Araçsalcı ve Çıkarcı Politik İkiyüzlülükler

İslami varoluşun evrenselliğini reddederek, insanlık tarihini, ırkçı/ ideolojik parçalara bölen, tarihin kendilerine ait olduğunu iddia eden, bütün soykırım ve katliamları ideolojik olarak meşrulaştıran modern sömürgecilik, sömürgeci ve ideolojik rasyonalite, bugün, parasal bir evrensellik, piyasanın-kapitalizmin evrenselliğini tahkim ederek, evrensellik maskesi altında sürdürülen emperyalizmleri çoğaltıyor. Kapitalist sömürge, ekolojik katliamlarla, kültürel katliamlarla tahakkümünü sürdürüyor. Sömürgeci ve ideolojik rasyonalite, ortak bir dünyayı, ortak bir insanlığı, insani ve ahlaki bir sistemi imkansız kılıyor. Bu nedenledir ki, insanları ve kültürleri bir araya getiren diğerkamlıklardan ve bilgeliklerden hiçbir suretle söz edemiyoruz.

Hangi toplumda olursa olsun, etnik tekkültürcülükler zulüm ve adaletsizliklere neden oluyor. Etnik tekkültürcülükler, var olmanın ancak öteki ile birlikte var olmak demek olduğunu inkar ederek ötekini dışlayan barbarlıklar üretiyor. Bizler, bugün, sistematik bir biçimde ötekilik üreten, ötekilik üretmekten, ötekileri dışlamaktan büyük bir haz duyan barbarlarla birlikte yaşıyoruz. Etnik tekkültürcülükler sebebiyle, ortak bir ufku tahayyül edemiyoruz. Emperyalistler tarafından araçsallaştırılan evrensellikler sebebiyle, ortak anlamlara, ortak değerlere ve bilgeliklere dayalı bir evrensellik oluşturamıyoruz. Yerli-milli bir retorik üzerinde ısrar eden her zihniyet, bu tür bir evrensellik istemiyor. Bugünün dünyasında, İslami mevcudiyet sayısal ve duygusal olarak, folklorik olarak var, ancak entelektüel/ epistemik ve siyasal anlamda yok.

Modern zamanlarda, sosyal-insani bilimler emperyalizmi meşrulaştırabilecek bir temelde yapılandırıldığı için bu bilimler, modern dünya görüşü ve hayat tarzını mutlaklaştırarak, modern olmayan halkları-toplumları-kültürleri tarihsizliğe mahkum etti. Etnosantrik ön yargılara maruz kalan toplumlar, İslam toplumları, beş yüz yıldan beri sürdürülen sömürüye dayalı kapitalist kültür, kapitalist ilişkiler ve bağımlılık sisteminin bir sonucu olarak, kapitalist merkezin iradesine tabi kılınan toplumlara dönüştürüldüler. Sömürgeci ve ideolojik rasyonalite, İslam toplumlarının mistik/batıni/tasavvufi tercihler doğrultusunda, içe ve geçmişe kapanarak, somut alandan, tarihsel alandan çekilerek soyut alana kapanmalarını, bu toplumları, her alanda kolaylıkla sömürebilmek için tarihi bir imkan ve fırsat olarak gördü. İslam toplumlarının somut/ tarihsel alandan çekilerek, soyut/ mistik alana kapanmaları, İslam toplumlarını entelektüel bir tükenmişliğe mahkum etti. Sözünü ettiğimiz entelektüel tükenmişlik bugün de devam ettiği için konformist kültürle malul bulunan toplumlarda, muhafazakar dindar kesimlerin iktidar olmaları durumunda İslami bir değişimin yaşanabileceğine inanılıyordu ancak bu değişim beklenen ve umulanın aksine, muhafazakar-otoriter taşralılığın-kültürsüzlüğün iktidarı yönünde gerçekleşti. Entelektüel tükenmişlik sebebiyle konformist-taşralı bir kültürde-toplumda eleştirel bir varoluş, muhalif bir varoluş hiçbir biçimde mümkün olmuyor. Bu toplumlar konformist kültürden özgürleşmeye cesaret edemedikleri için sahte umutlara tutunmaya devam ediyor.

Muhafazakar-dindar, gelenekçi, örfçü, dil-söylem aracılığıyla konformist taşralılığa dahil edilen kitleler, hiçbir zaman tarihsel gerçeğin farkına ve bilincine varamıyor, eleştiri/direniş/özne/bağımsızlık üretemiyor. Üretken enerjisi olmayan aptallaştırıcı konformist bir kültür dünyasında, yeni başlangıçlar yapılamıyor, yeni stratejiler, yorumlar, inşalar gerçekleştirilemiyor. Her konformist kültür her alanda köhnelikler üretir, bu köhnelikler hiçbir yabancılaşmaya, hiçbir çürümeye, hiçbir ilkesizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa tepki gösteremezler. Bugün bu köhnelikler sebebiyle şehirlerimiz, şehir niteliklerini ve özelliklerini kaybederek, düşük nitelikli yerleşimlere dönüşüyor. Konformist-taşralı toplumlarda yaşamak, köleleştirici hamaset zincirlerine vurulmuş bir şekilde yaşamak anlamına geliyor. Bunun içindir ki bu tür toplumlarda, muhafazakar-dindar kitleler, popülist demagojiyi bir hayat tarzı haline getiren politik figürleri çok derin bir hayranlıkla takip ediyor.

Günümüz İslam toplumlarında, İslami-ahlaki ilkelerle, politik pratikler arasında çok derin uçurumlar var. Bu uçurumlar, hiçbir ahlaki değeri olmayan politik figürler üretiyor. Sözünü ettiğimiz toplumlarda İslami düşünce-kültür-ilahiyat hayatı, araçsalcı-çıkarcı-ikiyüzlü-riyakar politik pratikleri, ahlaki temelde sorgulama ihtiyacı duymuyor. Ahlaki temelde kapsamlı sorgulamalar yapılmadığı için de toplumsal gerçekliğin bütün boyutlarını çıkar ilişkileri, maddi i̇lişkiler belirliyor. Bu nedenle de Müslümanlar olarak, yanlış ve yabancılaşmış hayatlar yaşıyoruz. Yanlış ve yabancılaşmış hayatlar, büyük düşüncelerle, büyük fikirlerle, büyük bilgeliklerle, büyük ilkesellikler ve ideallerle değil, büyük sayılarla büyüleniyor. Nitelikler, entelektüel tükeniş, ahlaki tükeniş büyük sayıların umurunda değil. Büyük sayılar, bugün, büyük niteliklere, bilgeliklere ve ideallere yabancılaşma pahasına, ne pahasına olursa olsun iktidarları savunuyor. Politik pragmatizm Gazze’de masum çocuklar/ insanlar bir yanda soykırıma uğrar, bir diğer yanda açlıktan ölürlerken, İsrail’e gıda ihracatı yapmakta, ahlaki/ vicdani bir sakınca görmüyor. Sadece bu ibretlik tablo, İslam dünyası toplumlarında, ahlaki bir gelecek olmayacağına işaret eder. Türkiye’de politik pragmatizm, İsrail’le, Mısır’la normalleşmeyi meşrulaştırırken, Müslüman Kardeşler’i gayrimeşru ilan edebiliyor, yasaklayabiliyor.

Yerli-milli retoriğini mutlaklaştıran politik zihniyetin, dijital sömürgecilik tarafından genç kuşakların dünya vatandaşı haline getirildiklerini görmeleri gerekir. Dijital sömürgecilik yoluyla tüm dünya ile iletişim halinde olan genç kuşakların, bu dünya hakkında eleştirel bir bilgi ve yoruma sahip olmaları hayati önemi olan bir konudur. Konformist-taşralı zihin dünyası ne yazık ki bu bilgi ve yorumun ne olması gerektiğini bilmiyor. İslam toplumlarında büyük sayıların tiranlığı, büyük niteliklerin yoksullaşmasına neden oluyor. Bugün, Türkiye’de de, şeriat da laiklik de ancak slogan düzeyinde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu tartışmaların hiçbir derinliğe ve birikime dayalı olmaması çok hazindir. Sözünü ettiğimiz tartışmalar İslam toplumlarının, epistemik maduniyetin sınırlarını aşarak, bu tartışmaları epistemik bir bağımsızlık ve bütünlük içerisinde gerçekleştiremeyeceklerini gösteriyor. Günümüzde, kültür endüstrisinin yerini internet almıştır. Bugün, daha çok internet merkezci ilişkiler yaşanıyor. Dijital bağımlılık, kültürel-entelektüel özgünlüğü ve özgürlüğü imkansız kılıyor. Hayatımızı büyük ölçüde teknolojik ütopyalar sömürgeleştiriyor. Dijital toplum, bütün toplumsallaşma alanlarını yok ediyor. Büyük teknoloji şirketlerinin dayattığı kültürel çerçeveler, dijital bir otoriterizm oluşturuyor. Sonlu bir varoluş aleminde sonsuz büyüme iddiası taşıyan bir sosyoekonomik sistemin geleceği olmayacağını bilmek gerekiyor. Karşı karşıya bulunduğumuz yapısal/ tarihsel sorunlar, hamaset sömürgeciliğiyle aşılamaz. Karşı karşıya bulunduğumuz tarihsel sorunlarla yüzleşmek, tarihin sonu retoriğine son vermek için evrensel İslami bütünlük bilincini, siyasal bir varoluşa/ iradeye dönüştürmek gerekir. İslami bütünlük bilincine yabancılaşan arafta bir varoluş hali, İslam toplumlarında sistematik algı bozukluklarına/bunalımlarına neden oluyor. Farkında olmaksızın büyüme ideolojisine hizmet eden, maddi ilişkileri, çıkar ilişkilerini öne çıkaran muhafazakar materyalistlerle, İslami bütünlük bilincini, İslami dünya görüşünü ve hayat tarzını hayata geçirmek hiçbir zaman ve hiçbir şekilde mümkün olamaz. Kapsayıcı ilgi-ilişki-dikkat-ilke ve ideallere yabancılaşan her yaklaşım/ eğilim, kabileci bir bağnazlığı seçmiş olur.

Kendi kendileriyle, hamaset kültürüyle büyülendikleri için sahte bir özgüven içerisinde olan toplumların, ahlaki-entelektüel sorgulamalar, özeleştiriler yaptıkları görülmemiş-duyulmamıştır. İlkesizliği, pragmatizmi, oportünizmi içselleştiren bir zihin ve ruh dünyasının, bunu haysiyet kaybı pahasına içselleştirdiğini anlamak gerekir. İslam toplumlarında, halen, karşıtlık-düşmanlık-nefret üreten rakip etno milliyetçilikler ve etnik yanılsamalar, Müslüman halkların, İslami bütünlük ve dayanışma bilincine nasıl yabancılaştıklarını gösterir. Her etnik yanılsama büyük bir aşırılığa, sorumsuzluğa işaret eder. Her aşırılık bir istikrarsızlık ve gerilim nedenidir.

Günümüzde, modern soykırımlar zincirine, Filistin’de bir yenisini ekleyen ırkçı Siyonizm, mutlak kötülüğün ete kemiğe bürünmüş halini temsil ediyor. Modern zamanlar boyunca, insanlık dünyasının merkezi/ kronik sorunu ırkçılık sorunudur. Her etno milliyetçilik, toplumu/ halkı ele geçirmek için diğerlerini dışlama ve temizleme yolunu seçer. İslami bütünlük bilinci hiçbir dışlamayı ve temizlemeyi meşrulaştırmaz. İslami bir varoluş, hangi gerekçeyle olursa olsun, Müslümanların herhangi bir etno milliyetçiliğin yanında hizalanmalarını korkunç bir ahlaki alçalış olarak görür. Günümüzde, 7 Ekim Gazze-İsrail Savaşı sırasında da dehşet içerisinde kalarak müşahede ettiğimiz üzere, İslamı, İslami hareketleri etkisiz-işlevsiz kılmak üzere ideolojik gerekçeler üreten, ırkçı gerekçeler üreten, ırkçı bir felsefe ve paradigma sistemine sahip, ahlaksız bir dünya karşısında bulunuyoruz. Modern dünya sistemi, İslam ve Müslümanlar karşısında çok ilkel ve patolojik bir kabilecilik sergiliyor. İslam dünyası ülkeleri, yerleşimci/ katliamcı apertheid devleti İsrail karşısında, yeni Nazizm karşısında yaşadıkları siyasal hiçlikle yüzleşmedikleri takdirde, siyasal hiçlik biriktirmeye devam edecekler. İslam dünyası ülkeleri, toplumları, bu ülkelerde var olan düşün/ kültür/ edebiyat/ ilahiyat hayatı, konformist-taşralı-popülist kahramanlık öyküleri üretmek yerine, her şeyden önce, İslami anlamda ontolojik ve epistemolojik bağımsızlığın nasıl gerçekleştirilebileceğini tartışabilmeliler.

Müslümanlar olarak, içerisinde yaşamakta bulunduğumuz ülkeleri, maruz kaldığımız hamaset kültürünün bizlere dayattığı felç edici romantik hayallerle değil, bu ülkelerin Amerikan-İsrail emperyalizmi karşısında sergiledikleri siyasal teslimiyetçilik ve savrulmaları dikkate alarak, gerçek dünya karşısındaki konumlarını dikkate alarak değerlendirmeli, ülkelerimizde, Müslümanların, antiemperyalist bilinci nasıl kaybettiklerinin nedenleri üzerinde yoğunlaşabilmeliyiz. İslam, devlet ve milliyet yapılarıyla sınırlandırıldığında, gerçek içeriğini ve işlevini kaybeder. İslam toplumlarında etnik milliyetçiliklerin yükselişi, İslami bilincin düşüşü anlamına gelir. İslami yapılar, ilkeler, idealler ulus-ötesi yapılar, ilkeler ve ideallerdir. Bugünün en temel sorunu, İslam ülkelerinin bağımsız bir siyasal iradeye, mevcudiyete sahip olmamaları sorunudur. Bu kahredici sorunla yüzleşmeyen toplumlar-kültürler, yeni anlamlar, ilkeler, idealler üretemezler. Bütün bu temel sorunlarla ilgili olarak İslam’ın nasıl tarih dışı bir araştırma konusu haline getirildiğini tartışmaya cesaret etmek gerekir.

İslam dünyası toplumlarında, çıkarların ve iktidarların öncelikleri, insani-ahlaki-ilkesel önceliklere, bağımsız varoluşlara hayat hakkı tanımıyor. Genç kuşakları gerçek dünyadan uzaklaştırarak popülist propaganda klişeleri içerisine hapseden İslam ülkeleri, bu kuşakları entelektüel anlamda büyük bir yok oluşa sürüklüyor. İslam’a aidiyetimiz, popülist propaganda klişeleri ile sınırlı olduğu için İslam’ı bütün boyutlarıyla algılayamıyor, bütün boyutlarıyla temsil ve tecrübe edemiyoruz. Bütün boyutlarıyla tecrübe ve temsil edemediğimiz İslam’ı, bu nedenle hayata ve hakikate dönüştüremiyoruz.

Modern-seküler batı uygarlığının karanlık yüzü, daha önce Bosna soykırımı (1992) sırasında ortaya çıkmıştı. Bu karanlık yüz, bu defa, 7 Ekim Hamas-İsrail Savaşı boyunca, Filistin halkına yönelik soykırım boyunca, bütün boyutlarıyla somut olarak ortaya çıktı. Soykırımın mucitleri olan Avrupalılar ve Amerikalılar, emperyalizmlerini ve sömürgeciliklerini soykırımlar yoluyla, siyasal kırımlar yoluyla gerçekleştirdiler. Bugün, bütün toplumlar emperyalistlerle birlikte olmanın şiddetle dayatıldığı, emperyalistlerle birlikte olmayanların varoluşsal tehlike-tehdit ve felaketlerle karşı karşıya oldukları, sistemik ırkçılığı temsil ve tecrübe eden sömürgecilerin dünyası ile hiçbir alanda, hiçbir güvenceleri olmayan sömürülenlerin dünyası olarak, maruz kalanların dünyası olarak parçalanmış bulunuyor. Bu parçalanma, bugün, ortak bir insanlık dünyasını imkansız kılıyor. Sömürgeciler üstünlük ideolojisi aracılığıyla, basmakalıp ideolojik klişeler aracılığıyla, her tür kötülüğü meşrulaştırabiliyor.

İçerisinde bulunduğumuz bu çok ağır koşullar içerisinde, varoluşsal tehditlerle karşı karşıya bulunan İslam ülkelerinin, toplumlarının, emperyalist dayatmalara siyasal anlamda boyun eğmek yerine gerçek bağımsızlıklarını kazanabilmek için İslami dayanışma yolunu seçmeleri dışında hiçbir seçenekleri yoktur. İslam dünyası toplumlarının, İslami hareketlerin, İslami cemaatlerin, her tür patolojik bencillikleri/ çıkarcılıkları aşarak, evrensel bir İslami muhalefet hareketi oluşturmaları hayati önemi olan büyük ve anlamlı bir sorumluluktur. Bu konuda ferasetli-basiretli İslami toplulukların/ hareketlerin/ cemaatlerin, varoluşsal bir etki-yankı uyandırabilecek bir dil-söylem-bilgelik-edebiyat vb. oluşturmaları gerekir. Evrensel bir İslami muhalefet, evrensel zihinler-ruhlar-tasarımlar ve ufuklarla, ilişkilerle mümkün olabilir. Yerli-milli, etnik-mezhepçi taşralılıklarla, hiçbir gelecek tasavvur ve tahayyülü mümkün olamaz. Konformist-taşralı kültürler, ancak köle ruhlu kitleler oluşturur. Hakikati kaybetme pahasına, büyük sayıları kazanmak için popülizm ve hamaset üreten politik hareketlerin evrensel muhalefet hareketine herhangi bir şekilde bir katkıları olamaz. Karşı karşıya bulunduğu yapısal/ ölümcül sorunlarla kapsamlı bir şekilde yüzleşmek yerine, bu sorunlar karşısında pragmatizm ya da popülizmi seçen bir toplum ve kültür, İslami ilke ve ideallere, bağımsızlık ve onur mücadelesine son vermiş olur.

İslam dünyası toplumlarında, karşı karşıya gelebilecekleri riskleri göze alarak, her durumda iktidarlara hakikati söyleme sorumluluğunu yerine getiren, eleştirel duruşu olan, ahlaki ve entelektüel bağımsızlık sahibi, akademi dışı aktivistler, kamusal entelektüeller olmadığı için akılsız-düşüncesiz-muhafazakar-dindar bağlılık ve sadakatler, iktidarların sistematik hale getirdikleri haksızlıkları, adaletsizlikleri, istismarları hiçbir şekilde görmüyor. Bu toplumlarda kitleler, popülist politik sloganlarla terörize edilebiliyor. Akılsız ve düşüncesiz sadakatlerle malul konformist toplum ve kültürlerde, emperyalist doktrinlerin, zulüm ve istismar rejimlerinin, siyasal düşünce olarak dayatılması gereği gibi fark edilmiyor, fark edildiğinde ise gereği gibi sorgulamıyor.

Fanatik ideolojiler, ideolojik ırkçı maskaralıklar-kepazelikler, içerisinde yaşadığımız dünyayı yaşanabilir bir dünya olmaktan çıkartıyor. Müslümanların dünyaya ait olma hakları tanınmıyor. Gıda, barınma, sağlık güvencesi olmayan yersiz-yurtsuzlaştırılan göçmenler-muhacirler, gözden çıkarılabilecek topluluklar olarak görülüyor, bu doğrultuda politik uygulamalara maruz kalıyor. Bugün, kimi toplumların güvence altında olduğu, kimi toplumların güvencesizliğe mahkum, her tür emperyalist saldırıya açık toplumlar haline getirildiği, emperyalist-sömürgeci özgürlüklerin, soykırım özgürlüğünün tayin edici olduğu, varoluşsal değerleri yok sayan, ahlaki vicdana yabancılaşan bir dünyada yaşamaya-var olmaya çalışıyoruz. Dünyayı, göreli-nihilist-hedonist özgürlük yaklaşımları belirliyor. Bugün, İslam toplumları bir yanda emperyalist siyasal- askeri keyfiliklere maruz kalırken bir diğer yanda da kendi ülkelerinde popülist iktidarların keyfiliklerine-tiranlıklarına maruz kalıyor. Bizler, Müslüman halklar olarak, eleştirel akla, eleştirel düşünceye yabancılaştığımız, duygusal/ romantik bağlılık ve tercihleri mutlaklaştırdığımız için ne küresel gerçekliğe ne de yerel gerçekliğe bütün boyutları içerebilecek şekilde nüfuz edemiyor, küresel ve yerel gerçekliğin dışında yaşamaya devam ediyoruz. İslam toplumlarında, propagandaya dayalı algılar ve tercihler, bilgi ve bilince dayalı algılar ve tercihlere geçit vermiyor. Hiçbir erdem ve bilgeliği muhafaza edemeyen popülist-otoriter-sağcı-muhafazakarlık ve duygusal-romantik tercihler sebebiyle, yerli-milli dayatmalar sebebiyle, İslami düşünce-kültür-edebiyat hayatı küresel entelektüel tarihe anlamlı olabilecek hiçbir katkıda bulunamıyor. Bu tarihe anlamlı bir katkıda bulunabilmek için, konformizmin bütün prangalarını parçalaması gerekiyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Atasoy Müftüoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.

01

Orka - iktidar iktidar deniyordu. müslümanlar köşe başlarını tutmalı deniyordu...işte iktidardalar...köşe başlarını tutmuşlar...ama yalnızca kendi dolmak bilmez küplerini doldurmak için...laik seküler düzende “islamcı parti” münafıklığının, oksimoronunun da sonuna geldik...gelinen noktada bu insanlar müslim olarak da kalmamışlardır, inandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya ve olmaya başlarsınız.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 26 Mart 12:24