Cinsiyeti Korumak Gerek!

                                                   Cinsiyeti ve Biyolojik Cinselliği Korumak Gerek I 

Her canlı gibi insan da doğduğunda, türünün başlangıçtan beri sahip olduğu ve süreçte kazandığı bütün özellikleri taşır. İnsan, kimden, ne zaman ve nerede doğacağını seçemediği gibi biyolojik özelliklerini, genetik vasıf, üstünlük ve zaaflarını da seçemez. Hiçbir akıl ve izan sahibi haysiyetli kişi de insanları doğuştan sahip olduğu ya da isteği dışında çocukluğunda kazandığı özellikleri nedeniyle yargılayıp, ahlak sınırları içinde incitici söz ve tavır içine olamaz/olmamalıdır.

Herhangi bir fiziki, akli ya da psikolojik eksiklik ya da fazlalık, renk veya şekilsel farklılıkla doğmak kusur ve suç sayılamayacağı gibi, biyolojik ve psikolojik olarak erkek, dişi veya çift cinsiyetli doğmak da kişinin bir ahlaki zaaf, günah veya suç meselesi sayılamaz ve kınanamaz. Ahlaki hukuki ya da dini olarak bir şeyin kötü, suç veya günah sayılmasını “irade” şartı dışında gerekçelere bağlayan her ahlak kötü, her hukuk çürük ve her din de batıldır.

Kişilerin kalıtımsal, anne karnında ya da daha babasında sperm, annesinde yumurta iken bir dışsal müdahaleye maruz kalarak kazandığı sakatlıktan dolayı eğer birisi kınanacak ve suçlanacaksa, bu ancak kasıtlı veya kasıtsız olarak doğacak çocuklar üzerinde tahribat yapan kişi, kurum ve düşünce sistemleri olabilir. Kim de fıtratı bozarak doğacak çocukların kaderini etkilemeye kalkarsa bu ahlaksız, aşağılık bir suçtur. Yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekir…

Tarih boyunca insanlar, en ibtidai topluluk ve toplumlardan en modern toplumlara kadar, -modern batı aklı / aydınlanma düşüncesi de dâhil- bir nedenle çocuk, genç ve insan kurban etmişlerdir ve buna da halen devam etmektedirler. Çocukları engelli diye, dişi diye, çift cinsiyetli diye, erkek diye, ilk doğdu diye, herhangi bir orta sayıda doğdu diye, deri rengi siyah diye, sarı diye, esmer diye, başka bir ırk veya kavimden diye sapkın ideolojilerini sürdürme veya tanrılarına, aşağılık ideolojilerine hizmet adına kurban etmişlerdir. İnsanlık tarihinde yazılı kaynaklardan bilebildiğimiz kadarıyla İbrahimî dinler  –bir suça bağlı olarak yargılama veya savunma dışında öldürmeyi- Hz İbrahim ve İsmail üzerinden ebediyen yasaklamıştır.

İnsanların doğuştan veya çocukluklarından kazandıkları özellikleri nedeniyle şeytanlaştırılmalarının en kötü örneklerinden biri de engizisyon rahiplerinin başucu kitabı, Rahip Heinrich Kramer (1430–1505) &Jacob Sprenger’in (1436 – 1495) Malleus Maleficarum (1487) adlı kitabıdır. Söz konusu kitabın “cadı” kabulünün din üzerinden topluma sunulması “engizisyon” katliamlarını meşrulaştırmıştır. Oysa Kur’an’a göre, varoluşsal nedenlerle üstünlük ve diğerine düşmanlık göstermek şeytani düşüncenin ilk suçudur.[1] Şeytan bu mantığından dolayı lanetlenmiştir.

İnsanlık antik çağlardan beri, farklı tip ve yetenekteki insanları özellikle de akıl hastalarını ve psikolojik bozuklukları “şeytanla” ve “lanetlenmişlikle”, “kötülük” ve “uğursuzlukla”, “atalarının günahlarıyla” irtibatlandırarak yok etme veya en azından dışlama ve sürgün yoluna gitmiştir. Tarih, pozitivist aydınlanmanın tanrısı bilimin “doğal seçilim ve üstün ırk” inancı adına üretilen öjenik (eugenics) korkuların ritüeli olarak siyah, esmer veya sarı deri düşmanlığı nedeniyle katliam organizasyonlarına,  engelli, zayıf ve hastaların özel sanatoryumlarda gizlice öldürülmelerine tanıktır.[2] Modern batı bu geleneği sosyal darvinizm’in “doğal seçilim yasası” üzerinden halâ gizli ve açık uygulamakta ve bu düşüncelerini bazı dolar milyarderleri bir takım toplantılarda “küresel nüfus sorunu” başlığı altında sınıfsal, ırksal ve bölgesel insan kırımı için savunabilmektedirler.[3] 1935-1945 yılları arasında bu imanla Naziler 200 000 Çingene, Yahudi, yaşlı, kimsesiz ve hastayı gizli programlarla sanatoryumlarda öldürmüştür.[4] Alanı ve kapsamı ne olursa olsun her türlü ırkçılık bu narsistik üstünlük inancından beslenen imtiyaz sitemini oluşturmak içindir.

Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız sorunlarla alakalı nedensellik açısından dinlerden alabileceğimiz “fıtratın ve tabiatın bozulmaması” gereğine dair yapılan uyarılardan başka pek bir şey olmadığı görülüyor. Konunun nedensellik üzerinden incelenmesi gerekir ki bu bilimin işidir. Bilim bu konuda genel olarak canlılara dair hemen her meselede olduğu gibi genetik, psikolojik ve davranışsal olarak üç yaklaşım ortaya koymaktadır. Hiçbir ahlak ve hukuk sistemi bu nedenlerden hangisinden kaynaklanırsa kaynaklansın yaşamsal bir gerçekliği hukuki tanım ve çerçeve dışında bırakamaz.

Cinsiyette, cinsellikte büyük oranda iradi bir tercihle şekillenmemektedir. Eşcinselliğin hiçbir hayvan türünde, hiçbir ilkel ve komünal toplumda yaşanmayıp, priamidal mülkiyet paylaşımlı feodal ve kapitalist toplumlarda olması, siyasal ve toplumsal baskının ağır olduğu toplumlarda olması[5] “eşcinselliğin genetik olduğu” tezini çürütse de bireyin sair nedenlerle doğuştan taşıdığı özellikler kabul edilmek ve tercih kendisine bırakılarak desteklenmek zorunluluğu ortadadır.

Fakat insanlık olarak, tabiatın doğal seyri içinde ortaya çıkan farklılıklarla, insani etkiler ve suni yollarla doğal gelişimin bozulması, en çok da kendi biyolojisinin aksine bir cinsel davranışa yöneltilme oranının yükselmesi meselesi çok ciddi ve kapsamlı araştırmalara konu edilmelidir. Kitlesel bağlamda belli toplumlara, belli amaçlarla, çeşitli yollarla uygulanan bir kısırlaştırma ve üreme faaliyetlerini durdurma projeleri görülmelidir.[6] Bu durum anne karnındaki ve doğduktan sonra çocukların zekâ gelişimlerine karşı yapılan saldırılardan daha hayatidir. Genel olarak modern insanın tabiata yaklaşımı nedeniyle “hava, su ve toprağın bozulması ve birçok canlı türünün tükenmesi”[7] gibi, tabiatı bozan insan, insan tabiatını da bozmaktadır. Tabiatı bozan insan bunu sırf tabiatı bozmak için değil, başka hazlarını gerçekleştirmek veya bir korkusundan emin olmak için kasıtsız yapıyorken, aşılar, ilaçlar, kimyasallar, gıdalar ve kültürel yollarla, kendine benzetme, egemen olma, nüfus kontrolü gibi dini, kültürel, ideolojik, siyasi ve ekonomik nedenlerle de yapmaktadır.[8] Bütün bunların arkasındaki inançları, kişileri ve güçleri doğru tespit edebilmiş olalım ya da olmayalım, bu durumun en nihayetinde insan türünün devamına karşı açılmış savaş olduğunu kabul edebiliriz.

Cinsiyeti ve Biyolojik Cinselliği Korumak Gerek II

Genetik, kimyasal ya da kültürel saldırıların hiç birisine maruz kalmamış insanların, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde tecavüzlere uğrayarak biyolojik cinsiyetlerinin zıddı bir cinsel role sürüklenmiş, cinsel doğallıkları tahrip edilerek manipüle edilmiş olanlar da aynı kendi iradesi dışında bir cinsel yaşama itildiği açıktır. Bu bireylerin çoğunun hatıralarına bakıldığında, çocukluk ve ergenlik dönemi tecrübeleriyle cinsel doğallıklarının manipüle edildiği görülüyor.[9] Bu durumun illa çok büyüklerden gelmesi de gerekmiyor. Zira çocuklarda 15-16 yaşlarına kadar bir yaş fark olması bile büyük olanın küçüğü üzerine patronajına yetmektedir. Yatılı okullar ve pansiyonlar bu tür iğfallere son derece açıktır.

Feministler taciz ve tecavüzlerin kaynağını “erkeklerin hedononizmine” yükleyerek, “oğlancı/livatacı” erkekleri hedef almak yerine işi genelleştirip, testosteronu ve tüm heteroseksüel erkekleri hedef almaktadır. Bu söylem hastalıklı hedonist yönelim ve saldırganlığı perdelemektedir. Bu bağlamda toplumumuzda özellikle de biyolojik erkeklerin kadınsılaşmışlarının ve transların çoğunun fuhuştan başka bir geçim kaynağına sahip olmaması durumun bir “arz talep ilişkisi” şeklinde işlediği gerçeğini de perdelemektedir. Fuhuş “hizmeti” satın alan heteroseksüel erkekler trans bireylere ortalama memur maaşının 3-4 katı bir gelir sağlamaktadır.[10] Din, ahlak ve kamusal hukuk adına söz söyleyenlerin bu nedenlere hemen hiç bakmaması şaşılacak şey!

Bazı feministler, “çocukların cinsel rollerinin görünen biyolojileriye alakalı olmadığını, doğduğu andan itibaren, ‘toplumsal cinsiyet’ rollerinin toplum ve yakın çevre tarafından öğretildiğini” bunun da çocuğun cinsel tabiatını baskıladığını ve dolayısıyla da ömür boyu mutsuz ettiğini, bu nedenlerle çocuklara karşı cinsiyetsiz bir dil ve davranış içinde yaklaşmak gerektiğini” dikte ediyorlar. Daha da öte “erkek çocuklara kız kıyafetleri giydirip, kız oyun ve oyuncakları, kız çocuklarına da erkek çocuk kıyafetleri giydirip erkek oyun ve oyuncaklarıyla oynatmak gerektiğini”[11] “bilimsel gerçek” olarak sunuyorlar. A’razı esas kabul ederek, üzerine hüküm bina eden bu zihniyet günümüzün en büyük zihinsel sapmasıdır ve demagojik propaganda yollarıyla hemen her kesim ve seviyeden insanı da yanıltmış durumdadırlar. Bu düşüncenin ne bilim ne da akılla izahı mümkün değildir. Travmatik saldırgan kişiliğe sahip bazı dâhilerin şahsi tecrübelerini ve istisnaları genellemeleri son derce indirgemeci bir yaklaşımdır. Bu durum yaşamın başka alanlarında özellikle de politik amaçlarla doğan ideolojilerin sıkça başvurduğu bir yöntemdir.

Feministler üstünde ciddi bir etki ve etkinliğe sahip olan bu hareket, insan doğasının çevresel ve kültürel etkenlerle değiştirilebileceği, “biyolojik cinsiyetin manipüle edilebileceği” bilgisine dayanmaktadır ve bu bilgiyi biyolojinin temel verileri doğrulamaktadır.[12] Bu bilgiden yola çıkarak yozlaşmış olanı aslına döndürmek ve yozlaşma nedenlerini ortadan kaldırmak için çaba göstermek yerine yozlaşmayla ortaya çıkanı asıl kabul ederek aslın tahrip edilmesi için savaş vermektedirler. Hastalıklı zihin tam olarak budur. Yani, “toplum erkeği erkek olarak yetiştirdiği için erkek, erkek olmakta, kadını kadın olarak yetiştirdiği için de kadın, kadın olmaktadır” dolayısıyla da “kadının kadın, erkeğin erkek olması engellenmelidir” diyorlar.[13] Büyük ve etkin programlar yapıyor, Toplumlara en üst makamlar üzerinden, en itibarlı kurumlar üzerinden etki edebiliyorlar. Bir gece yarısı operasyonuyla içinde insan doğasına, İslam’a, İslami geleneğe ve İslam’ın mahfuz kaynağı Kur’an ayetlerine ve nebevi sünnete karşı gayz ifadelerle saldırıların da yer aldığı İstanbul Sözleşmesini, 81 maddelik 34 sahifelik anayasal bir belgeye dönüştürebiliyorlar. “Kadına ve çocuğa karşı şiddeti önleme” gerekçesinin masumiyetiyle “toplumsal cinsiyet” olgusunu üreme davranışını ve üreme sıhhatinin merkezi aileyi ilga ediyorlar. Hem de tek karşı oy olmaksızın 26 dakikada hiçbir tartışma olmadan TBMM’nde milletin iradesini iğfal ederek! Toplum üzerinde de “bilime aykırı düşmek” söylemi üzerinden baskı kuruyorlar. Pedagogların,  okullarda rehberlikçilerin, psikologların ve psikiyatristlerin ve “etki ajanı” yazarlar üzerinden –ki çoğu bu düşünceye kulaktan dolma sahip- toplumu endoktrine ediyorlar. Bazı ülkelerin dirençleri olsa da[14] bütün dünyada milyonlarca çocuk bu söyleme maruz bırakılıyor. Ülke olarak da ilk menfi sonuçlarını görmeye başladık.

9 Eylül Üniversitesinin 18 - 25 yaş aralığı gençler üzerine 2017’de yaptığı bir “cinsiyet araştırması”[15] gören göze ve duyan her kulağa felaketin çığlı olarak yeter. Bu araştırmaya göre “şeklen kadın görünen gençler “kendinizi cinsiyet olarak nasıl hissediyorsunuz” sorusuna “% 28 erkeksi, % 22 emin değilim” derken görünüşü erkek gençler “% 29 hem erkek hem kadın, %28’de emin değilim” şeklinde cevap veriyor. Bu tabloya göre kızlarımızın % 50’sini, erkek çocuklarımızın % 57’sinin cinsel hissediş olarak yozlaştığını görüyoruz.

Türklük, Kürtlük, İslamlık, laikliğin tehdit ve saldırı altında olduğunu geçtik ırkların ve hatta insan türünün saldırı altında olduğunu söylüyoruz…

“Dünya Sağlık Örgütü, “Dünyadaki infertilite oranının yüzde 15’e düştüğünü” söylüyor. Yani bir yıl korunmadan cinsel ilişkiye girilmesine rağmen 100 çiftten 15’inin çocuk sahibi olabildiğini” gösteriyor.[16] Acıbadem Sağlık Grubu Tüp Bebek Merkezleri Koordinatörü Prof. Dr. Bülent Tıraş, “100 sene önce (Türkiye’de) sperm sayısı mililitrede 100 - 120 milyondu, bu rakam DSÖ’nün son revizyonuna göre artık 15 milyona düşmüş”[17] diyor. Bunun nedeni teknolojinin getirdiği “kasta bağlı olmayan kirlilik ve ekolojik sorunlar” olarak görülüyor. Ekolojik bozulmanın ve modern yaşam ve teknolojilerin etkisi elbette inkâr edilemez. Ancak biz en az bunlar kadar kasıtlı, kültürel ve sosyal faktörlerin etkili olduğunu da söylüyoruz. Acilen müdahale edilmesi gereken ve sonuç da alabileceğimiz alan burasıdır.

İnsan türünün doğalı nedir, istisnası/arızası nedir?

Erkek ya da kadın, biyolojik cinsiyetin doğal cinsel yaşamının heteroseksüellik olması asıl, bunun dışındakilerin a’raz olduğu aşikârdır. Bunu temel evrim yasaları da doğrulamaktadır. Temel evrim yasalarından biri de “türün varlığını devam ettirme arzusu ve ihtiyaçları doğrultusunda geliştiğidir”. Biyolojik erkek ve kadının birbirine olan cinsel yakınlaşması biyolojinin temel gerçekliğidir. Dolayısıyla erkek ve kadının üreme güdüsü dışında cinsel yönelimlere sahip olanların “yaşam haklarını” muhafaza etmek başka bir şey, doğal cinsel yönelime sahip kadın ve erkekleri dış etkilerle kendi cinsiyetine uygun cinsel yönelimini manipüle etmek başka bir şeydir. “İnsanları üreme dışı cinsel tatmin yollarına sevk ederek, üremeyi kontrol altına alma” projeleri artık tek tek insanları değil, milletleri tehdit edecek duruma gelmiştir.

Cinsiyeti ve Biyolojik Cinselliği Korumak Gerek III

Önceki iki yazıda yeterince saydığımız ve belki de göremediğimiz birçok nedenle ortaya çıkan diğer insanlara, her insanın saygı ile davranması zorunlu olduğu gibi, onların da sağlıklı erkek ve dişi doğan çocukların cinsiyetlerini manipüle etmeye çalışma faaliyetlerine alet olmamaları önemlidir. Yarın bir mahkemede bir hedonist tecavüzcü “çocuk kendisi istedi, zaten fıtratı da öyleymiş, bu onunla benim aramda, ben de böyle yaratılmışım, fıtratım bu” derse feministler ve bu söylemden etkilenmiş “aydınlar” ne diyecekler? Bir yaş sınırlaması koyacaklar mı?

İnsan türünün devamını sağlayan dişilik ve erkekliğin hassasiyetle korunması devletin ve toplumun başat sorumluluğudur. Cinsiyetlerin kültürel ve toplumsal rollerinin özellikle 0-10 yaş aralığında olmak üzere en az 15-16 yaşına kadar korunması gerekir. Feministler ve kafası karışıklar biyolojik cinsiyetin ve doğrusal seksüalitesine sahip olmayı “toplumsal cinsiyetin baskısı” olarak açıklamaktadır. “Erkeklerin ve kadınların özlerinde toplumsal baskı nedeniyle baskıladıkları ‘cinsel arzularının’ olduğunu, erkeklerin kendi cinslerine, kadınların da kendi cinslerine yönelik cinsel arzu içinde olduklarını” ifade etmektedirler. Hülasa erkeğin kadınlara, kadının erkeklere yönelmesinin dışındaki her yolu doğal görmektedirler. Bütün bunlara Freud’un “aşırı çapkınlarda gaylik eğilimi”, Dr. Haydar Dümen’in “her erkek ve kadında eşcinsellik[18] potansiyeli vardır” ifadelerini de göz önüne bulundurmak gerek.

Kuralsız toplum olmaz/olunamaz. Toplumda yalnız eşcinseller için değil her alanda olduğu gibi cinsellik açısından da herkes için kurallar ve sınırlar vardır. Eğer bir toplumda yaşıyorsanız onun asgari kurallarına uyarsınız ya da kendinize göre kurallarına saygıyla uyacağınız bir toplum bulursunuz. Aksi takdirde kendini inşa etmek için doğal bünyeyi kemiren kanser hücresi gibi, bünyenin ölümüne neden olacak sürece hizmet edersiniz.

Konu kitabi dinlerin inşa etmeye çalıştığı ahlâkî ve hukuki bir özne olarak insan haysiyetidir. Eş cinsel ilişki en nihayetinde özne olarak yaratılan insanın nesneleştirilmesinden başka bir değildir. İnsanı nesneleştirmeyi zihninde meşrulaştırmadan ifası mümkün değildir. Bu durum tüm insan ilişkilerinde böyle olduğu gibi kadın erkek ilişkilerinde de böyledir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz Lût kavminin, azgın, hedonist, oğlancı, pedofil, kadınları bırakıp erkeklerle livata yapanlara yönelik sapkınlık bağlamında, kötü iş/seyyie(Hûd 11/78-83, aşırı çirkin iş/fahşa (el-A‘râf 7/80-84, en-Neml 27/54, el Ankebût 29/28-35), pislik iş/habaset (el-Enbiyâ 21/74), sakınılması gereken iş/ elâ tettegûn (eş-Şuarâ 26/161-175) şekillerinde ifade edilmekte ve en son da helak nedeni olarak zulmeden kavim (el Ankebut 31) olmaları bildirilmektedir.

Hz. Peygamber’in hadisi şeriflerinde “livâta yapan kişiye Allah rahmet nazarıyla bakmaz” (Tirmizî, “Raḍâʿ”, 12), “livata yapan lanetlenmiştir” (Müsned, I, 317) ifadelerinin toplum ve İslam adına söz söyleyen kişilerce maruz ve mağdurları kastettiği şeklinde anlaşılmaktadır. Bu meseleyi tam anlamıyla tersinden anlamaktır. “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey Lût kavminin davranışıdır.” (İbn Mâce, “Ḥudûd” 12; Tirmizî, “Ḥudûd”, 24) ifadelerinin de iğfal edilen çocuklar ve cinsel kimliği yozlaştırılmış kişiler olmadığı, hedonist sübyancılığa dikkat çektiği açıktır. “Erkeğin eşiyle anal ilişkide bulunması da livatadır.” (İbn Mâce, “Nikâḥ” 29; Ebû Dâvûd, “Nikâḥ”, 45; Tirmizî, “Ṭahâret”, 102), ifadesinin hedefinin de meful değil, fail olarak erkek olduğu livata kelimesinin lügat anlamlarından anlaşılmaktadır. Zira livata kelimesiyle “çömleğin içini sırlayan” kişiden söz edilmekte, çömlekten söz edilmemektedir. Yukarıda açıkladığımız süreçlerin sonunda cinsel kimliği yozlaştırılmış kişiler ile onları yozlaştırarak Hedonaya tapanları şeriat-ı alâ ayırıyor olmalıdır. "Kimin Lüt kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef'ülü de öldürün." Tirmizî, Hudud 24, (1456); Ebü Dâvud, Hudud 29, (4462, 4463). Lût kavminin işi sübyancılık ve oğlancılıktır. Benzer başka rivayetler olsa da Hz Peygamberden hadis kaynakları vasıtasıyla günümüze kadar gelen haberler bunlardır. Hz Peygamberin sözlerinde “livata” hem erkekle, hem kadınla ya da hayvanla, yasaklanmakta, lanetlenmekte ve öldürülmesi istenmektedir. Fakat hayvanla yapılan dâhil hepsinde de dikkat çeken, hedef alınanın “livatacı erkek” olmasıdır.

Tirmizî, Hz. Ali, livata yapan çifti yaktırmıştır. Hz. Ebü Bekir üzerlerine bir duvarı yıktırmıştır” gibi rivayetleri, İslam’ın nedenlerini belirleyemediği kötülüklere karşı tedrici bir süreç işlettiği gözden ırak tutulmamalıdır. Kaldı ki şeriatın yüksek maksatlarını bilen ilk kuşağın bir “cürüm de” faille mefulü ayıramadığını varsaymak temel paradigmaya aykırıdır. Bu rivayetlerin sıhhatleri kadar sebebi vurudlarını da tam bilmek gerek. Zira sahih olsalar bile hiç biri “mütevatir” değildir ve en nihayetinde bir ictihaddır. İçtihad içtihadı nakzetmez fakat. İçtihad başka içtihatlara da engel değildir…

Cinsiyeti ve Biyolojik Cinselliği Korumak Gerek IV

Her ne nedenle olursa olsun doğduğunda biyolojik cinsiyetin erkek, dişi veya çift/hünsa fizyolojik muayeneyle açıkça anlaşılabilirler için bir hukuku oluşmuştur. “Mati ve Hit isimli hünsa[19] bir çift’in Hz Peygamber döneminde “la ilahe illallah dedikleri için” toplumun bir parçası olmasına izin verilmiş, hatta tüm ilmihallerde mescid saf düzeninde kadınların arkasına konumlandırılmışlardır. Çift cinsiyetli olmaları fizyolojik olarak görünmeyen fakat kadınsı davranışlar sergileyen, muhannesler de “fuhşa ve zinaya yönelmedikçe dokunulmamıştır, Hayrettin Karaman”[20] Bu durumun dönemin tıbbı imkânlarının sınırlarıyla anlaşılması gerekir. Zira günümüzde kişinin kendisini tam olarak ne hissettiği ve tercihi doğrultusunda psikolojik, farmakolojik ve cerrahi imkânlarla biçimlendirilmesi mümkündür.

Muhanneslerin[21] durumu ise hem kendileri hem de toplum için, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde çok sorun olmamakla birlikte ergenlik, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde sorun olmaktadır. Bugün özellikle de İslam toplumlarında sorun bunların cinsiyetlerinin ne olduğundan ziyade cinsel yaşamlarını nasıl düzenleyecekleriyle ilgilidir. Hayrettin Karaman hocanın “fuhşa ve zinaya yönelmedikçe dokunulmamıştır” ifadesi İslam toplumunda yaşam garantileri açısından önemli olsa da “cinsel yaşamlarını nasıl sürdürecekleriyle ilgili İslam nazarından bir çözüm sunmamaktadır. Cinsel yaşamın ademe mahkum edilmesi bir hukuk nizamı için düşünülemeyeceği için kadim İslam toplumlarında muhanneslerin cinsel yaşamları ciddi bir çalışmayı zorunlu kılmaktadır. Bu cihetten vahyin ve nebevi sünnetin ışığında kadın erkek, muhanneslerin durumu ayrım yapılmaksızın Nisa Suresi 15 ve 16. ayeti kerimelerdeki “fuhuş/zina” hükümlerine sokularak yaptırım öngörülmesi çok isabetli görünmüyor. Zina, erkek ve kadın bir çiftin “nikâh dışında cinsel temasta” bulunması olduğuna, hünsaların da seçim yaparak, “birlikte yaşamalarına izin verildiğine”[22] göre, oluş nedeni ne olursa olsun kendini görünen biyolojik cinsiyetin dışında hisseden muhanneslerin cinsel yaşamları konusunda “seçim hakları” neden tanınmasın? İran İslâm Cumhuriyetinde muhannesler durumlarını önce tıbben tespit ettirip, sonra bir ayetullahtan da fetva alarak iki cinsten birini tercih etmesi uygulanmaktadır. Bu Müslümanlar için zorunlu görünmektedir. İslam toplumu içinde yaşayan Gayri Müslimlerin özel yaşam alanları “birinci dereceden akrabaların nikâhını” dahi kabul etmektedir.[23] Çözüm üretilmemesi sorunu durdurmadığı gibi çoğalmasını da önlememektedir.

Akıl ve izan sahibi hiç kimse adi ya da toplumsal hiçbir sorunu neden sonuç ilişkilerine bakmaksızın ve hakkaniyete uygun olmaksızın yargılamaz. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı kitabında son derce derin bir vukufiyetle sorduğu “taşı cama fırlatanı mı, yoksa taşı mı yargılarsınız” sorusu halâ yakıcı gerçekliğini korumaktadır.

Bütün bunlara sessiz kalarak Lût kavminde olduğu gibi “iyiliği emredip, kötülükten sakındırma” farizasını terk edip evlerinde ibadetle meşgul olan Müslümanlar” gibi mücrimleri sessizliğimizle destekleyerek helâk olmayı mı bekleyeceğiz? Günahı ortaya çıkaran mekânizmayı mı yoksa günahkârları mı taşlayacağız? Toplumlarda “fuhşun artmasını isteyen ve ondan yararlanan” bunun için “finans” sağlayan hedonist ahlaksızlıkla mücadele bu “fuhuş” türünden geçinen/zorunda kalanlara ne olacağından öncelikli olsa gerek!

Kaldı ki yukarıda yeterli olmasa da epeyce söz ettiğimiz boyutlarıyla mesele ancak, iki cinsin hem kendi için de hem de karşılıklı olarak içinde olduğu, biyolojik, genetik, kültürel, ekonomik ve politik hatta antropolojik ciddi araştırmaların tevhidiyle konuşulabilir. Yoksa sözlerimizle -Allah’ı kandıramayacağımıza- göre kendimizi ve toplumu kandırmaktan öteye gidemeyiz. Bu analitik ve hoşgörülü yaklaşımları içselleştirmezsek de hem hâkim haksızlıklara alet olur hem de toplumsal sorunlarımızı çözemeyiz. Bir şekilde kendini biyolojik cinsiyetinin dışında hissedenlerin “tercihlerini” netleştiremez diğer yandan açıklığı kaybeder çocuklarımızı karanlığa mahkûm ederiz. Bu bağlamda Türk Pop şarkıcısı Tarkan’ın yaşamıyla ilgili söyledikleri ve tecrübeleri konuya ciddi ışık tutacak niteliktedir. Tarkan, “…çok açıkça söyleyebilirim, zaman zaman hayatımda kendimle ilgili, emin olmadığım taraflar oldu. Çok derin buhranlar yaşadım, kafam çok karışmıştı kendimle ilgili, bu konularla ilgili. Kendimi bulmaya çalışıyordum. Geçmişime dönüp baktığımda, bütün bunların çocukluğumla ilgili olduğunu anladım. Tek tek yaralarımı sarıp iyileştirmeye karar verdim. Beş senedir psikoloğa gidiyorum ve yeniden doğduğumu hissediyorum”[24] diyor.

İnsan her alan ve aşamada kimlik oluşturan bir varlıktır. Kimlik ve kişiliğini yaşamı içinde olgunlaştırmaktadır. Farklı alanlarda kendimize hak gördüğümüz bu süreci, cinsiyet ve cinsellik konularında karmaşa yaşayan insanlardan esirgeyemeyiz. Topluma ve devlete bu insanların sorunlarını netleştirip, tercihlerini yapmaları konusunda hikmetle, bilimle, merhamet ve saygıyla yaklaşma zorunluluğu ortadadır…

[1] “Dedi ki: 'Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.' Sâd Suresi 76”

[2] Michel Foucault, Deliliğin Tarihi, Thomas Szasz, Deliliğin İmali.

[3] Fuat Uğur, Türkiye Gazetesi, 14.03.2020, https://m.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/fuat-ugur/612670.aspx

[4] Kai Wessel yönetmen, Ağustosta Sis (2016), Oyuncular; Fritzi Haberlandt, Ivo Pietzcker, Sebastian Koch, Thomas Schubert, https://www.fullhdfilmizlesene.com/savas-filmleri-izle/agustosta-sis-nebel-im-august/

[5] Eşcinselliği, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an yasaklıyor. Modern Batı Hukuku'da 1970'lere kadar yasaklıyordu...

Modern Bilimin verilerine göre; 1- Başlarda bazı maymun çeşitlerinde eşcinselliğin olduğu zannedilse de yine modern bilimin verileriyle öyle olmadığı anlaşıldı. Hiç bir hayvan türünde eşcinsellik yok...

2- 18 ve 19. Asırda dünyanın farklı yerlerinde yaşayan, ilkel kabilelerde yapılan araştırmalar göstermiştir ki hiç bir ilkel kabilede eşcinsellik ve ensest yok. 3- Antik Yunan, Roma, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlıda varken Germenler de ve Ortaçağ öncesi paganist Avrupa'da ve komün hayatı yaşayan göçebelerde yok.

Sonuç olarak;

1- Eşcinselliğin genetik olduğu bilgisi yanlış,

2- Eşcinselliğin ekonomik paylaşım ve yoksulluk ilişkisiyle, siyasi egemenlik ve baskıyla alakası olduğu kesin.

3- Modern çağda arttığına göre,

a-Ulus devletler, otoriterizm, totaliterizm, kültür, din ve inaçlara karşı baskı artırmıştır.

b-Pozitivizm bunları beslemiştir.

c-Kapitalizm artırmaktadır.

[6] Fuat Uğur, Türkiye Gazetesi, 14.03.2020, https://m.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/fuat-ugur/612670.aspx

[7] Bakara Suresi 205. Ayet tercümesi, “Bir işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu sopu helak etmek için uğraşır. Allah'sa fesadı sevmez.”

[8] “Onlar (ellerine güç geçince) yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Bakara Suresi 205”

[9] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/beyoglu-emniyet-mudur-yardimcisi-tezi-icin-70-travestiyle-yuzyuze-konustu-38422084

[10] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/beyoglu-emniyet-mudur-yardimcisi-tezi-icin-70-travestiyle-yuzyuze-konustu-38422084

[11] Judith Butler, Cinsiyet Belası, https://www.facebook.com/watch/?v=1138055289584173

[12] Genel Biyoloji, Komisyon, MEB Yayınları, 1979

[13] Judith Butler, Cinsiyet Belası, Metis Yayınları, 2008, https://www.facebook.com/watch/?v=1138055289584173

[14]https://www.milligazete.com.tr/haber/5078757/istanbul-sozlesmesini-onaylamayan-11-ulke

[15] http://www.e-ijer.com/tr/download/article-file/310185

[16] https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/dunya-gittikce-kisirlasiyor-erkeklerde-sperm-sayisi-azaliyor-40014714#:~:text=D%C3%BCnya%20Sa%C4%9Fl%C4%B1k%20%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC%20(DS%C3%96)%2C,%C3%BCreme%20sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20a%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan%20yeterli%20bulunuyor.

[17] https://www.ntv.com.tr/saglik/sperm-sayisi-120-milyondan-15-milyona-dustu,gIbHiUiNu0ad4CCl1b9g9Q

[18]https://www.haberturk.com/polemik/haber/176861-asiri-capkinlar-gizli-escinsel-cikabilir

[19] Fizyolojik olarak çift cinsiyet organlarıyla doğan.

[20] https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/modernistlerin-marifeti-2-2022256

[21] Biyolojik olarak erkek doğsa da kadınsı davranışlar gösternler.

[22] https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/modernistlerin-marifeti-2-2022256

[23] Ebu Hanife, Kitabü’l Hidaye, Hayrettin Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku Cilt.3

[24] https://www.hurriyet.com.tr/tarkan-escinsel-degilim-hicbir-zaman-da-olmadim-4167828

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Köse - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.