“Arzularını İlahlaştıranlar”

İbadetin en kestirme tanımı olan kulluk; namaz, oruç, zikir gibi akla ilk gelenlerden çok daha fazlasını ifade eder. Sadece kişinin iç dünyasını düzenlemekle kalmaz, toplumsal hayatın tüm alanlarının şekillenmesine de derinlemesine etki eder.

Kulluk deyince zorunlu olarak bir yaratıcının varlığından ve egemenliğinden söz etmiş oluyoruz. Yaratıcının Allah olduğuna inanan ve ona kul olmaya karar veren, belirsizliklerden uzaklaşmış olarak neye inanacağına karar vermiş olur. Yaşadığı dünya ve ölüm sonrasına ait bir öngörüye sahip olur. Kitap ve Peygamber gibi nerede ne yapacağını bildiren çok güçlü iki kılavuz eşliğinde hayatını sürdürme imkânı elde eder.

İnanmayanlar ise, böylesine önemli ve her konuyu kapsayan iki imkândan yoksun olarak yollarını seçmek durumundadırlar. Başvuracakları yegâne kaynak ve seçenek; yetersiz, belirsiz, sınırlı ve kısıtlı olan akıldır.  İster istemez tek seçenek olan akla göre bir tanrı tasavvuru ve yaşam programı geliştirmek durumundadırlar. Ya da başkalarının akıl ve arzularına göre din olarak ortaya koyduklarına tabi olmayı seçebilirler. Bu da insanın akıl ve arzularının yönetip yönlendirdiği bir çerçevede hareket etmesi, yani, akıl ve arzuların putlaştırılmasından başka bir şey değildir.

Tarihin bütün dönemlerinde karşılaşılan bu örneklerin çok daha fazlasına özellikleri nedeniyle günümüz dünyasında rastlanıyor. Çeşitliliği çok artmış olan güçlerden birini ele geçirdiği için bir tür ilahlık taslayanların ve bağlılarının sayısı büyük artış göstermiş bulunuyor. İnsanın zaaflarını, çaresizliğini, güçsüzlüğünü; en önemlisi, ölümlü olduğunu göz ardı ederek tanrılaşmak için çabalıyorlar. Futbol ya da müzik ilahı gibi günümüze ait tanımlamaların Yunan mitolojisinin şarap ve eğlence tanrısı Dionisos, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit, Bilgelik ve Savaş tanrısı Athena’dan çok farklı olmadığını hatırlamalıyız.

Gerçekte kadim gelenekle modern aklın ürettikleri arasında değişen çok fazla bir şey olduğu söylenemez. Şekil ve form değişikliği ile tarih tekerrür ediyor denilebilir. Görünen o ki; mitolojideki tanrıların çağdaş sürümleri farklı adlarla varlığını sürdürüyor. Akıl ve arzuların kaynaklık ettiği çok tanrılı inanç sistemi her dönemde olduğu gibi günümüzde de yaşıyor.

İlk insanla birlikte var olan ve her dönem dinin ortak adı olan İslam’ı içten yıpratarak kimliğini zedeleyen ikinci bir kategori var ki birincisinden farklı bir boyutta aşılması çok güç sorunlara yol açmaktadır. Eşitliği esas alan İslam’a rağmen Müslümanlar arasında sınıflı toplumlardakinin benzeri bir din adamları sınıfı oluşmuş bulunmaktadır. Hâlbuki bizzat Kuran; geçmiş toplumlarda dinin tahrifine kadar varan bu uygulamanın yol açtığı risk ve tehlikelerden söz ederek Müslümanların dikkatini çekiyor. Bununla; aynı yanlışa diğerleri gibi son ümmetin de düşme ihtimaline karşı Müslümanları uyanık davranmaya çağırıyor.

Müslüman olduğu halde İslam’ı arzularına hizmet aracı haline getiren ve Müslüman toplumlarda geniş kitleleri kontrol eden bir takım gruplar bilerek veya bilmeyerek bu misyonu üstlenmiş görünüyorlar. Bidat ve hurafeleri öne çıkararak bir yandan tahrife zemin hazırlıyorlar. Diğer yandan, temel kaynaklardaki kimi hüküm ve tavsiyeleri zorlama yorumlarla kişisel otorite ve statülerine gerekçe haline getiriyorlar. Böylece; Kuran’ın veciz ifadesiyle “arzularını ilahlaştıranlar” arasında yer almış oluyorlar. Kuran, yalın ve açık üslubuyla bu durumu şöyle açıklıyor:

“Kendi arzularını ilah edineni gördün mü? Onun yerini sen mi üzerine alacaksın”(Furkan 34).

“Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler…”, “Ey iman edenler! Bilin ki, hahamların, rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızca yiyip yutuyor ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar.” (Tevbe 31-34)

"Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah'ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!" (Tevbe34)

“… Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı batıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz Kitap’ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?" (Bakara 41-44)

"Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!" (Âli İmran187)

İnanmayanlar doğrudan inkâr yolunu tuttukları halde bunlar inancı istismar aracı olarak kullanıyorlar. Dinin gücünü kişiselleştirip insanlar üzerinde tahakküm vesilesine dönüştürüyorlar. İnsanüstü güçleri varmış gibi davranıp insanları etkileri altına alıyorlar. Böylece, güven telkin ettikleri kişilerin, hatta toplulukların akıl ve iradelerini kendilerine bağlayarak adeta köleleştiriyorlar. Onlara göre; Allah’a itaat kendilerine itaatle mümkün olabilir ve kendilerinin aracılığı olmadan kişilerin doğruyu bilmeleri ve anlamaları mümkün değildir.

Oysa İslam’ın kaynakları; kulların eşit olduğu, kimsenin kimseye üstünlüğünün olmadığı, hiçbir insana olağanüstü güçler verilmediği, imtiyazlı sınıfların bulunmadığını açıkça ortaya koymuştur. Üstünlüğün tek aracı olan takva da insanlar tarafından ölçülmeyeceğine göre bundan bile bir üstünlük gerekçesi üretilemez.

Dahası; bütün ibadetlerin ortak amacı, insanların eşitliğini öne çıkarmak ve hiç kimseye herhangi bir ayrıcalık tanınmadığını göstermektir. Peygamber, yönetici, âlim, cahil, zengin, yoksul, kimsesiz, evsiz, er, general, zenci, beyaz kim olursa olsun, kelimenin tam anlamıyla mutlak bir eşitliğe sahiptir. Çünkü Allah, kulları arasında eşitsizliği reddetmiştir. Yaratıcının karşısında herkes aynı şekilde el bağlar, başını yere koyarak secde eder, aczini fark ederek ellerini açar ve yalvarır. Namazda, oruçta, zekâtta, hacda ve diğer ibadetlerde kimsenin kimseden farkı ve üstünlüğü yoktur. Ya da bunları yapmaz Allah’a isyan yolunu tutar.

Diğerlerine oranla eşitliği, insanların çok açık ve net biçimde anlayacağı görünürlükle öne çıkaran ibadet Hac ve Umredir. Zira bu görevi yerine getiren her insan tüm dünyevi güç, imkân ve statülerini bir yana bırakarak elbiselerini bile çıkarıp yalınayak, baş açık olarak beyaz bir örtüye bürünerek aczini, çaresizliğini, güçsüzlüğünü ve kimseden farklı olmadığını ortaya koyar ve aynı görüntüye sahip kitleye katılır. Ölüm anında eşitliği simgeleyen kefene karşılık henüz hayatını sürdüren insanın eşitliğini belgeleyen ihrama bürünür. Ta ki; haddini aşmasın, ölüme ve sonrasına hazırlıklı olsun.

Kabe, hac veya umre yapan her statü ve sosyal konumdaki Müslümanın ihramlı olarak tavaf etmek zorunda olduğu, etrafında dönerek kulluğunu pekiştirmeye çalıştığı semboldür. İnsanın; üstün değil eşit olduğunu, ihtiyaç içinde olduğunu, çaresiz ve aciz olduğunu Allah’a arz ettiği merkezdir.

Ama gelin görün ki; arzularını ilahlaştıran söz konusu güruh, İslam’a aykırı davranışlarını hac ve umrede de sürdürecek kadar azgınlaşıyorlar.  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Alkış - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.