Erdoğan-Biden görüşmesi: Türkiye eksen mi değiştiriyor?

14 Haziran'da Belçika'nın başkenti Brüksel'de yapılacak NATO Zirvesi, gerek örgütün 2030 vizyonu çerçevesinde ‘stratejik konsepti’ni güncellemesi tartışmaları gerekse de liderler arasında ikili görüşmelere ev sahipliği yapması bakımından dikkatleri üzerine toplamış durumda.

Her ne kadar zirve görüşmeleri kapsamında olmasa da hemen akabinde gerçekleştirilecek olan Biden-Putin görüşmesi, iki ülke arasındaki gerginliğin tırmanışa geçtiği bir süreçte yapılması sebebiyle oldukça yakından takip edilecek olan ikili görüşmelerin başında geliyor. Bu görüşme kadar popüler olmasa da, zirve günü Erdoğan ile Biden arasında gerçekleşecek olan zirve diplomasisi de bölgesel ve küresel denklemdeki pek çok konuyu doğrudan ya da dolaylı etkilemesi bakımından medyadan siyasete pek çok kesimin yakın merceği altında olacak.

Kasım 2010’da Lizbon’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, örgütün mevcut ‘stratejik konsepti’nin tayininde önemli bir dönemeç olduğu kadar, ‘eksen tartışmaları’ kapsamında Türkiye’nin ‘sadakat testi’nden geçirildiği  ‘füze kalkanının Türkiye’de konuşlandırılması’ meselesinde de oldukça kritik kararlara ev sahipliği yapmıştı. Brüksel’deki zirvenin de ABD ile ilişkilerin güncellenmesi bakımından benzer tavizleri tartışmaya açması son derece manidar gözükmektedir.

Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasının ardından Erdoğan’la yapacağı ilk yüz yüze görüşme olma özelliğini taşıyan ikili zirvede, iki tarafın rahatsız olduğu pek çok konunun masaya yatırılması bekleniyor. Suriye’de YPG’ye verilen destekten S-400’lere, FETÖ’den Halkbank davasına, Libya’dan Afganistan’a önemli gündem maddeleri masada yer alacak. Astana Zirvesi’yle Rusya ile ilişkilerini geliştirerek ABD’yi ‘dengeleme’ çabasına giren Türkiye’nin, bu görüşmeyle birlikte bu pozisyonunu aşındırarak ABD’yle olan ilişkilerini eski seviyesine taşıma çabası içerisinde olduğu görülüyor.

İlk ziyaretini Avrupa ülkelerine yaparak NATO ülkelerine “ABD geri döndü” mesajı veren Biden, Trump’ın aksine NATO’yu güçlendirmek ve Rusya (ve Çin) karşıtı bir pozisyonu tahkim etmek için yeni bir strateji takip ediyor. Demokrat başkan kimliğiyle uyumlu olarak ‘siyasi diyaloglar’ çerçevesinde bu stratejisini uygulamak isteyen Biden, bir yandan Rusya’yla ilişkileri ‘idare edilebilir’ seviyede tutmak isterken diğer yandan NATO merkezli ittifakı konsolide ederek ‘(düşmanı) pasif etkisizleştirme’ politikası takip edeceğe benziyor. Bu bakımdan Biden’ın Türkiye’yi NATO ittifakı içerisinde daha aktif görmek isteyeceğini tahmin etmek zor değil. Türkiye’yi ekonomik sıkıntılar yaşayan ve siyasi kırılmalara sahne olan bir ülke olarak gören Biden, Türkiye’den önemli tavizler kopararak bir taşla birkaç kuş vurma çabasında gibi görünüyor. Türkiye’nin de son dönemde ‘iddialı’ dış politika söylemlerinden geri adım atması, ABD’yle ilişkileri düzeltmek için önemli tavizlere hazır olduğu iddialarını güçlendiriyor.

‘Mavi Vatan’ söylemini tedricen pasife alması ve Karadeniz’de NATO ittifakıyla uyumlu adımlar atması, Türkiye’nin ABD ile ilişkileri düzeltme hususundaki ‘iyi niyeti’ne işaret ediyor. Ukrayna ve Polonya’ya SİHA satışları, Kırım meselesindeki tavrı ve Gürcistan’ın NATO’ya tam üye olma girişimlerini desteklemesi, Türkiye’nin son dönemde Karadeniz bölgesinde attığı adımlardan bazıları. Rusya’yı oldukça kızdıran bu gelişmeler, Türkiye’nin NATO’daki yerini ve ABD’yle ilişkilerini tahkim etme girişimi olarak okunabilir. Görüşmede Erdoğan’ın bu ‘iyi niyet çabaları’nı ön plana taşıyarak, Türkiye’nin rahatsız olduğu ABD politikalarını dile getirmesi bekleniyor. S-400 meselesi, ABD’nin SDG/YPG’ye desteği, FETÖ ve Halkbank davası, Türkiye için sorunlu gündem maddelerinin başında geliyor. Ancak Türkiye’nin son dönemde ortaya koyduğu ABD politikalarıyla muvafık girişimler, rahatsızlık duyduğu politikalar için ABD’den taviz koparabileceği anlamına gelmiyor. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’nin Karadeniz’de Rusya aleyhinde ortaya koyduğu politikalar, Biden’la masaya oturup ABD’yle ilişkileri geliştirme konusunda bir nevi ‘rüşvet’ mukabilinde iken, rahatsız olduğu ABD politikaları için değişiklik talebinde bulunma potansiyelini içerisinde barındırmıyor. Bunun için daha büyük ‘rüşvetler’in gerektiği konusunda pek çok analize rastlamak mümkün.

S-400 meselesi, ‘daha büyük rüşvetler’ bahsinde ilk sırada geliyor. Türkiye, S-400’leri ABD gözetiminde aktif hale getireceği ve bunu bir NATO tesisinde gerçekleştireceği teziyle, üzerindeki ABD baskısını ne kadar hafifletebileceğini test etmek istiyor. Bunun tamamlayıcısı olarak, Afganistan’da ABD’nin geri çekilmesi sonrası üstleneceği rol de Türkiye’nin denklemde elini güçlendirme çabası olarak okunabilir. Ancak bu çabaların, FETÖ, Halkbank, YPG’ye destek gibi konularda ABD politikalarında ciddi değişikliklerden ziyade kısmi pozisyon farklılaşmalarına kapı aralaması beklenmelidir. Zira ABD her ne kadar Türkiye’yi bölgede önemli bir müttefiki olarak görse de, mevcut şartlarda Türkiye’deki siyasal iktidar gerekli ‘sadakat seviyesi’ne çıkmadan ABD açısından ‘zorunlu-makul müttefik’ olarak addedilmeyecektir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Karadeniz’de Rusya’yı karşısına alma pahasına ABD’ye dümen kırmasının yanı sıra S-400 gibi önemli bir egemenlik meselesinde ABD’ye taviz vermesi, sadece rahatsızlık duyulan meselelerin tartışmaya açılmasını ve kısmi taleplerin imkânını sağlayacaktır. Örneğin bu bağlamda, eğer tüm koşullar uygun olursa Halkbank davasının rafa kaldırılması değil, sadece cezanın ‘makul’ bir seviyede tutulması sağlanabilir. Aynı şekilde YPG’ye destek de belli bir seviyeye düşürülüp taraflar arasında gerekli irtibatlar kurulabilir. FETÖ meselesinde ise bunun çok mümkün olmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir. Zira ABD açısından FETÖ mensuplarına arka çıkmak, gelecekte Türkiye’deki başka iktidarlar döneminde işlevsel rol üstlenebilecekleri bağlamında okunmaktadır.

Bu çerçeve etrafında gerçekleşeceğini tahmin ettiğimiz Erdoğan-Biden görüşmesinde, gerek Erdoğan’ı gerekse de Biden’ı sınırlayan bazı realitelerin varlığı da etkili olacaktır. Türkiye cephesinden baktığımızda, son yıllarda Rusya’yla kurduğu iyi ilişkilerden ABD uğruna vazgeçme eğilimi Türkiye’nin bu ülkeyle karşı karşıya gelmesine sebebiyet verecektir. Başta S-400 meselesine ABD’yi dâhil etme girişimi olmak üzere pek çok konuda Rusya’nın sert bir duruş ortaya koyması muhtemeldir. Türkiye’yi ABD’nin kucağına itmeden bu hamlelerde bulunacağı tahmin edilen Rusya’nın Ortadoğu’da son yıllarda artan etkisini hesaba kattığımızda, bunun Türkiye açısından bölgede ciddi etkilerinin olacağı tahmininde bulunabiliriz. ABD cephesinde ise, Biden’ın Türkiye’nin tüm tavizlerine olumlu yaklaştığı ve ilişkileri yumuşatma eğilimine girdiğini varsaysak bile, buna engel olabilecek iki faktör olarak Rusya ve ABD Kongresi karşımızda durmaktadır. NATO merkezli ittifakı öne çıkarırken Rusya ile sıcak çatışma içine girmekten imtina edeceği öngörülen Biden’ın, Rusya’ya rağmen Türkiye’ye açık çek vermesi beklenmiyor. Diğer yandan, yakın zamanda kongrede bütçe görüşmeleri olacağını bilen Biden’ın, görüşme esnasında Türkiye muhalifi çevrelerin (insan hakları vs. eleştiriler bağlamında) varlığını hesaba katarak temkinli adımlar atacağı varsayılıyor.

Kısacası, Erdoğan-Biden görüşmesinin ne iki tarafın birbirinden rahatsızlıklarını ifade ettiği ve hiçbir anlaşmaya varamadığı soğuk bir atmosferde geçmesi bekleniyor ne de taraflar arasındaki sorunların önemli ölçüde aşıldığı bir süreci başlatması öngörülüyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin verdiği tavizler çerçevesinde ABD’yle kısmi bir iyileşme sürecine gireceği, bu sürecin akıbetini Türkiye’nin, ABD’nin ve bunlarla ilişkili diğer bölgesel ve küresel gündemlerin belirleyeceği tahmininde bulunmak yanlış olamayacaktır.

Son olarak şunu da ifade etmek gerekir ki, ABD’yle barışık politikalar eşliğinde iktidara gelen AKP Hükümeti’nin 2016 sonrası Rusya’yla kurduğu ilişkiler üzerinden ABD’yi dengeleme stratejisinin, tıpkı 2010’da olduğu gibi yeni bir sadakat testi süreciyle sınıfta kalmak üzere olduğu görülmektedir. Muhafazakâr-sağ siyaset kodlarının bir yansıması olarak güçlüyle ilişkileri iyi tutma eğilimi, AKP Hükümeti’ni yeniden ABD’nin kucağına itme riskini beraberinde taşımaktadır. Her defasında ABD’nin attığı kazıklar sebebiyle müttefikleri çeşitlendirme yoluna giden AKP, maalesef ABD-karşıtı bir ittifakın içerisinde yer alma stratejisini ‘bak beni kaybediyorsun’ şeklinde bir tehdit olarak kullanıp kendini vazgeçilmez müttefik olarak sunmakta ve bu bakımdan ‘realist/oportünist’ perspektifle hareket etmektedir. Erdoğan-Biden görüşmesi öncesi benzer mesajlara şahitlik ettiğimiz bir vasatta şu tespiti yapmamız gerekiyor: AKP Hükümeti, her daim ABD ile arayı iyi tutmayı tercih etmekte ve zaman zaman bir ‘ideal’ olarak değil ABD’nin isteksizliği sebebiyle kendisini ondan uzak tutma çabasında olmaktadır. Her ne zaman süreç değişip ABD, Türkiye ile ilişkileri düzeltme yoluna giderse de hemen tüm geçmişi unutup hemen soluğu ABD masasında alabilmektedir. Türkiye’nin eskisi gibi ABD’nin her dediğini yapan ‘jandarması’ olmadığını söylemek belki mümkün olabilir; ama şu anki pozisyonuyla dahi “ABD’nin görece sadık müttefiki” konumunda olduğu veya olmaya çalıştığı göz ardı edilemez bir gerçektir. Bu bakımdan, NATO’nun yeni bir strateji konseptine merhaba diyeceği bir zirvede Biden’a verilecek her türlü taviz, Türkiye’nin geleceğini ABD adına ipotek altına almaktan başka bir şeye hizmet etmeyecektir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ammar Özden - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.