Muhazafakarlığın gayrı ahlaki biçimlerine dair

Sadece Türkiye açısından ve yaşanan pratik açısından baktığımızda dindarlığın gayri ahlaki bir tutumla nasıl bir araya gelebileceği ya da böyle bir garabetin mümkün olup olmayacağına ilişkin soru son derece meşrudur. Zira dindarlığın bu dindarlığı temsil iddiasında olanlar tarafından her açıdan (kültürel, siyasi, ideolojik vs.) pespaye edildiği bir süreçten geçiyoruz. Din ve dini değerler, iktidarın temsil ettiği otoriter zihniyetin hizmetinde hoyratça harcanırken İslami duyarlılıklar da hızla kayganlaşıyor, ilkeler ve değerler açısından esnetiliyor. İktidarın bekası, genel geçer tek kriter olarak bütün siyasal ve ideolojik mücadelenin temeline konuyor, beka endişesi diğer bütün ilkesel ve değerlerle kaygılarını bastırdığından, ahlaki duruş önceliğini siyasal olanın lehine kaybediyor. Zira koltuk ve iktidar kaybedildiğinde şu ana kadar elde edilen bütün kazanımların da elden avuçtan gideceğinden korkuluyor. Sadece bu olsa iyi, aynı zamanda Türkiye’deki İslami mücadelenin geleceği, büyük ölçüde parti-liderin koltuk kompleksine, tahakküm hırslarına kurban ediliyor.

Bu endişe ve korkuların bütünüyle yersiz olduğunu söyleyemiyoruz. Beka kaygısının özellikle Türkiye gibi gitgellerle dolu, hukuki meşruiyetin sallantıda olduğu ülkelerde son derece anlaşılır bir yönü var. Ama, İslamcılığın temel dayanağı olan bir takım ilkelerin heba edilmesi, İslami duyarlılığı boşa çıkaracak, onu anlamsız kılacak yanlış manevraların da izah edilebilir bir yönünün olmadığını da açık. Bir dinin temsilcilerinin bu dinin adını adaletsizliğe, otoriterizme, yolsuzluğa yazmalarını, kamuoyunda ve dünyada İslam’ın tertemiz, piru pak çehresini kirletmelerine seyirci kalınmasını beklemek ahmaklıktır. Bu şu anlama gelir: Biz istediğimiz haltı yiyelim, hem de bunu İslam adına, din adına, Allah-kitap adına yapalım ama siz yine de sesinizi çıkarmayın. Lisan-ı Hafiyle bize şöyle diyorlar: “Ülkeyi bir düze çıkartalım, rakiplerimizi bir şekilde tasfiye edelim, parti ve liderimizi selamet kıyılarına ulaştıralım, ondan sonra ilkeli olmaya çalışırız, elimizden geleni yaparız. Ancak şimdi ahlak, ilke, adalet, vicdan gibi bir takım kavramlarla mücadelemizin önünü kesmeye çalışmayın. Siyaseti sizden öğrenecek değiliz.”

Halbuki Hasan el Benna, S.Kutup ve Mevdudi başta olmak üzere Malik Bin Nebi, Cevdet Said vs. hiç bir İslamcı literatürde bu söylediklerine bir karşılık bulamazlar. İslami Hareketin temel iddiası İslam’ı diğer ideoloji ve dinlerden ayırdeden şeyin, takipçilerinin Kurani ilkelere ve vahyin düsturlarına duyduğu sadakat, peygamberin öğretisine gösterdiği vefa olduğu vurgulanmıştır. Özellikle hedefe giden yolda her yöntemin meşru olmadığı İslamcı literatürde o kadar çok işlenmiş ve altı kalın çizgilerle çizilmiştir ki, artistlik yaparak, ukalalık göstererek bunları unutturmaya çalışmak, gürültüyle bastırarak gerçekleri gizlemeye çalışmak imkansızdır.

Kabul etmek gerekir ki AK Parti tecrübesi sadece pragmatizmi ve Kurani düsturları son derece esnek bir şekilde ele alınması bakımından değil, aynı zamanda her türlü reelpolitiğin idealizm adı altında geçit yaptığı, değerlerin kalbura çevrilirken bile sözde duruşundan taviz vermeyen, İslami hareketlerin hamisi, Müslüman Kardeşlerin koruyucusu pozisyonundan asla vazgeçmeyen bir görüntü ortaya konarak kuyruğu dik tutmaya çalışmaktadır.

****

Evet, İslamcılık 2000’li yıllara 28 Şubat’ın gölgesinde girdi, zayıftı, ürkekti, çekingendi. Tepkisel ve sloganik bir kaç tavır dışında ne entellektüel ne ideolojik ne de siyasi anlamda ciddi bir varlığı bulunmuyordu. AK Parti’nin iktidarının ilk yılları büyük ölçüde iktidarın liberal söyleminin sorgulanması ya da iktidar partisinin dindarlara göz kırpan bazı girişimlerin samimiyetini ölçen bir tereddütle geçti. 2008’e gelindiğinde ise İslamcılığın yol ayrımına girdiğini, ilke ve kavramların iktidarın hizmetine verip vermeme noktasında yaşanan kısa bir tereddüdün yerini AKP'nin 'yüksek ikna kabiliyeti' sayesinde İslamcıların yıllarca savunduğu ilkeleri bir çırpıda heba edebilen bir opurtunizme bıraktığını görüyoruz.

Manifesto niteliğinde yazılmış, büyük ölçüde sloganlardan ibaret ve hayatın gerçekliğinden uzak, yayınevlerinin karanlık köşelerinde, ütopik bir takım verilerden hareketle kaleme alınmış kitapların ne ilkesi ne de hareketi, yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap veremediği için büyük ölçüde kadük kaldı, İslamcılar yoğun tartışmalar ve istişareler neticesinde oluşturdukları külliyatı bir çırpıda ellerinin tersiyle ittiler. Bir takım ilke ve yöntemlerden bu kadar çabuk vazgeçilebildiğine göre, demek ki ya bu meselelere yeteri kadar eğilinmemiş, kafa patlatılmamış ya da emek vermeye değer görülmemişti. İslamcılığın klasik hastalıklarından biri olan mücadele vermeden, bedel ödemeden bir şeyler elde etme hazırlopçuluğu müzmin bir karakter kazandığından siyasal İslamın nasıl bir yöne evrileceği, güç ve iktidar karşısında nasıl eğilip büküleceği aslında tahmin edilemez değildi. AK Parti karşısında düşmanca bir tutum takınması gerekmiyordu elbet ama en azından kendi bağımsız yapısını koruyarak, ilkelerine sahip çıkmakta tereddüt etmeden iktidarın doğrularına doğru yanlışlarına yanlış diyebilme erdemini gösterebilirdi. Bu hem onu erdemli bir hareket haline getirecek hem de iktidara eklemlenmesinin önüne geçerek, önümüzdeki on yıllarda AK Parti'nin tökezlemesi, tükenip gitmesi durumunda boşalttığı alanı çok daha sağlıklı bir şekilde doldurmasını sağlayabilirdi. Ancak Türkiye dindarları, opurtünizmi ve makyevelizmi seçerek bu şansını o dönemde kaybetti. Giderek muhazafakar bir hüviyet arzetmeye başlayan İslamcılığın önümüzdeki 50 yıllık döneminde intiharı anlamına gelebilecek bir güce tapınma geleneği bidati başlatıldı ki din adına ahkam kesenlerin, ortamlarda İslam’ı temsile soyunanların bunun hesabını Allah'a nasıl vereceklerini de düşünmüşler midir, emin değilim.

Burada sorunun sadece teoriyle ilgili olmadığı açık. Zira İslamcılar Ne Kuran'dan ne de Sünnet'ten ne de İslamcılığın düayenlerinin eserlerinden bu yaptıklarına meşruiyet çıkaramazlar. Ama gelenekten, tarihsel olarak sultanların tahakküm biçimlerini meşrulaştırmak, saltanat hegemonyasını tamamen pratik bir takım gerekçelerle, devletin beka sorununu herşeyin önünde gören bir anlayış ve siyaset teorisi çerçevesinde bu kısmen mümkündür. Halbuki İslamcılık, geleneğin daha ahlaki ve ilkesel bir biçimde Kurani ve vicdani ilkeler temelinde revizyonu anlamına gelmektedir. Öyleyse gelenek adına bize dayatılmaya çalışılan saray merkezli siyaset fıkhı, adalet ve vicdan gibi en temel iki Kurani ilkeyi halen önemsemekte olan Müslümanların eksene alacağı bir teori olamaz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İslam Özkan - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.