"İstanbul Sözleşmesi" 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalanmış, 14 Mart 2012 tarihinde onaylanmıştı. 1 Ağustos 2014 tarihinde ise yürürlüğe girmişti.

İlk bakışta bu sözleşme kadına şiddetin önlenmesi amacıyla hazırlanmış bir paket yasalar manzumesi olarak görülse de; belki ekstrem bir tanım olacak ama kimileri için bu bir deli gömleği idi ve bir türlü toplumumuzun dokusuna uymuyordu. Birçok mağduriyetlere sebep oldu. Ayrıca kadına şiddeti azaltacağına tam tersi çoğaltmış oldu. Uzun süren kamuoyu tartışmalarından sonra nihayet Sayın Erdoğan'ın ve Sayın Numan Kurtulmuş'un "ayrılabiliriz" türü beyanlarının akabinde 20 Mart 2021 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye, kadın haklarını savunduğu iddia edilen ve kadına şiddetin önlenmesi amacıyla yürürlüğe girdiği söylenen, ayrıca AİHM kurallarını esas alan "İstanbul Sözleşmesi"nden ayrılmış olduk.

Evet; İstanbul Sözleşmesi'nden ayrıldık ayrılmasına ancak bu kapsamda yapılan tartışmalar ve spekülatif yaklaşımlar biteceğe benzemiyor. Asıl ismi "Avrupa Konseyi Sözleşmesi" olan Anayasa "m.90/5" uyarınca kanun hükmündeki bu yönetmelik metninin fesedilmesini halkımızın çoğunluğu memnuniyetle karşılamış oldu. Başta femenistler ve bir takım rijit görüşlü kadın dernekleri olmak üzer bir kesim vatandaşlarımız ise bu sözleşmenin iptal edilmesine karşıydı ve iptal sonrası bir takım tepkiler vermeye başladılar. Muhtemelen yakın bir zamanda organizeli bir şekilde ellerine alacakları müstehcen ve müstekreh içerikli pankartlarla nümayişler yapacaklar ve o haya yoksunu çirkin sloganları atacaklar. Tevekkeli Cemil Meriç boşuna dememişti, "Sloganlar idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir."

Bunlar Batılı hempaları tarafından kendilerine sunulan deli gömleğini aşkla/şevkle ve kendilerini yırtarcasına giymektedirler. Bu kesim kendilerini son derece haklı görerek "İstanbul Sözleşmesi ile ancak kadına şiddetin önünü alınabilir" inancındalar. Fakat kazın ayağı öyle değil ve bunun farkında değiller.

Bakınız, bu sözleşme yürürlüğe girdiğinden bu yana kadına yönelik olumsuzlukların önü alınmaktan maada şiddet ve kadın cinayetlerinin daha da arttığı görülmektedir. Sözleşmedeki maddeler biraz tetkik edildiğinde, "kadına şiddetin önlenmesi" adı altında (kamuflaj taktikle) toplumumuzu tamamen sil baştan Batı yaşam biçimine endeksli dizayn edecek bir proje olduğu görülecektir. Yani sipariş üzerine dayatılmış bir paket programdı bu.. Hiç kuşkusuz, toplumumuzu Batı yaşam biçimine angaje etmeyi hedefleyen bu proje bizim aidiyet değerlerimize tezat teşkil etmekteydi. Şu bilinsin ki, aklı başında hiç kimse kadına şiddete onay ve prim vermez. Kadın olsun, erkek olsun, yaşlı ve çocuk olsun hiç farketmez her insanın yaşamı kutsaldır. Bizim inancımıza göre sadece insanın değil, her canlının yaşam hakkı vardır. Ülkemizde vuku bulan şiddet olaylarına ve cinayetlere baktığımızda her 12 kurbandan biri kadın olmaktadır. Ancak kadın cinayetleri konusunda toplumumuz daha hassas olduğu için bu tür vakalar calibi dikkat bir şekilde daha da ön plâna çıkmaktadır. Üstelik kadın cinayetleri genellikle çok daha vahşi yöntemlerle işlendiği için toplumumuzda travmatik kalıcı etki yapmaktadır. Bu durum karşısında insanlarımız haklı olarak, ivedilikle önleyici tedbirlerin alınmasını ve suçluların ağır bir şekilde cezalandırılmalarını istemektedir. Fakat gelin görün ki bu sözleşmede palyatif ve işin içerisinden çıkılamıyacak şekilde çözüm önerilerine gidilirken Yüce Allah'ın, "Kısasta hayat vardır" (Bakara:179)(Kısas ile hayat teminat altına alınır) hükmü göz ardı edilmektedir. Sonra da, "işte efendim neden bu cinayetlerin önü alınamıyor?" diye hayıflanmaktadırlar.

Farkında olmadan bu sözleşme ile aile kurumunun temeline dinamit koyulmuştu. Eşler arasında en ufak bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda kadına evliliğin derhâl sonlandırılması hususunda negatif anlamda öylesine teşvik inisiyatifi veriliyor ki, adeta kadına, "hadi ne duruyorsun, polise/savcılığa müracaatını yap, uzaklaştır bu herifi evinden, hatta boşa bunu, boşa ve ömür boyu/süresiz nafaka al ve dostunla birlikte partner hayatı yaşa, sponsorluğunu da angut (!) kocan yapsın!" 

Nitekim sözleşmenin verdiği güvence ile bu ve benzeri vakalar bir hayli yaşandı. Bu garabet ve ahlâk dışı durum aynı zamanda kadını koruma altına almaktan maada kadının hayatını riske atmaktadır. Zira bu durum mağdur koca açısından cinayete teşviktir.

Asıl adı Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan "İstanbul Sözleşmesi" içerisine

öylesine garabet yasalar koyulmuş ki gençlerimiz evlenmeye cesaret edemez olmuştu adeta.. 33 yıl İsviçre'de yaşamış ve İsviçre vatandaşı olan biri olarak tanıklığım kadarıyla Batı'da da aynı şekilde evliliğin beraberinde getirmiş olduğu yükümlülüklerden ve boşanma ile başlayacak süresiz nafakadan dolayı nice zamandır partner hayat tercih edilir oldu. Bizde de gençlerimizi evlilikten soğutan bu "süresiz nafaka" endişesidir. Öt yandan "Kadının beyanı esastır" prensibi ve evden uzaklaştırma inisiyatifi kadına verildiğinden beri şiddet olaylarının önü alınmasının aksine artış gösterdiğini görüyoruz. Medyadan da tanık olduğumuz kadarıyla sırf bu yüzden 4 milyonun üzerinde erkek evden uzaklaştırmalardan ve adlî kovuşturmalardan dolayı mağdur edilmiş.

Kısacası istatistiki verilere baktığımızda da "İstanbul Sözleşmesi" ile ailevî sorunlar azalacağına tam tersi istikamette artış gösterdiğine tanık oluyoruz. Elbette ki bizim toplumumuzda görülen aile içi geçimsizlikler, şiddet olayları, boşanma hadiseleri ve genel anlamdaki ahlâkî yozlaşma "İstanbul Sözleşmesi" ile başlamadı. Bunun öncesi de var. Ailenin huzurlu, güzel geçimli ve insicam içerisinde sürdürülmesine ilişkin ilâhî menşeli mükemmel nezaket kurallarımız ve adlî disiplinlerimiz terk edildiğinden beri toplumsal huzursuzluklardan ve cinayete varan şiddet olaylarından bir türlü kurtulamıyoruz. Toplumumuz Batı kültürüne, Batı yaşam biçimine ve Batı yönetim anlayışına angaje edilmeye çalışıldığından bu yana görgü, edep ve adab-ı muaşerete ilişkin nezaket kurallarımıza karşı büyük oranda kayıtsızlık ve dejenerasyon yaşanarak ahlâkî değerlerimiz yitirilmiş vaziyette. En ufak sorunu kaba kuvvet ve şiddete başvurarak çözebileceğine inanan nobran karakterli insanlar ortalıkta cirit atıyor. "Hangi ara toplum bu hâle geldi?" diyemeyiz. Siz ders müfredatına agnostik bir anlayış yüklerseniz, siz "muasır medeniyet/çağdaş uygarlık seviyesine ulaşacağız" derken Batı'nın kokuşmuş ahlâk anlayışını (sinema, tiyatro ve TV dizileriyle) gençlerimize empoze ederseniz bu nesilden daha ne bekleyebiliriz ki?

Bu sözleşme ile kadına şiddetin önü alınması amacıyla namus olgusu ve geleneklerimizdeki edep, ahlâk ve mihribanlık anlayışı ortadan kaldırılmakta ve bu gibi olası ahlâk dışı davranışlar ve namussuzluklar hoşgörü ile karşılanması salık verilmekte. İşte buyrun: "Taraflar, kültür, örf, adet gelenek, din veya sözde 'namus'un işbu 'sözleşme' kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar." Yani "herhangi bir şiddet"ten kasıt fiîli şiddetin haricinde sözlü ve psikolojik şiddet de buna dahil. Açıkçası hoşgörü adına deyyusluk mazeretsiz bir şekilde kabul edilsin isteniyor.

Öte yandan yine aynı şekilde Batı'da hoşgörü ile karşılanan Lût kavmine özgü sapkınlıklar LGBT+Q adı altında legal hâle getirilmeye çalışılmakta...

Evet, İstanbul Sözleşmesi'nden ayrıldık, ancak sorun onunla bitmiyor. Zira 6284 sayılı kanunun 2. maddesinde referans alındığı üzere, metindeki esaslar büyük ölçüde İstanbul Sözleşmesi'ne göre oluşturulmuş. Hâl böyle olunca İstanbul Sözleşmesi ile adeta eşdeğerde olan bu "bağlayıcı kurallar manzumesi" birçok çelişkiyi içinde barındırıyor olması kaçınılmazdır. Bu nedenle ve sonuç itibariyle ifade edecek olursak 6284 sayılı kararname mutlaka gözden geçirilmeli ve tartışmaya açılmalıdır. Sonra da aidiyet değerlerimize ve kültürel yapımıza uygun bir şekilde yeni bir düzenleme yapılıp söz konusu edilen "Ankara Sözleşmesi" hayata geçirilmelidir. Saniyen ahir kelâm olarak şunu da bilmiş olalım ki, Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve Avrupa Hukuk Normları bizim için rol-model veya uyulması gereken paradigma olamaz. Avrupa'nın özeline ait olan normlar bizim için evrensel değer olamaz. Onlar için iyi olduğu düşünülen kriterler bizim için iyi ve uygun olacağı anlamına gelmez. İslâm'ın kadına verdiği değer ve önem idrak edildiği ve toplumsal bir bilince dönüştüğü an bu tür yasa, kanun ve yönetmeliklere ihtiyaç olmayacaktır bi iznillah. Bizim aidiyet değerlerimiz bize yeter...