Koronavirüs/Kovid-19 pandemisinden sonra tıp uzmanlarından akademisyenlere, medya çalışanlarından avamına kadar her kesimden insanın sıklıkla dile getirdiği sözleri şöyle özetleyebiliriz:

"Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

"Yeni bir dünya düzenine geçiyoruz."

"Bu bir milat."

"Dijital çağ başlıyor."

"Çipli yaşam bizi bekliyor."  Vs..

Kozmik âlem, mevsimler ve tabiattaki değişim ve dönüşüm "ayn-i ile vaki" tanığı olduğumuz bir gerçek. Aynı şekilde insan ve canlılar âlemi de sürekli değişim yaşamaktadır. Kısacası sadece insanlar için değil, tüm canlılar için stabil ve durağan hayat söz konusu değildir. Nasıl ki, galaksiler - gök cisimleri yani kozmik hayat uzay boşluğunda belirli bir yörüngede akıp gidiyorsa ve mikro âlemde de sürekli bir devinim söz konusu olduğu gibi biz canlılar da bu kozmik yapının dışında değiliz, bizim de hayatımız bir takım yeniliklerle, (hayatın kolaylaştırılmasına ilişkin) yeni yeni icatlarla akıp gidiyor.

Şu hâlde biz İslâm ümmeti olarak kendimize, "Biz gelişmelere ne kadar ayak uyduruyoruz?" sorusu yerine, "Biz bu hayatın neresindeyiz?" "Biz, pozitif anlamda ve insanlığın yararına olmak üzere hayata ve eşyaya ne kadar müdahil olup vaziyet ediyoruz?" sorularını sormalıyız!

Al-i İmrân Sûresi'nin 110'ncu ayetinden mülhem yeryüzünde iyiliklerin tesisine ve olumsuzlukların bertaraf edilmesine (ümmet olarak) katkımız nedir? Yüce Yaratıcımız tarafından yaşanır kılınmış bu dünyanın ekolojik dengesini bozan komprador burjuva sermayedarlarını durduracak bir yaptırım gücümüz var mı? Küresel ısınmanın, ozon tabakasının delinmesinin, çevre kirliliğinin ve sera etkisinin baş müsebbibi vahşi kapitalizmin sermaye baronları olmasına rağmen pişkince suçu nüfus çokluğuna bağlıyorlar. Ve bu nedenle şeytanî plânlar yaparak insan ırkının nüfusunu azaltmanın derdine düşmüşler.

İnsanlık düşmanları böylesine şeytanî plânlar yaparken 2 milyara varan nüfusu ile İslâm ümmeti nelerle iştigal ediyor acaba? "Yeni bir dünya düzenine geçiyoruz, dijital çağa adım atıyoruz!" öyle mi?

Kimlerin, hangi çevrelerin inisiyatifi ile çipli yaşama ve

çağa geçiyormuşuz? Allah aşkına söyleyin, biz İslâm ümmeti olarak bu modern çağın neresindeyiz? Çağa yön, renk ve şekil vermemiz gereken biz hangi mahzenlerde, çağın hangi izbe dehlizlerinde dolaşıyoruz?" Biz ümmet olarak kirletilen, ozon tabakası delinen, küresel ısınma ile iklim dengeleri bozulan, GDO ile gıda maddeleri tahrip edilen tabiata ve yeryüzüne ne kadar sahip çıkıyoruz? Beyler, bize bu dünya hayatındaki tiyatro sehnesinde seyircilik görevi verilmedi. Pandomim (sessiz tiyatro) oyuncusu da değiliz. Ama ne yazık ki, hâlimiz bu...

Rabbimiz buyuruyor ki: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyi olanı tesis eder, olumsuz olanı bertaraf edersiniz." (Al-i İmrân: 110) Biz ümmet olarak bu ilâhî sorumluluğumuzun neresindeyiz? Yeryüzünde iyiliklerin tesisi, olumsuzlukların bertaraf edilmesi hususunda uluslararası siyasî arenada kurumsal olarak etkin bir gücümüz olmalıydı...

Rabbimiz, evrensel bir kural olarak buyuruyor ki: "Yeryüzü yaşanır kılınmışken orada bozgunculuk yapmayın." (A'raf:56) Biz ise, misyonumuz gereği  kötü niyetlilere ve bu tahribatlara, tahribattan önce engel olmalıydık. Yani bozma ve tahrip etme fırsatını onlara vermemeliydik. "Su uyur, düşman uyumaz." sözü boşuna söylenmemiş. Ama ümmet uzun yıllardan beri kış uykusunda! Yukarıda söz konusu ettiğimiz değişimle ilgili söylemler David Rockefeller ve avanesine değil, bize ait olmalıydı. O söylemlerin içeriğinde tedirginlik ve endişe verici unsurlar olsa da bir takım halk kitlelerine cazip de gelebilmektedir. İnsandaki ontolojik temayül değişimden yana olmaktadır. Devinim hâlinde olmak, yeniliklere açık olmak fıtrî bir temayüldür. Ancak bu değişim ve dönüşümlere ön ayak olanlar hiç de insanlığın hayrını istememektedir. Onların maksadı sadece kendileri için yaşanabilir bir dünyayı yeniden tesis etmek. Bu hedeflerine ulaşmak için niyetlerini de gizlemiyorlar. Sermaye piyasasının gelirleri, borsa, para ve enerji kaynaklarının %'de 90'ı  onların elinde, fakat onların sorunu, onların gayesi bu değil! Onlar küresel ısınmanın ve ekolojik dengenin bozulmasını insan nüfusunun çokluğuna bağlamaktadırlar. 8 milyara varan insan nüfusunu 500 milyona düşürmenin hesabını yapıyorlar. Silah üretip insanları birbirine kırdırmakla hedeflerine ulaşamayacaklarını gördüler. Buna rağmen hâlâ savaş kışkırtıcılığı yapıyorlar, hâlâ taşeron örgütleri savaşa sürüyorlar, ama kitleler hâlindeki telefatı ve insan kaybını yeterli görmedikleri için; öte yandan doğum kontrolü ve kısırlaştırma ameliyesinin de pek işe yaramadığını fark ettikleri için küresel çapta salgın hastalıkları tedavüle soktular...

Bazı uzmanların ısrarcı iddialarına göre koronavirüs biyolojik silah amacıyla labaratuvar ortamında üretilmiş. (İsmi eski olsa da diğer virüslerden farklı özelliklere sahip olması iddiaları haklı çıkarmaktadır.) Ayrıca bunu iddia eden çevreler, bunun bir nabız yoklaması, bir prova olduğunu ileri sürmekteler. Daha kötüsünü, etkilisini piyasaya sürecekleri iddia edilmekte. Rabbimiz niyeti bozuk olanlara fırsat vermesin. Bu iddialar ile gelişmeler ve Rothschild ve Rockefeller ailelerinin beyanatları örtüşmektedir. Bunlar ülke ayırımı gözetmeksizin tüm yeryüzü insanlığının nüfusunu azaltmak, insan ırkının sayısını 500 milyona çekmek niyetindeler. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bunu gizlemeye de ihtiyaç duymuyorlar. Ve bunun adına da "ıslah" diyorlar. Siz onlara istediğiniz kadar Allah Teâlâ'nın ikaz mahiyetindeki ayetlerini hatırlayarak, "Ekini ve nesli helâk etmeyin, yeryüzü yaşanır kılınmışken bozgunculuk yapmayın" deseniz de onlar kendi bildiklerini okumaya, kendi şeytanî düşüncelerini uygulamaya çalışacaklar. Nitekim Rabbimiz onlar hakkında şöyle diyor: "Onlara yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' dendiğinde, 'hayır, biz ıslah edicileriz' derler. Oysa onlar bozguncuların ta kendileridirler." (Bakara:11-12)

Nasıl ki, şeytanın amacı insanı aldatıp kötülük yaptırmaksa, bu şeytan mizacına sahip olan insanlar da yeryüzünü fesada vermenin plânlarını yapmaktadırlar. Nasıl ki şeytan insana her yönden yanaşıyorsa, bunlar da çok yönlü hinlik ve desise peşindeler. Buna mukabil Müslümanlar da her daim çok yönlü çalışmak ödevindeler. Hatta çalışmaktan öte, kötülük odaklarına karşı sürekli gardını almış olarak teyakkuz hâlinde beklemek zorundadırlar. Yani baştan beri ifade etmek istediğimiz gibi, asıl yapmamız gereken kötülere fırsat vermemek.

Elbette, ümmetin içerisinde bulunduğu bu hercümerç vaziyet karşısında, Bu işler nasıl olacak?" diye sorabilirsiniz. Net ifade edelim: "Tek çare İslâm Birliği." Güç birliğine gitmezsek bu ezikliğimiz, bu zelil hâlimiz devam edecektir. Boşuna söylenmemiş. "Birlikten kuvvet doğar." Rabbimiz biz Müslümanları şöyle uyarmaktadır: "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize düşmeyin. Birlik olun. Eğer birlik olmazsanız gücünüz gider, zelil olursunuz." (Enfâl:46)

İslâm ümmeti olarak 57 parçaya bölünmüş vaziyetteyiz. Bu hâlimizle ne uluslararası siyasî arenada, ne Birleşmiş Milletler nezdinde hiçbir etkinliğimiz, hiçbir inisiyatif kullanma hakkımız, hiçbir yaptırım gücümüz yok. Veto kullanma hususunda, ümmet olarak iki milyara varan nüfus potansiyelimize rağmen (bırakın Amerika ve Rusya'yı) bir Fransa kadar etkinliğimiz yok.

Sonuç olarak ifade edecek olursak, biz İslâm âlemi olarak, insanlık düşmanlarının kurmayı plânladığı yeni bir çağa adapte olmak yerine içerisinde bulunduğumuz rehavetten ve zelil hâlden kurtulmak için silkelenip kendimize gelmeliyiz. Aidiyet değerlerimize yönelerek İslâm Birliği'nin tesisi için canla - başla çalışmalıyız. Derdimiz, ızdırabımız ve önceliğimiz bu olmalıdır. Akidemiz bunu zorunlu kılmaktadır. Başımızdaki siyasîlerden de öncelikli ve yegâne talebimiz bu olmalıdır. Eğer İslâm Birliği'ni tesis edersek yeryüzü insanlığını huzura kavuşturacak yeni bir dünya düzenine geçmiş olacağız bi iznillah.