Küresel Tiyatro ve Medyapoli

“Dünya koruyucu bir devlet tarafından değil, sanayiciler tarafından büyük bir endüstri toplumu gibi yönetilmelidir” S.Simon

Küreselleşme sayesinde dünya artık küçük bir köy haline geldi. Yaşadığımız küresel köy ise kelimenin tam anlamıyla bir tiyatro sahnesini andırıyor. Jean Baudrillard’ın muhteşem ifadesiyle postmodern bir simülasyon evreninde yaşıyoruz. Gerçeklik ontolojik temelini yitirmiş, sanal ve yapay dünya her şeyi simülatif bir hiper gerçeküstü haline getirmiş durumda.

Yaratılan bu simülasyonun motor gücü ve yakıtı ise medya. 20. Yüzyılda yaşadığımız teknolojik devrimin 21. Yüzyıldaki engellenmez yükselişi korku ütopyalarını bile gölgede bırakıyor. Teknolojinin insanı insanlıktan uzaklaştıracağını anlatan Cesur Yeni Dünya’nın yazarı A. Huxley günümüze getirilse küçük dilini yutardı herhâlde. Bu yeni dünyaya N. Postman Teknopoli adını veriyor. Teknolojinin mutlak hâkimiyeti anlamında. Ondan esinlenerek diyebiliriz ki bugün insanoğlunun tarihte eşine az rastladığı bir diktatörlük var bu diktatörlük medya diktatörlüğü ya da Medyapoli…

Artık medya ile devrimler yapılarak yeni bir dünya şekillendiriliyor. Arap Baharı denilen halk hareketlerinin çoğunun itici gücü Facebook olmuştu malumumuz. Dünya, haberleri küresel medya aracılığıyla öğreniyor ve politik duruşlarını, duygu ve düşüncelerini bu haberlere göre düzenliyor. Fasıktan - bozgunculardan gelen haberin araştırılması gereğini hatırlamıyoruz bile.

ABD ve İsrail bu bölgenin sigortası ve vazgeçilmezidir diyen Katar emirinin, bundan 15 yıl önce verdiği 150 milyon dolarlık bir bağışla yola çıkan El Cezire haber kanalı İslam dünyasının yeni CNN’i olmayı başardı bile. Malum bugün çoğumuz başta Suriye ve Irak olayları olmak üzere İslam dünyasındaki haberlerin çoğunu El Cezire’den öğreniyoruz. Ünlü Wikileaks belgeleriyle ABD ve İsrail çıkarları için çalıştığı anlaşılınca genel müdürünün istifasıyla ciddi bir sıkıntı yaşamıştı bu haber kanalı hatırlarsınız. İkinci haberlenme kaynağımız ise milyar dolarlık bütçesiyle haber pompalayan Suudi Arabistan Krallığı finansıyla kurulan el–Arabiye. Bu kanalın hangi amaç için çalıştığını sanırım söylemeye bile gerek yok.

Dünya nimetlerinin % 60’ının dünya nüfusunun % 1’i tarafından tüketildiği, % 99’unun ise % 40’lık kısmını paylaşmak zorunda olduğu bir acı gerçeğin içinde yaşıyoruz. Batı’nın kolonisi olmaktan yasal anlamda kurtulan Üçüncü Dünya ülkeleri, batı ile özdeşleşerek onun değerlerini, yaşam tarzlarını benimsemek zorunda kalmışlar. Adam Smith’in uluslararası iş bölümünce yönlendirilen tek bir işlik olarak tanımladığı Evrensel Ekonomik Cumhuriyet özlemini Saint Simon daha belirginleştirerek “Dünya koruyucu bir devlet tarafından değil, sanayiciler tarafından büyük bir endüstri toplumu gibi yönetilmelidir” demişti.

Anthony Giddens’ın Elimizden Kaçıp Giden Dünya adlı kitabında aktarılan bir deneyim bu durumu oldukça etkili biçimde ortaya koymaktadır. Araştırma için Afrika’da bulunan bir araştırmacı, bir gece eğlencesine davet edildiği evde o topluluğun geleneksel eğlenceleri hakkında bilgi edinmeyi umarken, eğlencenin videoda Temel İçgüdü filminin izlenmesinden ibaret olduğunu görmüştür.

Medya Emperyalizmi

Bilinci etkileyen güçler bir cemiyetin kendisinin, amaçlarının karakteri ve yönünün önemli belirleyicileridir. İ.Erdoğan

Dünya medyasının yüzde 96’sı altı büyük şirketin elinde. Ne gariptir ki, bu altı büyük şirket Musevi kökenli insanlara ait ya da onlar tarafından yönetiliyor. Tüm dünya bu elin altından geçen haberlerle fikir ve düşünce üretiyor.

Uluslararası dolaşım halindeki kültürel ürünlerin %80’ı Amerikan kökenlidir. Uluslararası pazarda satışa sunulan televizyon programlarının üçte ikisi Amerika Birleşik Devletleri kökenlidir. Bu nedenle de kültür emperyalizmi Amerikan kültürünün hegamonik yayılmasını ve İngilizcenin bir dünya dili haline gelmesini ifade eder. ABD’nin siyasi kolu BM, askeri kolu NATO, ekonomik kolu da IMF veya Dünya Bankası’dır. Bu örgütler, bir ülkeye girdikleri ve bu şekilde etkin oldukları zaman kurtuluş şansı sıfıra iner.

Medya emperyalizmi, kitle iletişim araçlarının mülkiyeti, yapısı, dağıtımı ve içeriğinin başka ülkelerdeki çıkar gruplarının etkisi ve denetimi altında olması ile ortaya çıkan bir durum olarak tanımlanabilir. Dünyada yaklaşık 3500 sözel ve 500 kadar yazılı dil bulunmasına rağmen, basılı malzemenin üçte ikisinden fazlasının İngilizce, Almanca, İspanyolca ve Fransızca yayımlanmasının kültürel emperyalizmin önemli göstergelerinden biri olduğu söylenebilir.

Yaptığınız iş medya emperyalistlerini rahatsız ediyorsa, fincancı katırlarını ürkütmenin farklı sonuçlarıyla karşılaşırsınız. “Bana açık açık söylediler, ben de “Böl ve Yut” adlı kitabımın önsözüne koydum: TRT’de on aylık sözleşmem olmasına rağmen işten atıldım, en çok izlenen program olmama rağmen neden işten atıldığımı sordum. Onlar da, “Banu Hanım, ne yapalım? Amerikan Büyükelçisi sizden çok şikâyetçiydi. İsrail Büyükelçisi çok şikâyetçiydi sizden, Gürcistan Büyükelçisi çok şikâyetçiydi sizden. Baskılara dayanamadık, mecbur kaldık ve sizi işinizden atmak zorunda kaldık” dediler. Yüzüme söylendi bunlar. Bizi büyükelçilerin idare ettiğinin bir kanıtıdır tüm bunlar. Bugün Türkiye, büyükelçiler tarafından idare ediliyor.(Banu Avar)” BBC’de katıldığı bir programda Murdoch ile ilgili skandalı ilk haber veren kişi, gazetenin eski muhabiri Sean Hoare evinde ölü bulundu.

Batı’nın bakış açısıyla değerlendirilen haberler, dizi, film, kitap müzik benzeri kültürel ürünlerle Batı yaşam tarzı Üçüncü Dünya ülkelerinin kültürel dokusunu etkileyerek pazar yaratmıştır. Ayrıca küresel sermayenin çok ucuza üreterek dünya pazarına sunduğu bu ürünler Üçüncü Dünya ülkelerinin üretimini olumsuz etkilemiştir. Bu ülkeler, küresel sermayenin pazarı olmalarının yanında, Batı’nın üretimini bu ülkelere kaydırması nedeniyle hem ucuz insan gücü olarak küresel sermayeye hizmet etmekte, hem de enerji ve doğal kaynakları bu ülkeler tarafından kullanılmaktadır.

Medya emperyalizmi sadece ekonomik alanda değil, siyasal alanda da oldukça etkilidir. Amerikalılar şimdi küresel medya ağı aracılığıyla “smart power- akıllı güç” kullanıyorlar. Öncesinde “soft power – yumuşak güç” kullanıyorlardı. Demokrasiyi, kendi emperyalist hedeflerine gitmek için bir araç, silah olarak kullanıyorlar. Demokrasi güçsüz olanların güçlülere karşı örgütlenme gücü haline geldi.

1983 yılında CIA’nin Başkanı William Colby, yaptığı bir konuşmada “Artık belli ülkelerde operasyonlarımızı topla tüfekle değil ‘demokrasi’ yoluyla yapalım; aydınları, medyayı, kurumları devşirelim ‘gerekli’ haberleri yayalım!” demişti.

Ne diyelim, oldukça başarılılar.

Bilinç ışıklarımızı yakmak ve büyük fotoğrafı okuyarak dünyayı analiz etmek, çarka girmemenin en etkili yolu.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yasin Kuruçay - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.