31 Mayıs 2010 tarihinde Mavi Marmara gemisine Siyonist korsanlar tarafından yapılan saldırının seneyi devriyesinde olmamız hasebiyle bu acı olayı yeniden gündeme getirme ihtiyacı hissettik. Zira suçlular cezalandırılmadıkları süre bu defter kapatılmamalı..

Öyle ki mazlum Gazze halkına insanî yardım götürmek amacıyla yola çıkan Mavi Marmara gemisine uluslararası kara sularında saldıran korsan İsrail askerleri orantısız güç kullanılarak, yani silahsızinsanlara silah kullanarak on tane vatandaşımızı şehit etmiş ve birçok insanımızı da yaralamıştı. Uzun yıllardan beri abluka ve ambargolara maruz kalan ve zaman zaman bombardumanlara uğrayan mazlum Gazze halkına insanî yardım götürmekte olan bu gemiye yönelik yapılan vahşi saldırının uluslararası hukuka aykırı olması ayrı bir konu olmakla birlikte Türkiye açısından bir savaş sebebidir. Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa böyle bir saldırıya maruz kaldık ve vahşice 10 vatandaşımız katledilmiş oldu. Bu konuda kamuoyumuzun vicdanını yaralayan husus ise "normalleşme" adı altında bu hukuk dışı caniliğin "sümen altı" edilmiş olmasıdır. Katillerin ve katillere komut veren Siyonist çete elebaşlarının TC  Mahkemeleri'nde ve Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi'nde yargılanmaları gerekirken sulh yolunun tercih edilmesi ve davanın düşürülmesi hem kamuoyumuzu, hem şehit ailelerini ziyadesiyle üzmüş ve beklenti içerisindeki halkımız sükûtu hayale uğratmıştı.

Sayın okuyucumuz bu meseleyi bunca yıl aradan sonra olsa da neden gündeme getiriyoruz? Bu mesele kapanmamalı, bu mesele gündemden düşmemeli. Karşımızda mütekabiliyet esasına dayalı ilişkiler içerisinde olmamız gereken bir ülke yok. Velev ki öyle olsa bile bu dava kapatılmamalı. Zira aile bireyleri katledilmiş insanlarımıza karşı sorumluluğumuz var. Bu bizim için haysiyet ve onur meselesidir. Hem yönetim mekanizması sorumludur hem Müslüman olmamız hasebiyle biz de sorumluyuz. Bakınız, karşımızda normal bir devlet yapısı yok, son derece küstah ve şirret (ABD'nin ileri karakolu) bir çete  var. Kısacası karşımızda cürüm işlemek amacıyla oluşturulmuş bir terör organizasyonu var. Bu bir iddia değildir. Kesintisiz olarak 70 küsur yıldan beri yapmış oldukları "zamana yayılmış soykırım" bu gerçeği ibraz etmektedir. Allah Teâlâ'nın güvenliğini biz İslâm ümmetine tevdi etmiş olduğu o kutsal topraklarda her Allah'ın günü zulüm, her Allah'ın günü işgal ve her Allah'ın günü cinayet var. Buna sürekli yapılan psikolojik baskı ve taciz olaylarını da

ekleyebilirsiniz. Güpegündüz Siyonist eşkiyalar evinize giriyor ve "burası benim" deyip evden çıkmıyor. Mağdur ettiği, evini gasp ettiği Filistinlinin eşyalarını sokağa atıyor. Ev halkı feryad figân ağlıyor, yalvarıyor ama söz dinleyen yok. Bu zavallı insanların şikayette bulunacağı bir merci de yok. Kimi kime şikâyet edecek? Özellikle birkaç günlüğüne bir akrabasını ziyarete gitmiş ve evi boş kalmışsa hemen Yahudi bir aileyi o eve yerleştiriyorlar. Filistinli aile evlerine geldiğinde bakıyorlar ki, birileri eve yerleşmiş bile. "Çık" diyorsunuz, sizi derdest edip evinizden uzaklaştırıyorlar. Allah'ım bu nasıl bir işkencedir böyle?

Ve bu zulmü bütün dünya seyrediyor. Öte yandan işgal etmiş oldukları bu topraklar üzerinde insan öldürmedikleri bir gün geçiyor mu acaba? En basit bahane ile şüphelendikleri çocuklara ve kadınlara bile kurşun sıkıyorlar. Her Allah'ın günü kontrol noktalarında insan öldürülüyor. Anlayacağınız sadece bombardumanlarla katliam yapmıyorlar, zamana yayılmış bir soykırım söz konusu.. Bunu sistematik olarak yapıyorlar. Canilerde nasıl olsa acıma duygusu yok. Zaten bu vahşeti dinî bir vecibe olarak yapıyorlar. Kendi akidelerine göre Arz-ı Mevud dedikleri topraklarda herhangi bir yabancı unsurun bulunması ve barınması yasak. Eski Ahit ismini verdikleri muharref Tevrat'larından, "Acımayacaksın, öldüreceksin" diye talimat alıyorlar: “Sen benim topuzum, cenk silahımsın, seninle milletleri

kıracağım, ülkeleri helak edeceğim… ve seninle erkeği ve kadını kıracağım, ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım; ve seninle genç adamı ve ere varmamış kızı kıracağım; ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım; ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım; ve seninle valiyi ve kaymakamı kıracağım.” (Yeremya:51/20-23) "Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın.”

(Tesniye: 7/1-3)

"Mülklerini alacağımız milletlerin yüksek dağlar üzerinde, ve tepeler üzerinde, ve her yeşil ağaç altında ilahlarına ibadet ettikleri bütün yerleri mutlaka harap edeceksiniz.”

(Tesniye: 11/23-25)

Bakınız son talimat ibadet yerlerinin tahribatına ilişkin.. El Halil Camiî'ne ve Mescid-i Aksa'ya saldırmaları bu talimata istinadendir. Kûr'ân-ı Kerim'de Rabbimiz buyuruyor ki: "Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir?.. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır." (Bakara:114) Bu sapkın kavmin kutsal mekânlara da saygısı yok...

Yukarıda ilk aktardığımız bölümde "çiftçiyi ve çiftini kıracağım" emri zeytin bahçelerinin talanına ilişkin buyruktur. Her Allah'ın günü bunu da yapıyorlar. Zeytin ağaçlarını motorlu testere ile kesiyorlar. (Sosyal medyada görmüşsünüzdür. Ağaçları kesilmiş yaşlı insanlar feryat edip ağlıyorlar. Siyonist eşkiyalar ise kesmeye ve talana devam ediyor.)

Öte yandan yine aynı buyrukkarda çocuk-genç-ihtiyar, insandan yana ne varsa ve ahırlarındaki küçük baş/büyük baş hayvanlara kadar öldürme emri veriliyor. Böylesi bir caniliğe kurgulanmış bir terör çetesinin muhatabı olan kardeşlerinize insani yardım götürmek için yola çıkıyorsunuz ve bu korsan caniler yolunuzu kesip uluslararası kara sularında sizin yardım geminize helikopterle indirme yapıp silahsız olduğunuz hâldesize kurşun sıkıp katliam yapıyor.

Silah götürüyor olsanız bu Siyonist çete işgalci olma refleksi ile (uluslararası kara sularında olmamak koşuluyla) gemiye savaş mantığı ile saldırabilir. Bu savaş hukukuna göre normal karşılanır. Savaştır her şey olur. Ancak bu insanlar gıda yardımı götürüyor ve bunu başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere birçok uluslararası kuruma niyet ve amaçlarını deklare etmişler. Zaten gemi mürettebatı ve içindeki gönüllü yardımsever insanların farklı ülke ve ayrı dinlerden olması hasebiyle böylesi bir saldırı ve caniliğe maruz kalacakları beklenmiyordu.

Burada son derece haksız bir şekilde topluca ve kastî olarak cinayet işleniyor. Hiçbir şekilde bu cinayetin mazereti olamaz ve bu davadan asla çekilmemek gerekirdi. İstinaf Mahkemesi'ne mutlaka gidilmelidir. Suçlular uluslararası mahkemelerde de olsa mutlaka cezalandırılmaları gerekmektedir. Teknik olarak Mavi Marmara davasına geri dönüp yeni bir hukukî süreç başlatılabilir. Uluslararası hukuk uzmanları bu mümkündür diyorlar. Zaten davayı açanlar bizzat Mavi Marmara mağdurları ve şehit yakınlarıydı. Normal koşullarda hükümet bu davayı düşürmemeliydi. "De fakto" bir durum olsa da hükümet durumdan vazife çıkararak bu yetkiyi kendisinde görmemeliydi.

Mavi Marmara katliamının faillerinin cezalandırılması amacıyla açılan dava Siyonist İsrail rejimi için büyük bir tehdit oluştururken 2016 yılında İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından skandal bir karara imza atılarak dava dosyası düşürülmüş oldu. Kısacası hükümetin katil İsrail’le yaptığı “normalleşme” anlaşması kapsamında dava düşürülürken söz konusu karar Müslümanları yasa boğmuştu.

Hükümetin bu tutumu kamu vicdanını yaralamıştır. Bu durum mutlaka telafi edilmelidir. Yoksa hamasî nutuklar hiçbir işe yaramayacaktır. Son gelişmelerden dolayı hükümetin önüne yeni bir fırsat çıkmış bulunmaktadır. Öyle ki, Siyonistlerin mübarek Ramazan ayında Mescid-i Aksa'ya saldırıp mazlum Gazze halkını orantısız güç kullanıp bombalaması hükümetin eline güçlü bir gerekçe sunmaktadır. Hükümetin bunu mutlaka değerlendirmesi gerekmektedir.

Hükümet "normalleşme" anlaşmasından derhâl çekilmeli ve iç İstinaf Mahkemesi'ni harekete geçirerek Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi'ne müracaatını yapmalıdır. "Normalleşme" anlaşması zaten başlı başına bir utanç vesilesidir. Bu anlaşma ivedilikle ve behemehâl iptal edilmelidir.

Biz Kudüs davasını kendisine imânî bir ilke edinmiş herhangi bir Müslüman sorumluluğu ile bunları gündeme taşımaya çalışıyoruz. Aslında Mavi Marmara mağdurlarının istisnasız hepsi aynı duygu ve beklenti içerisindedirler. Biz sadece kamu vicdanına tercüman olmaya çalışıyoruz. Bakınız konuya ilişkin olarak hükümete çağrı yapan isimlerden biri Mavi Marmara Davası Avukatı ve Mavi Marmara katılımcısı Gülden Sönmez sosyal medya hesabı aracılığıyla hükümete seslenip şu sözleri dile getiriyor: “İsrailli katilleri affeden, Gazze ablukasını meşru gösteren, Mavi Marmara davalarını düşürmeyi hukuksuzca kabul eden, Kudüs-Ankara şeklinde yer belirtimiyle imzalanan, İsrail Anlaşması feshedilsin.” Türkiye ile işgalci İsrail rejimi arasında yapılan ve Mavi Marmara davasının düşürülmesine neden olan “normalleşme” anlaşmasının feshedilmesini talep eden bir diğer isim de Mavi Marmara katılımcısı Çiğdem Topçuoğlu oldu. Sosyal medya hesabı aracılığıyla paylaşımda bulunan Mavi Marmara şehidi Çetin Topçuoğlu’nun eşi Çiğdem Topçuoğlu da İsrail ile yapılan anlaşmanın feshedilmesini talep etmektedir. Hemen şu hususu da belirtmiş olalım ki, Gülden Sönmez Hanımefendinin eleştiri konusu yaparak işaret ettiği sözleşme metninin imza bölümünde işgalci rejimin başkenti Kudüs gösterilmesi ve böyle bir belgeye imza atılması ayrı bir utanç vesilesidir.

Öte yandan MAZLUMDER de Mavi Marmara davasına tekrar dönülmesine dair hükümete çağrıda bulunmuştu. 12 Mayıs 2021 tarihinde MAZLUMDER’in internet sitesinde “Mavi Marmara Davasını Tekrar Konuşmanın ve İşgalci İsrail'in Suçlarına Karşı Hukuk Mekanizmalarını Harekete Geçirmenin Zarureti” başlıklı bir açıklama yayınlanmış ve söz konusu dava dosyasının halen istinaf mahkemesinde olduğu hatırlatılmıştı. MAZLUMDER tarafından yapılan açıklamada, konuya ilişkin olarak, “İstinaf süreci devam eden Mavi Marmara Davası’nın kapatılmasının büyük bir hata ve utanç kaynağı olduğu açıktır. İstinaf Mahkemesi’nin yargılamayı hızlandırarak, yapılan itirazlar çerçevesinde düşme kararını kaldırması ve yargılamayı devam ettirmesi gerekmektedir. Bu, yok sayılan hukuk, Mavi Marmara’da katledilen vatandaşlarımızın aileleri, mağdur edilen katılımcılar ve Filistinli mazlumlar için kaçınılmaz bir sorumluluktur” denilmişti.

Mavi Marmara davasına geri dönüş mümkünken bu sorumluluk asla savsaklanmamalı.

On vatandaşımızı şehit eden ve çok sayıda insanımızı yaralayan cani İsrail güçlerinin yargılanmasının düşürülmesi yakın tarihin en onur kırıcı davranışı arasında yer almaktadır. Şunu net bir şekilde ifade etmiş olalım ki, kamuoyumuz Mavi Marmara davasının yeniden başlamasını istiyor. Mavi Marmara davasına geri dönüşün teknik olarak mümkün olduğu biliniyor.

Mavi Marmara davasının tekrar açılmasını isteyen mağdur Avukat Gülden Sönmez 'in açıklamalarına yer veren Milli Gazete şu hususlara işaret etmektedir: "Hatırlanacağı üzere Mavi Marmara’ya ilişkin ceza davası düşürüldüğünde mağdurların bu karara itiraz ederek İstinaf ile Bölge Adliye Mahkemesi’ne başvurduğunu kaydeden Sönmez, 'Dava dosyamız burada bekliyor. Hukukun gereği itirazımızın kabul edilip katillerin cezalandırılması gerekmektedir' demişti. Avukat Sönmez, Mavi Marmara davasına ilişkin olarak yapmış olduğu paylaşımlarda, "Düşürülen Mavi Marmara davası itirazlarımız sonucunda hâlâ açık. Mahkeme katillerin cezalandırılması için yargılama sürecini devam ettirebilir. Hukukun gereği de budur. Yani yapılabilecek esaslı bir iş var ama bakalım yapılacak mı?Ceza davamız düşürüldüğünde şehit aileleri dahil mağdurlar bu karara itiraz ederek istinaf ile Bölge Adliye Mahkemesi’ne başvurduk. Dava dosyamız burada bekliyor. Hukukun gereği itirazımız kabul edilmeli ve katiller cezalandırılmalıdır" ifadelerini kullanmıştı. Sonuç olarak, hem kamuoyumuz hem mağdur aileleri Mavi Marmara davasının yeniden açılmasını istemektedir. Olması gereken de budur...