Tahakküm ilişkileri dışında bir Müslümanlığın imkânı

Doğa çıplaktır, yalındır. Onun endirekt olmayan bir yapısı vardır. Söylemek istediği şeyi dolambaçlı yollara girmeden, doğrudan söyler. Göründüğü gibidir, nasılsa öyledir. Tam da bu nedenle fiziki yasalar ve doğayı inceleyen diğer bilimlerin araçlarıyla ölçülmesi, anlaşılması ve kavranması mümkündür. Elbette doğada da görünenin arkasında görünmeyen, bilinenin arkasında bilinmeyen vardır; ancak bu bilinmeyenin keşfi, eldeki ölçüm aygıtlarının geliştirilmesiyle, derinleştirilmesiyle mümkündür. Örneğin gözün göremeyeceği küçüklükteki mikrop ya da virüslerin tespiti ve gözlemlenmesi, eldeki yetersiz mikroskopların ve görme aletlerinin daha da geliştirilmesiyle mümkündür. Bunu atom ve molükellere hatta maddenin en küçük birimine kadar indirmek mümkündür.

Ancak toplumsal yasalar böyle değildir. Toplumsal yasalar, hem sahip olduğu toplumsal koşulların kesinlik arz etmemesi boyutuyla hem de kendilerini görünenin arkasına gizlemeleri dolayımıyla doğa yasalarından ayrışır. Doğa çıplaktır, kurgulanmış olmayandır. Toplum ise kurgusaldır. Kurgusal olanı kurgulayan bir takım kurgusal aktörler varsa, kurgulayan aktörün yahut aktörlerin mutlaka bir hedefi olmalıdır. Toplumsal olay ve olgularda bize yansıyan görünümler, sadece sonuçlardan ibaret olduğu için bazen gerçek ilişkileri kamufle etme ve meşrulaştırma işlevi gördüklerinden zaman zaman yanıltıcı da olabilirler.

O nedenle toplumsal ilişkilerin ve işlevlerin arka planına ışık tutmak, toplumsal gerçekliği bütün çıplaklığıyla ortaya koymanın tek yoludur. Bunun yerine, toplumsal görünümleri analiz etmekle iktifa etmekse, buzdağının sadece görünen kısmını ortaya koymaktan başka bir şey değildir. Buzdağının geri kalan kısmı, her zaman su üzerindekinden büyüktür. Toplumsal ilişkilerde görünene odaklanmak aslında kasıtlı olarak yapılan bir eylem değilse, yüzeysel bir bilgi ve yorum düzeyiyle yetinmek demektir. Kasıtlıysa manipülasyondur.

İdeoloji de tıpkı deneysel pozitivim gibi tahakküm ilişkilerini gözlerden kaçıran, ona meşruiyet kazandıran bir açıklama biçimidir. O yüzden pozitivizm, eleştirel teoriye göre bir ideolojidir yani gerçekleri kamufle eder. Devlet ve toplumu gerçek anlamda yöneten güç sahiplerini perdeleyen bütün “izm”ler ve hatta bilimsel açıklama modelleri bu çerçevede yanlış bilinç yaratılmasına yol açan bir düşünce biçimidir. Tahakküm ilişkilerinin savunuculuğunu yapan, statükoya sahip çıkan izm’ler -ister milliyetçilik ister din isterse sosyalizm adına yapılsın- topluma ilişkin çarpıtılmış görüntülerden başka bir şey ortaya koyamaz. Adorno’nun da içinde bulunduğu Eleştirel Teori’nin düşünceleri bunlar. Kısaca özetlemeye çalıştım. Buradan kendi toplumlarımıza gelirsek...

Bizim toplumlarımız için de benzeri durumlar geçerlidir. Hiç bir politik sistem güç ve hegemonya ilişkilerinden azade değildir. Ancak bu, Marksizmin savunduğu gibi her zaman ve sadece ekonomik eksende gerçekleşmez. Elbette hakim ideoloji, ekonomik olarak kendini tahkim etmek ister ve sermayeye bigâne kalamaz ancak ezen ezilen ilişkisi her zaman ekonomi odaklı gerçekleşmez. Bazen ezilen bir düşünce biçimidir, dindir, akımdır, bazen bir kimliktir, bazen bir bölge ya da coğrafyadır. Ezen ezilen ilişkisinin dışavurumu bazen yatay olarak gerçekleşebileceği gibi zaman zaman da dikey olarak da gerçekleşir.

Tarihin bir döneminde nasıl ki Batı’daki tahakküm ilişkileri teorik olarak ortaya konulmaya çalışdıysa ve bunun toplumsal görünümlerinin arkasındaki hegemonya ilişkileri gözler önüne serilme hedeflendiyse aynı şeyin kendi coğrafyamızda da yapılması, bizim kendimize özgü hegemonya biçimlerinin ifşa edilerek bununla mücadele edilmesi gerekmektedir.

İşe, isterseniz ezilenlere en duyarlı toplumsal yapı olduğunu düşündüğümüz Müslümanlık olgusundan hareketle başlayalım. Müslümanlık sömürgeciliğe karşı mücadelesiyle aslında buna talip olmuş bir mücadele formudur.

Peki, eleştirel bir düşünce olarak İslamcılığın ve İslami hareketlerin mevcut tahakküm ilişkilerini perdeleyen statüko karşısındaki durumu nedir ve tahakküm ilişkilerini kamufle etmeyen, onu meşrulaştırmayan ve onunla birlikte yol almayan bir İslamcılık mümkün müdür?

Bunun mümkün olup olmadığına kanaat getirmek için öncelikle ülkemizdeki tahakküm ilişkilerinin açıkça ortaya konması gerekir. Nedir bu ilişki biçimleri?

1. Etnik ayrımcılık, milliyetçilik, şövenizm: Bu sorun, kimlik üzerinden tahakkümün doğrudan bir ifadesidir. Cumhuriyet tarihi boyunca dışlanan bir kimlik, kendini dışlayan güçlere karşı mücadele etmiş, bu mücadele çelişkili bir biçimde bir taraftan Türkiye’deki karanlık güçlerin tarih sahnesine daha aktif bir şekilde çıkmasına yol açarken öte yandan da bu güçlerin tarihsel mağlubiyetlerinin ardından bir demokratikleşmeye de alan açmıştır. Türkiye’deki ırkçı, şövenist ve milliyetçi maskelerin arkasında gizlenen tahakküm biçimlerinin dağılması, bir daha bu ülkede söz sahibi olmayacak bir biçimde tarihin mezarlığına gömülmesi, büyük ölçüde Kürt sorununda devletten bağımsız, özgürce düşünebilen, hakkaniyet ve adalet eksenli bir İslami düşünce mensuplarının önce bu yaklaşımı hazmetmesi, ardından bunun gereğini yapmasıyla mümkün olacaktır.

2. Sermaye tahakkümü ve Sosyal adalet:  Sosyal ve ekonomik adaleti gerçekleştirme gibi bir kaygının en düşük düzeyde gerçekleştiği, kalkınma ve gelişme arzusunun herşeyi bastırdığı bir dünyada yaşıyoruz. Peygamber (s.a.v) döneminde de belki sosyal ve ekonoik adalet nihai anlamda mümkün olmamıştı. Ancak İslam, sosyal adaletin fitilini tutuşturmuş ve köle azad etmekten, infaka kadar birçok önleme başvurarak eşitsizlikleri ve adaletsiz uygulamaları tedrici bir şekilde izale edecek bir sistem kurmanın kaygısını gütmüştü. O dönemle kıyaslanamayacak düzeyde sosyal ve ekonomik adaletsizliğin revaç bulduğu çağımızda eşitsizlik her türlü tasavvurun ötesine geçmiş ve tarihte hiç olmadığı kadar derinleştirmiştir.

Ülkemiz açısından duruma bakılacak olursa Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yıllardır aynı sermaye yapısının topluma hakim durumda olduğu görülmekte. Çözüm aynı kişilerin sermayeyi ellerinde bulundurmalarına mani olmaktan mı yoksa sermaye yapısının daha adaletli bir şekilde dağılım göstermesinden mi geçiyor? Buna ilişkin yanıt, İslam düşüncesinin kapitalizm, sosyal ve ekonomik adalet, gelir dağılımı gibi konularındaki düşüncelerini de aydınlatacaktır. Adaleti eksene alan )Bkz. Sad/26, Nisa/58, Nisa/135, Maide/8) bir vahyin temsilcilerinin sermaye ve gelir dağılım konusunda nasıl bir tavır alacağı ve mücadelede hangi kesimlerle birlikte hareket edeceği bellidir. Ezilenler, yeryüzünün neresinde olursa olsun Müslümanların nihai ve vazgeçilmez müttefikidir.

3. Emperyalizm, ABD ve NATO ilişkileri: Emperyalizm de tahakküm ilişkilerinin uluslararası alana taşınmış halidir. Bu yönüyle bakıldığında sadece kapitalizmin ulaştığı en son aşama değil aynı zamanda Müslüman toplumlardaki tahakküm biçimlerini sürdürmenin de bir garantisidir. Zira bizdeki adaletsizlikler ve hak ihlallerinin kaynağı, büyük ölçüde meşruiyetin küresel güçlerin onayını kazanma gayretinin çeşitli tezahürlerinden kaynaklanmaktadır. Emperyalist sistem, uluslarararası alanda kurmuş olduğu mekanizmaların fonksiyon icra ettiği ölçüde işlerlik kazandığını bildiğinden, tek tek ulus devletlerin bu sisteme intibak etmesini sağlamaya çalışır, ulus devletler de en azından bu sistemle çelişmekten kaçınır. Öyleyse şiddetin ve adaletsizliğin kaynağı uluslararası statüko ile tek tek ulus-devlet sistemlerinin istikrarı birbirine koşuttur. Birine muhalefet etmeden diğerine edilmez ancak Müslüman toplumun esas itirazı uluslararası statükoya ve küresel güçleredir, mevcut ulus yapısına yönelik itirazsa büyük ölçüde bu ilişkiler ağına girmek için gönüllü olmasından, uluslararası sistemdeki mevcut haksızlıkları içeriye taşımaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. 21. yüzyıldaki uluslararası sistem incelendiğinde kurucu aktörlerin ABD, NATO ile AB ülkelerinin oluşturduğu Kuzey ülkeleri olduğu görülür. Dolayısıyla bu yapılara yönelik bir itirazı bulunmayan toplumların Müslüman/İslami kimliğinin de ciddi olarak sorgulanması gerekir. Mezkûr kurucu aktörlerin dışında da mutlaka zalim devletler, hegemonik güçler elbette vardır ancak ana ekseni oluşturan üçler bunlar değildir.

Kapitalizm : “İnsanın değersizleşmesi, totalitarizm bireyleri “fuzuli varlıklar”a indirgemeden evvel başlamıştı bile; modern devlet bireyleri ordular ve fabrikalarda birbirinin yerine geçebilecek, komutları anlayıp yerine getirebilecek, standardize edilmiş bireyler haline getirmekte mahirdi.” (Arendt, 2014).

Kapitalizmin gelişimi, yalnızlaşan, geleneklerinden kopan insanoğlunun değersizleşmesiyle birlikte ortaya çıktı. Nasıl ki kendi doğallığından ve yaşam alanından koparılan bitki yaşayamazsa insanoğlu da kendi tabii evreninden uzaklaştırılarak, insanlığına yabancılaştırıldı. Buna karşı mücadele etmek isteyen her düşünce yabancılaştırmanın en zirve noktası olan kapitalizmle de hesaplaşmak durumundadır.  

4. Sekülerleşme ve Tüketim kültürü:  Sekülerleşmenin temelinde “dünyanın büyüden arınması” olduğunu ifade eden Weber, rasyonelleşmenin ortaya çıkışıyla birlikte insanların büyü, tılsım, animistik ruhların dünyadan kovulmasının yanında Tanrı ve insanı ayırmıştır. Dünya böylece, kutsallığından arındırılmış, insanların üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabileceği bir alan haline gelmiştir.  İşte hassas nokta burasıdır. Herşeyin insan için olduğu şeklindeki düşünceyi bizlere dayatan Kartezyen düşüncenin ulaştığı son, insanın doğa üzerindeki tam bir egemenliğidir. Dünyevileşmeyle birlikte düşünüldüğünde sekülerleşme bizi, tabiatın bütünüyle ele geçirilmesi ve dilenildiği gibi tasarrufta bulunulması algısının eşliğinde, tüketim kültürüne götürmektedir.

Sekülerizm büyük bir kararlılık ve kesinlikle dinin, mutlak değerlerin, gaybiyat dediğimiz metafizik alana tekabül eden değerlerin nötralize edilmesine/dünya hayatından tamamen çıkartılmasına çalışır. Bu bakış açısından evrenin maddi boyutuna yoğunlaşan bir teori dallanıp budaklanır, ve maddenin bilgisi/materyalist bilgi alakın ve insanın biricik kaynağı haline geliverir. Böylece insan ve evrene ruhi değil maddi unsurlar hakim olur.

Yukarıda çerçevesi çizilen Aydınlanma düşüncesine uygun olarak neşet eden bu yaklaşımın ahlak felsefesi de pragmatist ve yararcıdır. Bu ahlak anlayışına göre iyi ve ahlaki olan şey tamamen insanın mutlu olmasını imkân tanıyan şeydir. Bu çerçevede ahlakın erdem ya da manevi gereksinimlerle bir ilişkisi yoktur. Temel odak noktası lezzet ve menfaattir. Ayrıca Hayır ve şer/iyilik ve kötülük tamamen maddi ve niceliksel bir şekilde tarif edilir. İnsanlık ve evren için iyilik/hayır, mümkün olan en çok sayıda insanı mutlu kılan, lezzetlerden payını almasını sağlayan şeydir. Şer de bunun tam tersidir, ani acıya ve zarar neden olan şeydir. İnsan duyguları maddenin hareketinden başka bir şey değildir. Meta düşünceler ve nihai ahlaki sorular yoktur. Bütün işler, maddi, göreli ve değişkendir.

Müslüman bir toplumun, üyesi olduğu varsayılan dindar insanların, sekülerizmi kabul etmedikleri halde tüketim kültürüne meftun olmaları, sürekli reklam seyrederek onun iğvasına kendilerini kaptırmaları, işten eve evden işe arabayla gidip geldikten sonra kendilerini hazır yiyecek lokantasına atmaları, meşhur şarkıcıların ya da film akrtislerinin haberlerini veren magazin programlarını seyretmeleri, zamanlarının önemli bir bölümünü iyiliğe, hayra ya da fakir insanların sorunlarına ayırmak yerine alışverişe, lükse ve tüketime ayırmaları onların sekülerizmden yeterince pay aldıklarını gösterir. (Mesiri, 2005). Dolayısıyla bir toplumu Müslüman yapan şey, tüketim kültürü ve dünyevileşmeye karşı mücadele etmesidir.

Onlar boş şeylerden yüz çevirirler (Müminun, 3).

Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir (Enam, 32).

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İslam Özkan - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.