılı olmayan dünya arasında ideolojik ve ırkçı sınırlar ortadan kaldırılmadıkça, insanlık durumunda iyi yönde bir ilerleme/iyileşme imkanı olmayacağını görmek gerekir. Kapitalist kültür ve hayat tarzı tarafından kolonileştirilen toplumlarda İslami hayat tarzına yabancılaşan kesimlerin, İslami dünya görüşü ve hayat tarzı lehinde hangi ölçüde sorumluluk alabileceği, fedakarlıkta bulunabileceği bütün boyutlarıyla analiz edilebilmeli, tartışılabilmelidir. Bunun yanında, kültürel taşralılığın/bağnazlığın ve kabileciliğin İslami bütünleşme ve dayanışma önünde büyük bir engel teşkil ettiğini de itiraf etmek gerekir.

Bilim ve teknolojinin ırkçı ve ideolojik amaçlar doğrultusunda barbarca kullanıldığı, kullanılabildiği bir zamanda ve dünyada yaşıyor, sömürgeciliği, ırkçılığı, emperyalizmi ideolojik ve ırkçı amaçlarla meşrulaştırabilen, hiçbir şekilde insani olmayan bir “uygarlık”tan söz edebiliyoruz. Bilim ve teknolojinin ırkçı ve ideolojik amaçlar doğrultusunda pervasızca kullanılıyor oluşu, bütün bir insanlık için insanlığın geleceği için varoluşsal tehditler oluşturuyor, radikal kötülükler üretiyor. Bugün, bilim ve teknolojinin varoluşsal tehditler oluşturan yıkıcı gücünü kontrol edebilecek ahlaki otorite-müeyyideler, evrensel ahlaki değerler, fikirler ve bilgeliklere ne yazık ki sahip değiliz. Mağluplar ve madunlar galiplerin yorumlarını, yöntemlerini, kavram ve kurumlarını, sistemlerini taklit ederek, paylaşmaya devam ederek, mağlubiyetlerini/maduniyetlerini derinleştiriyor.

Kültürel taşralılık ve kabilecilikle malûl bulunan, popülizm ve hamaset’i meşruiyet kaynağı olarak gören toplumlar, ahlaki sorumluluk ve otorite temelinde bir kent kültürü ve kent medeniyeti oluşturamazlar. Bu tür toplumlarda karizmatik din’i ya da politik figürlerin özel/ayrıcalıklı ilahi bağışlara/niteliklere sahip olduklarına inanıldığı için, bu figürler, sorgulanamazlar, eleştirilemezler. Bu nedenle de bu figürler, ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıklarında kitlelerin hiçbir şekilde anlayamayacakları büyük “hikmet”ler olduğu düşünülür. Bu suretle de bu figürler düşüncesizleştirilen kitleleri istedikleri gibi yönlendirir ve kontrol ederler.

Kültürel taşralılık ve kabilecilikle malûl bulunan toplumlar, büyük düşünce/fikir/kültür/bilgelik hareketlerine yabancıdır. Bu tür toplumların bağımsız-eleştirel düşünce-fikir-kültür-bilgelik üretmek gibi nitelikli kaygıları ve sorumlulukları yoktur.

İslam imparatorlukları, içe ve geçmişe kapanarak bir tıkanma dönemine girdikleri ve bir yenilenme iradesi ortaya koyamadıkları için tarihten çekildiler. Ancak, bu defa, İslam imparatorlukları tarafından kurulan dünya sistemi, büyük ölçüde, Avrupalılar tarafından, Avrupa sistemine, yenilenerek, yeniden gözden geçirilerek, zamanın gerektirdiği müdahalelerde bulunularak, dahil edildi. Yeni bir Avrupa sistemi icat edilmedi.

İslami küreselleşme, bütün kültürlere nüfuz etmeye çalışan, kozmopolit bir üst kültür yoluyla gerçekleştirilmişti. İçe ve geçmişe kapanan İslam toplumları, bu kapanmayla birlikte evrensel ufku, evrensel zihni, evrensel bilinci kaybederek, yerli milli sınırlara çekildi ve tek kültürle bütünleşti. Evrensel ufuk, evrensel zihin, evrensel bilinç bütün insanlık için konuşan-üreten bir temel çerçeve oluşturmuştu. Kapsayıcı bilincin ifadesi olan evrensel bilincin yerinde, bugün, dışlayıcı/etiketleyici/ötekileştirici, kategorize edici taşralı bağnazlıkların belirleyiciliği var.

Yeni, bağımsız, üretken bir varoluş-mevcudiyet ve meşruiyet için, evrensel ufka, evrensel zihinlere, evrensel etki ve nüfuz’a giden yolları açmak ve her alanda bir yeniden yapılandırma iradesi ortaya koymak üzere, İslami bütünlük ve dayanışma bilincini bir kez daha ateşlemek gerekiyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Atasoy Müftüoğlu - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.