Aslında Kûr'ân ayetlerinde olduğu gibi olayların da siyak ve sıbakına (öncesine ve sonrasına) bakarak tümevarıma  ulaşmak en iyi yöntemlerden biridir.. Analizler genellikle bu ölçüye göre yapılır. Biraz tetkik ettiğimizde Cumhuriyet tarihinde ve hatta Osmanlı'nın son dönemlerinde vuku bulan

bütün darbe, ihtilâl ve muhtıra türü ne varsa hepsinin arkasında Siyonist şebekenin olduğu görülecektir. Veya işin içerisinde zahirde görülen Siyonist şebekenin kullandığı İngiltere ve ABD gibi sömürgeci şer güçler vardır. Özellikle Cumhuriyet'ten önce Abdülhamit'e yönelik suikastın ve sonrasında sürgüne gönderilmesinin arkasında Siyonistlerin lideri Theodor Herzl'in Filistin topraklarına yönelik şeytanî plânını ve İngiltere'nin o plân çerçevesindeki projelerini görüyoruz. Bu projenin bir ayağı da İngiliz işgali altında olan Filistin topraklarına Yahudi göçünü sağlamaktı. Zira 2 Kasım 1917 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Siyonistlerin o günkü liderlerinden Lord Rohtschild'e kutsal Filistin topraklarımızda bir Yahudi devleti kuracaklarına dair teminat veriyor. Bu teminatın adı "Balfour Dekorasyonu"dur.

Bu deklarasyon tarihinden itibaren Siyonistlerin ve İngiltere'nin organizesiyle dünyanın her tarafından Filistin topraklarına yoğun bir şekilde Yahudi göçü sağlanıyor. Bu tarihlerde sömürü ve emperyal emeller adına ABD, İngiltere ile nöbet değişiminden dolayı bölgemize nüfuz etmeye başlıyor.

1946 yılında, yani Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu döneminde ABD ile ikili ilişkiler geliştiriliyor. Aslında buna "ikili ilişki" dememek lazım. Zira ülkeler arasında ikili ilişkiler mütekabiliyet esasına göre olur. Biz bu ilişkide ABD'ye Milli Eğitim Müfredatı'nımızın ve askerî yapılanmamızın teslim edildiğini görüyoruz. (Osmanlı'dan beri var olan Amerikan kolejlerini ve misyonerlik okullarını kast etmiyoruz. Gerçi o da hegemonya ve sömürü düzeninin bir halkasıydı.) ABD ile 1946 yılındaki teslimiyet anlaşması bir yıl sonra devreye sokulacak Marshall Plânı'nın ön hazırlığıydı. Emperyalist ABD, Siyonizm yayılmacılığı ve kendi sömürü düzeni adına adım adım ilerliyordu. 1947'de Marshall Plânı devreye sokulunca Türkiye Filistin konusunda absorbe edildi, açıkçası tesirsiz hâle getirildi. Hatta bunun da ötesinde bir yıl sonra, 14 Mayıs 1948'de İsrail işgal devleti ilân edildiğinde, ABD'den sonra İsrail'i ilk tanıyan ülke Türkiye oldu.

ABD aslında Türkiye'yi tamamen hegemonya altına almak ve işgalci İsrail'in güvenliğini sağlamak için NATO vasıtasıyla Anadolu topraklarına yerleşmeyi plânlıyordu. Bakıyorsunuz, bu plân çerçevesinde dönemin Türk hükümeti NATO'ya alınma vaadi ile Kore'ye 4500 asker gönderiyor. Kore Savaşı'nda toplam 721 askerimiz öldü. Yaralı asker sayısı 2147'ydi. 175 askerden ise bir daha haber alınamadı...

18 Şubat 1952 tarihinde NATO'ya girmemizin ardından ABD kendi hegemonyasını tahkim adına sadece İncirlik'te değil Türkiye'nin muhtelif şehirlerine üslerini yerleştirmiş oldu. (Kısacası silahsız, topsuz, savaşsız bir şekilde işgal edilmiş olduk. Zannedildiği gibi ABD hiçbir zaman bizim stratejik ortağımız veya müttefikimiz olmadı.)

ABD böylesi bir nüfuzdan sonra hükümetleri de kontrol altında tutmak inisiyatifini elde etmiş oldu. Marshall yardımı adı altında verilen kredilerle yapılacak harcamalar yine onların yönlendirmesine tabi tutuldu. Demokrat Parti döneminde ABD'nin dolayısıyla Siyonistlerin bütün talepleri yerine getirilmesine rağmen ticarî hususta bir ihtilaf olunca, söz konusu ihtiyacın giderilmesi için SSCB ile diplomatik ilişkilere geçildi diye Menderes'in ipini çektiler. İtaatte kusur olmamalıydı! Bu saikle askerî birimlerin içerisindeki uzantıları aracılığıyla 27 Mayıs 1960 ihtilâlini yaptılar. Mazeretleri tezvirat, iftira ve dezenformasyondan ibaretti. O dönemde SSCB Mısır, Suriye ve Irak ile ilişkiler geliştirmiş olması, ABD "acaba Türkiye'yi de mi kaybediyoruz" diyerek düğmeye basmıştı...

Daha sonra 12 Mart 1971 muhtırası ile hükümeti devirip Nihat Erim'i Başbakan yaptıklarında, ilk icraat olarak imam hatip okullarının orta kısmı kapatılmıştı. Bu müdahalenin ülke insanını dinden uzaklaştırma projesi olduğu ayan beyan ortadaydı. Bu muhtıranın diğer bir sebebi de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın (6 Mayıs 1972) idamına ilişkindi. Bu infaz kararının Siyonist çete tarafından verildiğini biliyor muydunuz? Deniz Gezmiş ve arkadaşlarından bir grup Filistin Kurtuluş Örgütü'ne katılıp işgalci İsrail'e karşı savaştığını bilmeyenimiz yoktur. Bu yüzden Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam emrini Tel-Aviv vermişti...

12 Eylül 1980 ihtilâline bakıyoruz. İşgalci İsrail'in Kudüs'ü başkent ilân etmesinden sonra Milli Selamet Partisi, 6 Eylül 1980 tarihinde Konya'da büyük kitlelerin (yüzbinlerce insanın) katıldığı, oldukça kalabalık "Kudüs Mitingi" yapmıştı. Bu miting sadece Türkiye'de değil İslâm dünyasında büyük yankı uyandırınca ABD ve işgalci Siyonist çeteyi telaş kaplamıştı. Zaten bir yıl öncesinde İran'daki Şahlık rejimini kaybetmişlerdi. Aynı korku ve endişe ile, "Türkiye'de rejim değişikliği mi oluyor?" korkusuyla Kenan Evren ve konsey arkadaşlarını devreye sokup 12 Eylül ihtilâlini yaptırdılar. Bakınız o kadar ilginç ki, 12 Eylül'de bütün partiler hemen hemen aynı gerekçe ile kapatılırken Milli Selamet Partisi'nin kapatılma gerekçeleri arasında, Filistin Kurtuluş Örgütü adına Ankara'da bir ofis açılmasının talep edilmesi var. Bu hadiseden dolayı ihtilâlin hangi mihraklar tarafından yaptırıldığı çok daha net anlaşılmaktadır.

Yine aynı şekilde 28 Şubat 1996 tarihinde ABD ve Siyonistlerin uşakları tarafından yapılan post-modern darbeye bakıyoruz. Nasıl ki 12 Eylül ihtilâli Konya'da tertiplenen büyük "Kudüs Mitingi"nden dolayı yapıldıysa 28 Şubat darbesi de Sincan'daki "Kudüs Günü" etkinliğinden dolayı yapıldı. Darbeci hainlere, "ABD ve Siyonist uşağı" demekteki kriter ve gerekçemiz yapılan bu darbelerdir. Efendim gladyoymuş, derin devletmiş, karanlık odaklarmış, perde arkasıymış aslında hepsi hikâye! Çünkü her şey ayan-beyan ortada. Yapılanlar o kadar eleni ki; bu ihanetleri, bu alçaklıkları görmemek akıldan marazlı olmayı gerektirir.

Sincan Belediyesi'nin organize ettiği Kudüs Günü etkinliği Siyonist uşaklarını adeta çıldırtmıştı. Mazlum Filistin halkının uğradığı zulümleri gündeme getiren bu etkinliğe karşı öylesine tahammülsüzlük gösterdiler ki, alel acele ve hışımla tankları Sincan sokaklarına indirdiler. Oysa "Kudüs Günü" etkinliğini yapmaktan daha doğal ne olabilir ki? Bir Müslüman hassasiyeti ile Sincan Belediye Başkanı Sayın Bekir Yıldız ve Sincan Belediyesi Kültür Daire Başkanı Sayın Hüseyin Avni Yazıcı'nın organizesi ile belediye parkında Mescid-i Aksa'nın benzeri çadır kurulup tiyatro sergilenmesi ve Selam Gazetesi Haber Müdürü Sayın Nureddin Şirin ile İran'ın Ankara Büyükelçisi Sayın Muhammed Bakırî'nin konuşma yapması ordu içersindeki Siyonist uzantılarını harekete geçirmeye yetmişti. Genel Kurmay Başkan Yardımcısı Çevik Bir büyük bir husûmetle Sincan sokaklarına tankları indirip, küstahça ve milletimizle alay edercesine, "Demokrasiye balans ayarı yapıyoruz" dedi. (Demek ki, bu ülkede demokrasi Siyonizm'e hizmet aracıymış!) Bu zorbalığı, bu alçaklığı yapmakla yetinmediler, REFAHYOL Hükümeti'ni de devirdiler. Oysa bu hükümet yapmış olduğu denk bütçe politikaları ve uyguladığı havuz sistemi ile Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa hazine açık vermemişti. İşçi, memur ve emekli maaşlarına yapılan zamlarla bütün vatandaşlarımız memnun olmuştu. Merhum Erbakan, "Buyurgan 'patron devlet' anlayışı değil, hizmet adına 'garson devlet' anlayışı" diyordu ve bu yöntemi uyguluyordu. Bu kadar başarılı bir hükümeti devirmekle bu ülke halkına da zulmetmiş oldular. Ayrıca, bu post-modern darbe ile D-8'in akamete uğratılması sadece Anadolu halkına değil bütün bir ümmete ihanet etmiş oldular, hatta insanlık âlemine de kötülük yapmış oldular. Eğer o proje pratize edilmiş olsaydı hiç kuşkusuz dünyanın çehresi bugün böyle olmayacaktı. Merhum Erbakan Hocamız, "Biz sadece Türkiye halkının değil, biz sadece İslâm âleminin değil, biz bütün dünya insanlığının refah ve saadetini istiyoruz" diyordu.

Onun hedefinde kısa vadede D-8, orta vadede D-60 ve uzun vadede D-160 vardı. O sadece İslâm dünyasını değil, Birleşmiş Milletler'i de yeniden dizayn etmek istiyordu. Çünkü o ufku geniş ve engin görüşlü bir liderdi. O ilâhî aidiyet değerleri ile temayüz etmiş bir liderdi. "Ne yaptıysam Allah rızası için yaptım" diyen bir liderden zaten bu beklenirdi.

Fakat İslâm ve insanlık düşmanı şeytanî güç odakları boş durmadılar. Onlar Erbakan'ı, mütedeyyin diye bilinen kesimden çok daha iyi tanıyorlardı. Erbakan'ın,  projelerinin ne anlama geldiğini ve nasıl sonuçlar doğuracağını, ayrıca kendi sömürü düzenlerinin nasıl sona ereceğini çok iyi biliyorlardı. Onun için 28 Şubat post-modern darbesini yaptılar. Tıpkı 12 Eylül ihtilâlini yaptıkları gibi.

"Siz mi biçare Filistin halkının mazlumiyetini, uğradığı zulümleri dile getiriyor sunuz? Bunları dile getirmek işgalci İsrail'in güvenliğini tehdit etmek anlamına gelmektedir. Buna asla müsamaha gösteremeyiz, buna asla tahammül edemeyiz" diyorlardı. Nitekim öyle de yaptılar. Önceki darbelerle yetinmedikleri gibi 28 Şubat ile de yetinmediler. Birçok uyumlu politikasına rağmen Ak Parti'ye de tahammül edemediler. 27 Nisan 2007 tarihinde E-Muhtıra teşebbüsleri de bu şeytanî zihniyetin devamıydı. 15 Temmuz 2016 tarihinde ise kullandıkları farklı bir piyondu. Burada Siyonizm'in güdümündeki şeytanî güçlerin çok yönlü çalıştıkları ortaya çıkmaktadır. Hani Kûr'ân-ı Kerim'de şeytan, "Onlara sağlarından, sollarından, ön ve arkalarından yaklaşacağım" (A'râf:16-17) demişti ya, bunlar da öyle yapıyorlar. Bakıyor sunuz, din kisvesi altında FETÖ'yü devreye sokuyorlar. Ne var ki bu sefer, yani 15 Temmuz hain darbe girişiminde muvaffak olamadılar. Halkımızın mukavemeti bu sefer baskın çıktı ve tabiri caizse baltayı taşa vurmuş oldular. 15 Temmuz'da halkımız adeta destan yazmıştı.

Sonuç olarak ifade edecek olursak, 28 Şubat üzerinden ifade etmek istediğimiz, bütün darbelerin arkasında Siyonistlerin ve onlara maşalık yapan ABD'nin olduğudur. "Darbeler dönemi artık kapanmıştır" sözü aslında bir temenniden ibarettir. Eğer fırsatını bulsalar bugün bile böyle bir girişimde bulunurlar. Ancak onların plânları sadece darbeden ibaret değil. "Su uyur düşman uyumaz" diye bir atasözümüz var. İslâm ve insanlık düşmanları "hak-batıl" mücadelesinin gereği olarak entrika ve şeytanî tuzaklarına devam edeceklerdir. Önemli olan biz İslâm ümmeti olarak Merhum Erbakan Hocamız'ın imâna taallûk eden İslâm Birliği projesine sahip çıkmamızdır. 57 ulus devlete bölünmüş olan bu ümmet eğer güç birliğini tesis ederse bi iznillah İslâm ve insanlık düşmanı şer odakları tesirsiz hâle getirilecek ve İsrail'siz bir dünyada insanlık âlemi huzura kavuşacaktır.