İran’a maksimum baskı ve İsrail’e maksimum destek politikası uygulayan Donald Trump’ın başkanlık koltuğunu Joe Biden’e devretmesiyle ABD’nin Ortadoğu politikasında önemli değişikliklerin yaşanacağı varsayılıyor. Her ne kadar bu değişikliğin sınırlarının ne olacağına dair tahminde bulunmak zor olsa da, değişikliğin niteliğine dair yorumda bulunmak mümkün görünüyor.

Trump’ın aksine NATO ve AB ile daha yoğun ilişkiler geliştireceğinin sinyallerini veren Biden, “Amerika geri döndü” mottosuyla geleneksel müttefikleriyle işbirliklerini arttıracağına vurgu yapıyor. Diğer yandan, sert güç unsurlarını öteleyerek nüfuz alanlarını yumuşak güç unsurlarıyla tahkim edeceğine dair mesajlar da veriyor. Yemen Savaşı’nda Suudi Arabistan’a verdiği desteği ‘sınırlandırması’ ve İran’la nükleer müzakere sürecine yeniden başlayabileceklerini belirtmesi, bu politikanın bir uzantısı. Ancak aynı Biden’ın Çin ve Rusya’yla mücadeleyi dış politikanın temel öncelikleri arasında zikretmesi, yükselen güç olarak Asya’yla mücadelenin küresel bir boyuta evrileceğini göstermesi bakımından önemli. İsrail’in güvenliğine dair yapılan vurguyu da bu denkleme dâhil edersek, Biden dönemi ABD politikasının yapısal bir değişim yaşayacağını söylemek zor duruyor.

Biden’ın küresel güçler arası mücadeleye vurgu yapması ve bölgesel rekabet meselelerini ikincil sırada görmesi, kısa vadede İran’ın ve direniş ekseninin üzerindeki baskıyı bir nebze olsun hafifletecek gibi duruyor. ABD’nin İran’la nükleer müzakere sürecine yeniden başlamaya hazır olduğunu açıklaması, Suud-BAE eksenine verdiği desteği sınırlandırarak Yemen Savaşı’ndan kademeli geri çekilişi, Lübnan’da Hizbullah ve müttefiklerine uyguladığı sert yaptırımları yumuşatacağına dair sinyaller vermesi ve Suriye krizinin siyasi çözümle nihayete erdirilmesi gerektiği retoriği, İran’ın ve dolaylı olarak direniş ekseni bileşenlerinin uzun zamandır maruz kaldıkları ekonomik ve siyasi darboğazı aşması için bir imkân sunuyor gibi gözükmekte. Ancak uzun vadede bakıldığında, Hizbullah lideri Nasrallah’ın da dediği gibi Biden’ın İsrail yanlısı ABD politikasında köklü bir değişikliğe gitmesi mümkün görünmüyor. Dolayısıyla, Biden döneminde strateji araçlarının değişmesi bakımından İran ve müttefikleri üzerindeki baskının azalması, amaçlar bakımından ciddi bir farklılaştırmayı beraberinde getirmeyecek gibi duruyor. Bu bağlamda, yeni ABD yönetiminin kurguladığı küresel güçler denklemi, İran’ı, Çin-Rusya blokunda konumlandırması bakımından ABD’nin önemli mücadele mevzilerinden biri kılmaya devam edeceğe benziyor.

Mevcut küresel güç bloklaşmasının icbar ettiği taraf olma hali, İran’ı reel-politik ile ideal-politik arasında sıkıştırması bakımından üzerinde durulmayı fazlasıyla hak ediyor. İslam İnkılabı’nın ardından “Ne Doğu ne Batı” sloganıyla yeni bir söylem inşa eden İran, küresel güç kutuplarından birine taraf olmaktan ziyade yeni bir kutup inşa etmenin gerekliliğine vurgu yapıyordu. Ancak gelinen noktada İran’ın karşı karşıya kaldığı yaptırımlar ve zorluklar, petrol zengini bu ülkenin ekonomik potansiyelini kinetik enerjiye dönüştürmesine engel oluyor. ABD emperyalizmine boyun eğmemenin bedelini ödeyen İran, mevcut durumda nefes alabilmek için Çin-Rusya kutbunun bir üyesi olma ikilemiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Uluslararası ilişkilerin doğal seyri içerisinde ‘güçlerin dengelenmesi’ bakış açısından rahatlıkla açıklanabilecek olan bu eğilim, inkılabi perspektifin sunduğu özgünlüğün sorgulanmasını getirmesi bakımından içerisinde birtakım maluliyetler barındırmaktadır.

Suriye’de Esad rejiminin düşmesinin direniş ekseninin kazanımları açısından önemli sorunlar yaratacağının farkında olan İran, iç savaşta Rusya’yla aynı cephede çarpışmak zorunda kaldı. Yola çıkış ve hedefe varış stratejileri bakımından farklılaşan bu iki ülkenin Suriye’de ittifak ilişkisi kurması, doğal bir sürecin ürünü değil şartların icbarının sonucudur. Ancak gelinen noktada, Rusya’nın Suriye’de edindiği pozisyon, İran’ın kazanımlarını tehlikeye atma potansiyelini de içerisinde barındırmaktadır. Ortadoğu’da tüm taraflarla ilişki geliştirme politikası yürüten Rusya’nın, bir yandan İran’la diğer yandan İsrail’le iyi ilişkiler geliştirmesi, mevcut ilişki biçiminin tutarsızlığını göstermesi bakımından önemlidir. Reel-politik açıdan izah edilebilir pek çok yanı olan bu müttefiklik ilişkisinin, ideal olandan düzenli kopuşu besleme ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bugün İran ve Hizbullah’ın Suriye’de saha varlığı/kazanımları olmasa, Rusya’nın talep ve icbarlarında daha da öteye gideceğini tahmin etmek zor olmasa gerektir. Şu anki mevcut duruma rağmen, İsrail jetlerinin Suriye’deki İran ve Hizbullah mevzilerini hedef alabilmeleri, Rusya-İran ittifak ilişkisinin eşit düzlemde olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla, mevcut konjonktürün oluşturduğu mecburiyetler, devrimci nesillerde inkılabi düşüncenin somutlaştırılması noktasında bazı soru işaretlerini beraberinde getirme risklerini taşımaktadır.

Bu kapsamda, 27 Mart’ta imzalanan İran-Çin Kapsamlı Stratejik İşbirliği Anlaşması da kazanımlar kadar taviz ihtimallerini içermesi bakımından dikkatle izlenmelidir. Çin’in İran’ın enerji sektörüne 280 milyar dolar, altyapı geliştirme faaliyetlerine ise 120 milyar dolar olmak üzere toplam 400 milyar dolar değerinde bir yatırım yapacağı ifade edilen bu anlaşma, ekonomisi ciddi krizler yaşayan İran açısından can simidi niteliği taşımaktadır. ABD’yle nükleer müzakere gündemi öncesinde böyle bir anlaşmanın yapılması, İran’a masada elini güçlendirme imkânı da sunmaktadır. Ancak ABD’yle bu zamana kadar verdiği ekonomik savaşı askeri ve siyasi boyuta taşıma sürecinde olan Çin’le 25 yıllık bir anlaşma yapılması, Rusya faktöründen olduğu gibi istenmeyen sonuçlarla karşı karşıya kalmak anlamına gelebilir. Bu noktada, ilerleyen yıllarda, büyüyen Çin gücünün İran’a yönelik bazı girişimlerinin İslam Devleti’nin egemenliğine müdahale potansiyeli taşıması ihtimal dâhilindedir. Unutulmamalıdır ki, büyük emperyalizmle mücadele ederken, küçük emperyalizme gebe kalma ihtimali, mevcut iddiaları töhmet altında bırakacaktır.           

İran’ın direniş ekseni bileşenleri ile sahada elde ettiği kazanımlar, pazarlık masasında elindeki en büyük kozu temsil etmektedir. Ancak Biden dönemiyle daha da gün yüzüne çıkacağa benzeyen küresel güç kutuplaşmaları, İran’ın mevcut konumunu ‘kendinden menkul değer’ olarak yeni bir blok olarak sunmasına müsaade etmemektedir. Bu da mevcut kutuplardan birinde konumlan(dır)mayı zorunlu kılan ‘reel bir durum’ oluşturmaktadır. Bu reel durumu göz ardı etmeden, ABD emperyalizminin karşısında yer almak ve buna karşı mücadele vermek inkılabi mücadele için önemli bir kazanımdır. Ancak bu mücadelede Rusya-Çin blokuna her zamankinden daha fazla mecbur kalmak, mevcut kazanımları gölgede bırakması bakımından sorgulanmalıdır.

Reel ile ideal arasındaki gerilimin sertleştiği bir vasatta, inkılabi söylemin yeniden inşası, gelecek nesillerin de bu çizgiye bağlılık ve aidiyetleri açısından önem arz etmektedir.