İletişim teknolojilerinin tek taraflı bir tahakküm biçiminde şekillenen küresel iktidarı, seküler, kültürün/ideolojinin, bir şekilde bütün toplumlara derinden nüfuz edebilmesi için elverişli bir ortam/iklim oluşturuyor. Bu durum, bağımsız-etkin İslami bir mekan/iklim/ortam/çevre ve bağımsız evrensel bir konumu imkânsız kılıyor. Seküler dünya görüşünün/ideolojinin küresel iktidarı karşısında, yerli-milli bir çerçeve yerine evrensel zihin, evrensel etki, evrensel ilişki ve dayanışma üretebilecek İslami bir entelektüel çerçeveye ihtiyacımız var.

İslam toplumlarının halen içerisinde yaşamakta bulundukları kültürel konformizm, her tür olumsuzluğa katlandığı ve olumsuzu aşmak için belirleyici bir irade ortaya koyamadığı için, kültürel konformizm ancak kültürel molozlar-troller-aparatçikler yetiştirebiliyor.

Bu nedenledir ki İslam toplumları, ideolojik/dini/politik popülizm uyuşturucuları ile yüzleşemiyor, hesaplaşamıyor. Evrensel ufku olan büyük fikirler, büyük filozoflar yetiştiremiyor. İslam toplumlarında hakim olan kültürel konformizm ve hamaset söylemi, hiçbir kavramsal/paradigmatik çerçeveye ve içeriğe sahip değil.

Toplumlarımızda kitle kültürü, kültürsüzlüğü derinleştiriyor. Yerli-milli çerçeveler, algılar, bağlılıklar sebebiyle bütün ufuklara ve bütün boyutlara açık eleştirel okumalar-çözümlemeler-analizler yapamıyor, zihinsel özgürlüğe giden yolları, bağımsızlığa giden yolları açamıyoruz. Bu nedenle de bugünün sömürgeci dünyası, Müslüman toplumları ve kültürleri, antropolojik araştırma nesneleri olarak gündemine alıyor. Avrupa merkezci kültürel mutlakıyetçilik, batılı olmayan kültürleri, yargılama-tanımlama hakkına sahip olduğunu düşünüyor. Sözünü ettiğimiz kültürel mutlakıyetçilik yoluyla bütün toplumlara tek kültürel model dayatılabiliyor. Mugalataya ve faşizan hezeyanlara dayalı politik popülizmlerle, hiçbir şekilde sözünü ettiğimiz kültürel mutlakıyetçiliğe cevap verilemiyor. Kitle kültürüne maruz kaldığımız için İslami dünya görüşünün, hayat tarzının ifadesi olan, İslami anlamda entelektüel mücadeleyi mümkün kılabilecek hiçbir kavramsal çerçeveye/meşruiyete/otoriteye sahip değiliz. Bugün İslam toplumlarını kendi özgün/bağımsız kavramlarıyla değil, modern-seküler kavramlarla tanımlayabiliyoruz.

Hamasetin-popülizmin bir eğitim yöntemi haline geldiği toplumlarda yaşadığımız için, epistemik bağımsızlığın nasıl bir şey olduğunu/olacağını bilmiyoruz. Kültürel gündemin yerini hamaset-menkıbe-propaganda gündemi aldığı için İslam'ın kendisiyle değil, İslam'ın örfe/geleneğe/folklore dönüştürülen yerli-milli tezahürleriyle ilgileniyoruz. Bugün toplumlarımızda, içerisinde yaşamakta bulunduğumuz toplumda da, örf ve gelenek bir referans kaynağına dönüştüğü için büyük fikirlerin, büyük anlamların dünyasına katılamıyoruz. Büyük fikirlere, büyük anlamlara, büyük ufuklara ulaşabilmek için konfor alanlarını terk etmek gerekiyor.

Kültürel konformizmin hakim olduğu toplumlarda, Türkiye'de de, bütün duygusal bağlılıklar, hastalık derecesinde derin bağımlılıklara dönüşüyor. Bu tür bağımlılıklar sebebiyle taşralılığın ötesine geçemiyor, daha çok farkındalık sahibi olamıyoruz. Kimi zaman ideolojik, kimi zaman dini, kimi zaman politik popülizm uyuşturucularına maruz kalan genç kuşaklar, bu uyuşturucular yoluyla etkisiz hale getirilebiliyor, yerleşik-dokunulmaz kabullere dönüştürülen bu uyuşturucularla yetiştiriliyor.

İslam toplumları bir yanda savaş malulü toplumlar haline gelirken, bir diğer yanda da ideolojik/dini ve politik popülizm malulü, bilinçdışının kurbanı toplumlar haline geliyor. Anormal zamanlarda, anormal bir dünya/tarih/toplum/siyaset tablosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Romantik/nostaljik/teslimiyetçi/popülist umutlar sebebiyle, toplumlarımız umut mezarlıklarına dönüşüyor. Kültürel konformizm soru soramayan, sorgulama yapamayan zihinler yetiştirdiği için toplumlarımız/kültürlerimiz, ahlaki/düşünsel/vicdani bağımsızlığa/üretkenliğe sahip olmayan yarı kadavralar yetiştirebiliyor. Yarı kadavralarla İslam toplumlarını yapısal edilgenliğe mahkum eden nedenler hiçbir biçimde konuşulmuyor, tartışılmıyor. Mistik/batıni/tasavvufi kültürün, varoluşsal ilgilere, meselelere, sorumluluklara yabancı, apolitik-pasif-edilgen toplumlar oluşturduğunu gündeme almaya cesaret edemiyoruz. Yerli-milli duygusallıklar sebebiyle, evrensel İslami bilinci, etnik sınırlar, hassasiyetler içerisine kapatmaya çalışıyoruz.

Kültürel molozlaşma-trolleşme-aparatçikleşme-lümpenleşmenin toplumsallaşması, ahlaki kötülüklerin kanıksanması, sıradanlaşması, ahlaki aklın ölümüne, oportünist aklın yükselişine işaret eder. Oportünizmin, oportünist aklın yükselişi nihai yozlaşma ve büyük çöküşle ilgilidir. Oportünist akıl, bütün niteliklerin, bütün anlamların, ehliyet ve liyakatin düşmanıdır. Resmi aklın/söylemin/retoriğin dışında kalan hiçbir niteliğe/bilgiye, bilgeliğe saygı duymayan, kültürel molozlaşma/trolleşme/lümpenleşme, maalesef, çok aziz ve çok mükerrem İslam'ı amansız bir biçimde sömürerek, araçsallaştırarak, kendi tekeli altına alarak, kendisi için sahte bir “meşruiyet” alanı oluşturmaya çalışıyor. Günümüz İslam toplumlarında Türkiye'de de, kendilerini İslama nisbet eden çevrelerin içerisinde bulundukları varoluşsal yetersizlikler/cehalet sebebiyle, küresel kamusal alan için düşünmek ve üretmek gibi bir meselelerinin olmadığını üzülerek kaydetmek gerekir.

Popülist zamanlarda/toplumlarda/kültürlerde iktidarlar-çıkarlar söz konusu olduğunda, helal-haram, hak-batıl, doğru-yanlış, meşru-gayrimeşru arasındaki bütün sınırlar belirsiz hale geliyor.

Muhafazakar-sağcı lümpenleşme-molozlaşma-trolleşme, İslami kimliğin-kişiliğin-tercihin-bilincin, paramparça olduğunu gösteriyor. Popülist zamanlarda, toplumlarda insanlık değerleri bütünüyle erozyona uğruyor, insanilik azalıyor, partizanlık çoğalıyor, derinleşiyor. Bu tür toplumlarda muhalif-eleştirel unsurlar yarı insan bile sayılmayabiliyor. Popülist toplumlarda popülist yalanlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar, ayrıcalıklar, bencillikler, mugalatalarla sistematik bir biçimde örtbas edilebiliyor. Bugünün dünyasında/toplumlarında sosyal sorunlar, yoksulluk ve eşitsizlik, kurumsal yozlaşma, sınıfsal karşıtlıklar derinleşiyor, hiçbir şekilde, hiçbir güvencesi olmayan, hiçbir yere tutunma imkanı olmayan prekarya, her alanda bütünüyle yalnızlaşıyor. Bütün toplumlarda dijital dönüşüm etkili hale geliyor. Genç kuşakların bütün tercihlerini büyük ölçüde dijital küresel kültür belirliyor.

Online hayatların, ilişkilerin, etkileşimlerin normalleştiği bir zamanda, dünyada ve toplumda, hamaset dilinin-siyasetinin hiçbir işe yaramadığını, yaramayacağını, hamasetin algısal sorunlara neden olduğunu bilmek-görmek-anlamak gerekiyor. Bugün Müslümanlar olarak yeni oluşmakta olan Covid kuşağına nasıl hitap edileceğini bilmiyoruz.

Farklı hiçbir varoluş durumuna izin vermeyen tek boyutlu modern yorumun küresel iktidarına, tahakkümüne dini ve politik popülizm uyuşturucularıyla hiçbir şekilde ikna edici cevaplar verilemez. Gerçek hayatta karşılığı olmayan ölümcül iyimserliklere tutunduğumuz için İslam toplumlarının karşı karşıya bulunduğu varoluşsal hayati sorunlarla ilgili, dini popülizm ve politik popülizm, bağımsız tek cümle kurma yeteneğine sahip değil. İslami anlamda gerçek dünyaya uyanmak ve İslami bilincin yolunu yeniden açmak için, İslam toplumlarının İslami düşünce, kültür, edebiyat, ilahiyat, siyaset hayatının kendi bağımsız ontolojisini oluşturmak üzere hiçbir sistematik çaba içerisinde bulunmadığını, bu doğrultuda içerik üretmediğini hatırlamak hayati önemi olan bir konudur. İslam toplumları/kültürleri kendi bağımsız ontolojilerini hayata geçirmedikleri takdirde, İslam'ı Batılı ölçütler/normlar/değerler doğrultusunda tanımlamak, yaşamak zorunda kalacaklar.

Müslümanlar bağımsız İslami ontolojik meşruiyet ve otoriteyi gerçekleştirmedikleri için, İslam bir yanda ırkçı evrenselcilik, ideolojik evrenselcilik karşısında, bir diğer yanda da ulus-devlet milliyetçilikleri/ırkçılıkları karşısında sürekli ağır yenilgiler alıyor. Bu konuda en büyük yenilgi, İslam ve siyaset ilişkisi bağlamında yaşanıyor. Entelektüel misyon ve vizyonları olmayan, kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlı akademik profesyonellerin, siyaset içermeyen bir din algısı konusunda ikna edildikleri görülebiliyor. Eleştirel okumalar yapmadığımız için modern felsefenin, kültürün, sanat ve edebiyatın emperyalizmin hizmetinde olduğunu görmüyoruz. İdeolojik meşruiyet/dil/söylem, totaliter modernliğin yakıcı boyutlarını görmemizi engelliyor. Totaliterlikle modernlik arasında yakın bir ilişki olduğunu bilmek gerekir. Irkçı bir evrenselciliği ve yorumu bütün toplumlara ve kültürlere dayatmaktan daha vahim bir totaliterlik olamaz. Hıristiyan/hümanist burjuva uygarlığının bütün sömürgecilikleri himaye ettiğini hatırlamak/hatırlatmak önemlidir. Hangi mülahazalara dayalı olursa olsun, bir toplumun Avrupa Birliğine katılma isteği/ısrarı, ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi sorgulanamaz ve dokunulmaz kılıyor. Bu dokunulmazlık sebebiyle, Batı kendisini bütün insanlık değerlerinin tek kaynağı olarak görmeye devam edebiliyor. Entelektüel anlamda, ontolojik bir sürgünle, mahrumiyet-mağlubiyet-mahkumiyet ve bozgunla karşı karşıya bulundukları halde bu durumun ne kadar vahim sonuçları olduğunu fark edemeyen İslam toplumları ve kültürleri, sorgulanamaz-dokunulmaz kılınan seküler yorumun iktidarı ile bir türlü kapsamlı bir biçimde yüzleşemiyor. Sözünü ettiğimiz sorgulanamaz ve dokunulmaz kılınan ideolojik çerçeveler sebebiyle siyasal inançlarımızı, dünya görüşümüzü, hayat tarzımızı Batılı normlardan bağımsız bir zeminde tasavvur ve tahayyül edemiyoruz. İslam'ın ontolojik boyutuna yönelik sistematik meydan okumalar devam ederken, kendi bağımsız ontolojimizi oluşturmadığımız halde “hilafet” hayalleri görüyor, dini-politik popülizm uyuşturucularına hizmet eden propaganda camileri inşa etmeyi, İslami özgürlüklerin kanıtı olarak görmeye devam edebiliyoruz.

İslam'ın ancak teorik gündem konusu olabildiği, ümmet ideallerinin soyut idealler haline geldiği, etnik-mezhepçi rekabetler-karşıtlıklar-bencillikler temelinde İslami yorumların meşrulaştırılabildiği bir dünyada/zamanda/toplumda Müslümanlar olarak çok daha dikkatli, çok daha sorumlu bir duruş sahibi olmamız gerekir. Bugün toplumlarımızda kitleler, popülist-hamasi propaganda yöntemleriyle/yoğunluklarıyla araçsallaştırılıyor, edilgenleştiriliyor. Toplumlarımızda dini ya da politik bütün otoriter figürler, bugün pek çok somut örnekte de görülebileceği üzere kendilerini bütünüyle bilinçdışı bir zeminde konumlandırıyor. Kitleler, sağ-muhafazakâr-faşizan propaganda yöntemleriyle bilinçdışının sınırları içerisine hapsediliyor. Bu durumda ilgili toplumların hiçbir zaman, hiçbir gelecekte bilinç düzeyine çıkamayacaklarını idrak etmek gerekiyor. Bilinçdışına mahkum edilen toplumlarda, Türkiye'de de, niteliksel anlamda hiçbir çözümleme yapılmıyor. Toplumlarımız, niteliksel anlamda çözümler yapabilecek, zamanımızın bilinçli-eleştirel tanığı olabilecek, kamusal-eleştirel müdahalelerde bulunabilecek, kamusal düşünürlere sahip değil.