İslam dünyası toplumlarında, bir toplum ve kültürün sömürgeci dünya görüşüne, sömürgeci kültür ve yoruma, bu dünya görüşünün, kültür ve yorumun otoriter iktidarına maruz kalması, hangi ölçüde, düşünsel/entelektüel yıkıma/esarete neden olmuşsa, aynı şekilde, bu toplum ve kültürlerin popülizmlerin ve hamasetin işgal ve istilasına maruz kalması da aynı ölçüde büyük bir entelektüel yıkıma-felce neden olmuştur. Günümüzde, İslam toplumları, karizmatik-popülist dini figürler tarafından yoğun bir biçimde üretilen-pazarlanan menkıbe söylemleri sebebiyle, popülist politik figürler tarafından üretilen-pazarlanan hamaset söylemi sebebiyle, karşı karşıya bulundukları entelektüel yıkımı-esareti-felci aşamıyor, sorgulayamıyor.

Dışarıdan ve içeriden dayatılan yabancılaşmalar, işgal ve istilalar sebebiyle bugün, İslam toplumlarının ve kültürlerinin temel-varoluşsal bütün referansları ellerinden alınmış, bütün İslami referanslar değersizleştirilmiştir. İslami düşünce/kültür/edebiyat hayatı, entelektüel-eleştirel özgürlük ve bağımsızlıklarından vazgeçtikleri için, bugün, toplumlarımızda yaşanan, İslami/ahlaki idealleri/referansları silip süpüren iktidar-tahakküm ihtirasları karşısında, ilkesel olarak varolmayı terketmiş bulunuyor.

İslam; İslam toplumlarında, bir yanda, ulus-devlet kutsallarını tahkim etmek üzere sistematik bir propaganda aracı olarak kullanılırken, bir diğer yanda da nostaljik/romantik emperyal kurgular/fanteziler/ihtiraslar adına aynı şekilde araçsallaştırılıyor. İslam toplumlarında, her şartta ve ne pahasına olursa olsun, hakikate tanıklık yapmaları gereken Müslüman aydınların/entelektüellerin/bilim adamlarının hayatları, bütünüyle tiranların gözüne girme kaygısı ile tiranların gözünden düşme korkusu arasında geçiyor. Popülist zamanlarda toplumlar, popülist figürlerle, popülist iyimserliklerle büyülendikleri için, rencide edici sömürgeci meydan okumalara cevap veremiyor. Sömürgeciliğin ve popülizmlerin neden olduğu yabancılaşmalar sebebiyle bugün, toplumlarımız/halklarımız varoluşsal niteliklerini kaybediyor. Türkiye’de de içerisinde yaşadığımız üzere, kültürel kuraklık ve çölleşme nedeniyle sosyopatik-psikotik tezahürler toplumsallaşıyor.

Kültürel niteliklere/bilgeliklere yabancılaşan toplumlarda, iktidar narsisizmleri/patolojileri/kibri, iktidar alanı dışında kalanlara, başkalarına, muhalif ve eleştirel unsurlara hayat hakkı, adalet ve hakkaniyet tanımıyor. İktidar patolojileri ve kibri, bütün ufukları daraltıyor, hayata ve olaylara derin bir bağnazlık ve bencillik ufkundan bakıyor. Adalet; eğilimlerine, tercihlerine, konumlarına bakılmaksızın herkesi içeren-kapsayan kuşatıcı bir merhamet bilincinin adıdır. Kibirli-narsisist iktidarlar ahlaki/vicdani dikkate hiçbir şekilde ihtiyaç duymazken, adalet, her durumda ahlaki/vicdani dikkat, ahlaki ve vicdani teyakkuz içerisinde bulunur. İktidarlar, hakikati tahrif, hakikate ihanet pahasına iktidarlarını sürdürmek isterler. Hizip sadakatleri, bağlılıkları, egoizmleri, hangi niteliklere/derinliklere/bilgeliklere sahip olurlarsa olsunlar, farklı düşünenlerin hiçbir şekilde farkına varamazlar. Her egoizm, adalete/merhamete yabancılaştırır. Günümüzde de görülebileceği üzere, günümüz insanı, çıkar ve iktidar alanlarında görünebilmek, yer alabilmek için, dava alanlarını, adalet ve onur alanlarını hoyratça/pervasızca boşaltıyor, boşaltabiliyor.

Modern uygarlık, entelektüel anlamda, ahlaki anlamda sona erdiği için, bugünün tarihine, ideolojik/politik ihtiraslar, ırkçı ihtiraslar yön veriyor. Popülist zamanlar ve popülist tarih küresel gerilimlere, travmalara, krizlere hiçbir biçimde cevap veremiyor. Bugün, modern/sömürgeci/endüstriyel uygarlığın bütün dünyayı yaşanılamaz hale getirdiği, somut olarak, bütün boyutlarıyla görülebiliyor. İklim felaketleri, ekolojik kriz, yıkıma doğru ilerleyen, insanlığın gün batımını hazırlayan bir dünya tablosu oluşturuyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, modern iktidar sistemi ile modern bilimin büyük bir işbirliği içerisinde bulunduğunu çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Günümüzde, bütün toplumların karşı karşıya bulunduğu sosyal/toplumsal/psikolojik/politik alt-üst oluşlar karşısında, aydınlanma/ilerleme/akıl/bilim vb. ideolojilerinin, çaresizlik içerisinde olduklarını görmek/anlamak gerekiyor. İnsanlık, bugün, karşı karşıya bulunduğu, kontrol edilemeyen bir tarih’le hesaplaşamıyor. İlerleme ideolojilerinin daha çok sömürgeci projenin, tahakküm projesinin ilerlemesi anlamına geldiği bugün daha net olarak değerlendirilebiliyor. Modern-seküler gerçekliği bütün boyutları ve derinliği içerisinde kavrayamadığımız takdirde, bu gerçekliği sorgulayamaz, etkileyemez, çözümleyemez ve dönüştüremeyiz. Günümüzde, dijitalleşme, yeni bir dünya/zaman ve tarih oluşturuyor. Böyle bir dönemde, İslam toplumlarının yeni tahayyül ve tasavvurlar üzerinde çalışmaları gerekir. Tekrar ve taklit’e mahkûm olan, tekrar ve taklit yaklaşımını/yöntemini içselleştiren toplumlar, içerik üretemezler, eylemde bulunamazlar. Konformist bir bünye hiçbir şekilde eylemde bulunmak istemez. Konformizmle bütünleşmek, yanlış umutlarla bütünleşmek anlamı taşır.

Bizler, Müslümanlar olarak, bütünlüğün, anlamın, zihnin, kalbin, ruhun, bilincin, düşüncenin, eylemin gündeminden uzaklaşarak, yüzeylerle yaşamaya, popülizmlerle yaşamaya başladığımız, küçük, yüzeysel sorular, sorunlar ve hesaplarla hemhal olduğumuz için, otoriter/popülist karizmatik din’i ya da politik figürlerin, gündelik oportünist gündemlerine mahkûm olduk. Yüzeylerde yaşamak, televizyon dünyasında, alışveriş merkezlerinde, dijital medya dünyasında yaşamak anlamına geliyor. Yüzeysel hayatlar, anlam’a, bilgeliğe, niteliğe değil, mutluluğa ve hazza ihtiyaç duyuyor. İnsanlar varoluşsal değerlerde değil, haplarda, ilaçlarda mutluluk arıyor. Varoluşsal değerler, anlamlar, bilgelikler doğrultusunda bir hayat sürdüremeyen bireyler/toplumlar, kişilik/karakter/onur kaybına uğradıklarını farketmiyor. Varoluşsal değer kayıplarıyla ilgili olarak ızdırap duymamanın, patolojik bir durumun tezahürü olduğunu bilmek-anlamak gerekiyor.

Büyük sayılara ulaşma mücadelesi veren, büyük sayılarla büyülenen siyaset, bugün, içerisinde yaşadığımız toplumda da bütün boyutlarıyla ve tezahürleriyle görülebileceği üzere, lümpenliğin toplumsallaşmasından-kitleselleşmesinden hiçbir biçimde rahatsız olmuyor. Bu durumda “anadolu irfanı” klişesinin içi boş bir propaganda tesellisi olduğunu kaydetmek gerekiyor. Bilgi’nin yerini propagandanın, anlamın yerini veri’nin, siyasal aklın yerini, siyasal demagojinin, kişilik/karakter ve onur’un yerini ego’ların aldığı, kişilik/karekter ve onur’un niteliksel değerlerden arındırılarak nicelikleştirildiği, insanın ekonomik değerlendirme konusu haline geldiği bir dünyada, toplumda ve zamanda, ölümcül umutsuzluklar, dargörüşlülükler, bağnazlıklar, bencillikler, taşralılıklar içerisinde bulunduğumuz için İslami anlamda hiçbir direniş bilinci-iradesi-dayanışması ortaya koyamıyoruz. Her bencillik, ahlaki anlam ve değerleri dışlayarak gerçekleştiği için, bugün, her milliyetçilik kendi lümpenlerini-müptezellerini kahraman, başkalarının kahramanlıklarını da lümpen-müptezel olarak görüyor.

Dijital gözetimin, manipülasyonun, denetim ve sömürünün zihin dünyamız üzerinde otoriter bir egemenlik kurduğu, Google ve Facebook gibi mecraların dijital bir panoptikon dünyası oluşturduğu, mahremiyetin sona erdiği bir toplumda/zamanda/dünyada, bağımsız-özgün düşünce-içerik üretimi, bağımsız tercih-tarz-duruş imkansız hale geliyor. Günümüzde kitleler felç edici bağımlılıklar içerisinde yaşadıklarının farkında ve bilincinde değiller. Kendilik bilincini kaybeden toplumlar ve kültürler, sömürgeci mutlakıyetçilik, sömürgeci bilgi ve yorumun iktidarı ile ilgili eleştirel çözümlemeler ve sorgulamalar yapamıyor. Bugün, özellikle İslam toplumlarında entelektüel tükenmişlik-yetersizlik bütün konformizm biçimlerini tahkim etmeye, yeniden üretmeye devam ediyor. Her tür popülizm, din’i ya da politik popülizm, konformist bir bünyeden yapısal bir değişim ve dönüşüm hareketinin çıkmayacağını bildiği için, konformist bir toplumsal bünyeye kutsallık kazandırmaya çalışıyor.

Bugün, Müslümanlar olarak, sahip olmadığımız, varolmayan şeylerin nostaljisi ile hayatlarımızı sürdürüyoruz. Ahlaki akla, ahlaki siyasete yabancılaştığımız için, hesap yapan aklı, hesap yapan siyaseti içselleştiriyoruz. Ahlaki akla, ahlaki siyasete yabancılaşmanın İslam’a yabancılaşmak demek olduğunu ne yazık ki farketmiyoruz. Toplumlarımız, insanlığa karşı sorumlu olmayan bir dünya sistemi içerisinde, sorumluluk almaları gerekirken, sorumsuz popülerizmlerle birlikte savruluyor. Dini popülizm, politik popülizm uyuşturucularına maruz kalam bir toplum ve kültür, İslami duyarlılığın/aidiyetin/varoluşun,  sağ-milliyetçi-muhafazakar bir duyarlılık biçimine dönüştürülmesini sorgulama/tartışma/müzakere konusu bile yapamıyor. Sözünü ettiğimiz uyuşturuculara maruz kalan bir toplum ve kültür, bir yanda sömürgeci mutlakıyetçiliğin, bilgi’nin, dil’in, yorum iktidarının, bir diğer tarafta da, yerli-milli dünya görüşünün, söylemin, yorumun iktidarının belirlediği sınırlar içerisine hapsedilen İslam’ın, ne anlama geldiğini, bu durumun bir anlam taşıyıp taşımadığını merak bile etmiyor, konuşmaya cesaret edemiyor. Türkiye’de düşünce/kültür/ilahiyat hayatı, cemaatler, vakıflar, araştırma merkezleri vb. İslam’ın araçsal/sembolik/folklorik meşruiyet-mevcudiyetini reddedilebilecek bir bilinç mücadelesini hiçbir zaman ve hiçbir şekilde sistematik-kolektif kamusal bir gündem konusu yapmıyor. İslam adına, bugün, bu konu ile ilgili olarak radikal bir rahatsızlık, kaygı ve sorumluluk duyan, bu rahatsızlığı kamusal alanda yükses sesle ifade edem herhangi bir kadro yoktur.

İslam’ın teorikleştirilmesi, İslamı kamusal/siyasal tasavvur/tahayyül konusu yapabilecek, bilinç/akıl/irade/içtenlik sahibi kadrolardan yoksun olduğumuzu gösterir. Bugün, İslamın-Müslümanların şeyleştirilmesi, faşizan eğilimler-akımlar-yapılar tarafından araçsallaştırılması, Müslümanlar olarak hepimizin varoluşsal bir kriz’le, savrulmayla karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. Tarihin hiçbir döneminde, İslami umutların/beklentilerin bugün maruz kaldığı ölçüde hunharca hırpalanmadığını görmek, görmeyi öğrenmek gerekir.

Günümüzde, İslam toplumlarında, politik iktidarlar, tarih bilincinden yoksun, her tür istismara açık, teslimiyetçi bir geçmiş anlayışını yoğun bir biçimde gündemde tutuyor. Geçmişi hamasetten arındırarak, eleştirel bir tarih bilinci zemininde yorumlamadığımız takdirde, bu geçmişten bir gelecek çıkaramayız. Dördüncü sanayi devriminin başlattığı küresel yeni gerçeklikle yüzleşebilecek, bu gerçekliğe eleştirel bir dikkat içerisinde nüfuz edebilecek, düşünsel-felsefi-kültürel üretkenliğe, yeni gerçeklikle ilgili yeni farkındalıklara ihtiyacımız olduğu açıktır. Bir yanda sömürgeci dayatmalar yoluyla, bir diğer yanda da, sorumsuz popülizmler ve hamaset yoluyla düşüncesizleştirilen toplumların, yeni gerçekliklere nüfuz edebilecek, yeni farkındalıklar oluşturabilecek bir noktaya gelebilmeleri, ancak çok güçlü bir bilinç mücadelesiyle mümkün olabilir.