Aman uçuruma dikkat!

Mülteci krizi başladığından bu yana Suriye’deki iç savaşın en büyük destekçisi konumunda olan, Suriye Büyükelçiliğini herkesten önce kapatan, çoğu tekfirci yapılardan oluşan muhalif gruplara para ve silah yağdıran Körfez ülkeleri, şimdi kendilerinin bu sorumsuz siyaseti yüzünden evsiz barksız yurtsuz kalan Suriyelileri konuk etmeye yanaşmıyor.

Bu işler hep böyledir... Önce fitne ateşini körükleyenler, ateşi harlamaya çalışanlar işler sarpa sarıp olay çığrından çıkmaya başlayınca ortalıktan kaybolur, yaptıklarının sorumluluğunu üslenmeye yanaşmazlar. Sorumluluğun yerine getirilmesi bir kenara, yıllarca para akıttıkları ve silahlarla donattıkları müttefiklerini, jeopolitik koşullar, yeni dengelerin oluşması, siyasi koşulların değişmesi gibi bir takım mazeretlerle satarak yeri geldiğinde Esad’la kol kola bile girmekte beis görmezler. Olan büyük bir dava heyecanıyla olaylara kendini kaptıran ve uluslararası güçlerin oyuncağı haline gelenlere olur.

Şimdi ise savaştan kaçan, binbir umutla geldikleri ülkelerde de insani yaşam koşullarını bir türlü yakalayamayan milyonlarca Suriyeli mülteci, Avrupa kapılarında perişan bir halde ancak kimsenin umurunda değil.  

Şüphesiz, Türkiye gibi ülkeleri kışkırtan ABD, Avrupa ülkeleri Suriye meselesinde baş sorumlu ama meselenin bu noktaya gelmesinde en fazla kullanılan, istismar edilen ve başkalarının maşası haline gelen taraf Türkiye ve onun muhafazakâr iktidarı AK Parti.. Nadide ülkemizin en maceraperest teorisyeni Davutoğlu, muhtemelen ABD ve Körfez ülkeleri tarafından yapılan vaadlerin de etkisiyle Suriye bataklığına girmemize ön ayak oldu.  ABD’nin sırt sıvazlaması, “yürü koçum kim tutar seni”  kabilinden sözler, anlaşılan bizimkileri oldukça cuş-u huruşa getirmiş olacak ki,  büyük bir heyecanla Arap-İslam coğrafyasının içinde buldular kendilerini.

Tabi o dönemi de iyi hatırlamak gerekiyor, tam da Türkiye’nin başarı üzerine başarı kazandığı, dış politikasının ve sıfır sorun siyasetinin bütün taraflarca takdir edildiği, Türkiye’nin bütün Arap-İslam coğrafyasına model olarak sunulduğu bir süreçti o süreç.

Irak’ta iktidarla muhalefet arasında, Filistin’de el Fetih’le Hamas, el Fetih’le İsrail arasında, bölgede Suriye-İsrail arasında Lübnan’da belki de bütün taraflar arasında arabuluculuk yapan, bölgede çatışmaların azaltılmasını hedefleyen, ülke barışının ön koşulunun bölge barışı olduğuna inanan ve bu uğurda ciddi ciddi gayret gösteren, mekik diplomasisiyle gecesini gündüzüne katan bir ülkeydi Türkiye ve onun AK Partili yöneticileri... Türkiye’nin fiyakasının bozulduğu ve karizmasının çizildiği Arap isyanları süreci öncesi dönemde hava işte böyle iyimser, ortam oldukça teşvik edici ve koşullar oldukça elverişliydi.

Bölgede fırtına gibi esen Arap isyanları sürecine özgüveni zirvede, ekonomisi hızla büyüyen ve her açıdan göstergelerin en iyi durumda olduğu bir dönemde yakalandık. Belki bu kadar iyimser bir havanın hâkim olduğu koşullar yerine, gereksiz yere özgüven patlamasına neden olan süreç yaşanmasaydı belki de Türkiye, Suriye konusunda daha dengeli bir yaklaşım sergiler, iyi hesap edilmemiş politik atraksiyonlar ya da tehdit edici açıklamalar yerine daha itinalı ve ihtiyatlı bir dış politik tutum ortaya koyabilirdi. Bunu takdir-i ilahi olarak görmek yerine (ki yaşadığımız herşey takdiri ilahinin bir sonucudur) yapılan hataların tekerrür etmemesi için meselenin gerçek nedenlerine eğilinmesi gerekiyor.  Hatalar gözden geçirilmediği sürece Arap-İslam coğrafyasında burnumuzun bundan sonra da sürtülme ihtimali oldukça yüksek.

Burada bir parantez açarak bizimkilerin bu kadar kolay tava gelişine değinmeli diye düşünüyorum, burası önemli bir nokta, şayet burası çözülürse belki çözümün ip ucunu yakalama şansımız olacak.. Yöneticilerimizin bu kadar kolay gaza gelişleri neyle açıklanabilir bilmiyorum, saflıkla mı, övgüye mazhar olmanın dayanılmaz hafifliğiyle mi, iktidara ve güce aç bir ruh haliyle mi yoksa yıllarca baskıya maruz kalmış olmanın getirdiği ezik psikolojisiyle mi? Buna tarihçiler ve piskologlar yanıt arasın, biz konumuza dönelim.

Ne demiştik, günahın büyüğü Türkiye’nin...

Türkiye ateşle oynadı, tekfirci grupları destekledi, sınırını silahlı gruplara sonuna kadar açtı, bu konuda ABD ile iş tutma noktasında bir beis görmedi. Bu nedenle de muhalif grupları destekleyenler içerisinde en hamasi ve en maceraperest olan Türkiye’nin ödediği bedel çok büyük. Bu işe milyarlarca dolar harcayan Körfez ülkeleri sadece bir kaç milyar dolardan oldu. Başka da kaybettiği bir şey yok. Yarın yeni bir organizasyonla taraflar bir araya geldiğinde Körfez ülkeleri “bir hata yaptık” deyip işin içinden sıyrılabilirler. Ancak Türkiye’ne o kadar kolay sıyrılma şansı görünmüyor. Zira, Türkiye öylesine futursuzca ve sonuçlarını düşünmeden Suriye işine daldı ki,  dışardan görenler devletin bir hesabı olduğunu ve bu eyleminin sonuçlarının iyi ölçülüp biçildiğini düşündü. Hâlbuki ne Türkiye’yi yönetenler ne de Suriye’deki istikrarı bozmaya yeminli olanlar, Beşşar Esat yönetiminin bu denli dayanıklı çıkacağını tahmin etmiyordu. Bunun nedeninin ise Suriye yönetiminin içinde bulunduğu ittifak yapısını küçümsemeleri ve bölgeyi iyi analiz edememeleri olduğu gayet açık.

Körfez ülkeleri, çöllerinde bol miktarda bulunan petrol gelirleriyle kolaylıkla telafi edebilecekleri bir kaç milyar dolarını kaybetti, peki bizim kaybettiklerimiz gerçekten telafi edilebilir mi? Ya da soruyu şöyle soralım, Türkiye’nin herhangi bir kazancı var mı?

Bakalım var mı?

1.  Türkiye’nin silahlı tekfirci grupları desteklemesiyle Suriye’de ortaya çıkan de facto durumla birlikte Surie’de bir çok bölgede özellikle de Türkiye’nin sınırına yakın bölgelerde müthiş bir otorite boşluğu oluştu.

2.  Bu bölgelerde yaşayan insanlar IŞID ve Nusra gibi grupların saldırılarına maruz kalınca son derece doğal ve spontane bir şekilde kendilerini savunmaya geçti.

3.  AK Parti iktidarı, gerek Beşşar Esad’ı devirebilsinler gerekse yeni oluşmaya başlayan Kürt siyasi entitesini ortadan kaldırarak Türkiye’ye tehdit olmaktan çıkartsınlar diye IŞID’ı ve Nusra’yı destekledi.

4.  Süreç Türkiye’nin hesaplarını alt üst ederek gelişti. Önce Kürt güçleri Nusra ve IŞID’a karşı oldukça başarılı bir savaş verdiler, ardından IŞID ve Nusra’ya karşı mücadele edebilecek potansiyele sahip olduklarını göstererek ABD’yi yanlarına çektiler. Bu durum stratejik dengeleri ve Türkiye’nin hayalperest çizgisinin bütün hesaplarını alt üst etti,  YPG önderliğindeki Kürt hareketi uluslararası platformda büyük bir prestij kazanırken NATO müttefiki-ABD dostu Türkiye, İncirlik üslerini açması, ABD ile Suriye konusundaki işbirliğinin artması noktasında açığa çıkan bütün çabalara rağmen YPG-ABD yakınlaşmasına engel olamadı.

5.  Kobani meselesiyle ortaya çıkan süreçte Türkiye güneyinde kendisine düşman, mevhum bir Kürt Devleti tehlikesi yarattı. Sonuçta Türkiyemiz, güzide iktidarımız sadece kendi sınırında yine kendi zoraki tehdit algısıyla kendisine düşman bir siyasal entite oluşmasına neden olurken öte taraftan bu vetire, barış sürecini örseleyen ve sonuçta ona öldürücü darbeyi indiren olaylar dizisinin işaret fişeği oldu.

6.  Türkiye Beşşar Esad’ın devrilmesi noktasında bütünüyle komplekse dönüşen ısrarıyla uluslararası ölçekte sorunlara çözüm bulan değil, sorunları büyüten bir ülke konumuna geldi, dış politikasındaki hatalarıyla kendi tabanında bile bir tartışma yarattı.

7.  Kobani meselesi, Kürt sorununda inkârcı yaklaşıma yeniden dönüş gibi hataların yanı sıra İran ve Şii düşmanlığıyla katmerleşmiş bir mezhepçilik sosu dış politika bulamacına katılmaya çalışılınca, taban da buna tepki gösterdi ve Suriye politikalarından memnun olmayan Türk ve Kürt seçmen AK Parti gemisini birer birer terk etmeye başladılar.

Evet hikâye bu… Burada bir kazanç görüyorsa bizim siyasi elitler, politikalarına aynen devam etsinler, aman uçuruma dikkat...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İslam Özkan - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.