Telekominikasyon/iletişim aygıtları, medya ve ulaşım araçlarının yaygınlığı nedeniyle dünyamız adeta küçük bir köye dönüşmüş vaziyette. Yerkürenin öbür ucunda vuku bulan bir olaya anında tanık oluyoruz. Acil bir durum olduğunda dünya siyasî liderleri çok kısa bir sürede bir araya gelebiliyorlar. Ancak maatteessüf ki, ne Birleşmiş Milletler ne  uluslararası siyasî aktörler sorunların hâlline ilişkin kalıcı çözümler üretemiyor. Özellikle Birleşmiş Milletler'in kuruluş amacı olan "dünya barışını teminat altına almak, etnik ve bölgesel çatışmalara engel olmak" iken ne yazık ki, bu sorumluluğunu ifa edemiyor veya etmiyor oluşu yeni bir yapıya olan ihtiyacı ortaya koymaktadır. Somut bir örnek verecek olursak, Siyonist işgal güçlerinin dur durak bilmeden 70 küsur seneden beri Filistin topraklarında işgal ve katliamlarını sürdürmesi, Birleşmiş Milletler'in ise her bombardıman ve katliam sonrası kınama mesajları ile yetinmesi onun iki yüzlü politikalarını ibraz ediyor. Aynı ifadelerimiz İslâm İşbirliği Teşkilatı için de geçerlidir. Mazlum Filistin halkının     uğradığı zulümler karşısında böylesine pasif tutumlar sergileyen İslâm İşbirliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler'in duyarsız ve yanlı politikalarını eleştirmekten maada yeni bir kurumsal arayışa gitmemiz daha uygun olur kanaatindeyiz.

Daha açık bir ifadeyle, dünya barışını teminat altına alacak ciddi bir kurumsal yapıya olan ihtiyaç aleni bir şekilde kendisini hissettiriyor. Dememiz o ki, uluslararası kamu otoritesinde büyük bir boşluk olduğu izahtan varestedir. Yerküremizde yaşayan bütün halkların barış ve huzur içerisinde yaşayacağı yeni bir atmosfere ihtiyacımız var. İslâm ümmeti olarak iki milyara varan nüfusumuzla dünya halklarına/bağlantısız (anti emperyalist) ülkelere sunacağımız yeni bir alternatif ile dünya barışını teminat altına alacak potansiyele sahibiz. Şu hâlde İslâm ümmeti olarak yeni bir algoritma/yeni bir yol haritasını ivedilikle hayata geçirmeliyiz. Merhum Erbakan Hocamız'ın projesi olan kısa, orta ve uzun vadeli D-8/D-60/D-160 mutlaka hayata geçirilmelidir. Bu biz İslâm ümmeti için imâna taallûk eden (ertelenemez/savsaklanamaz) vecibedir.

Yeni oluşturulması gereken yapıda, bugüne kadar ulus devletlerin yaptığı üzere dinî ve etnik farklılıkları ötekileştirici/dışlayıcı bir tutumla yok sayma yerine, bütün taraflara/farklı gruplara, farklılıklarına rağmen "kesrette vahdet" anlayışıyla yaklaşmak zorundayız.

Bu düşünce aynı zamanda katılımcı/çoğulcu bir toplumsal projeye zemin hazırlamak anlamına gelmektedir. Asıl amaç budur zaten. Bu proje siyasî anlamda hukukun üstünlüğü prensibini esas alarak, mütekabiliyet esasına dayalı, çok kültürlü/çok inançlı bir toplumun barış ve insicam içerisinde yaşayabileceği bir zemin için konsensüs oluşturmaktır. Özellikle belirtmiş olalım ki, İslâm'ın en temel prensiplerinden biri de, "Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kâfirun:6) ilkesidir.

Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyruluyor: "Siz O'nun dışında artık dilediklerinize kulluk edin." (Zümer:15)

Bakınız Yüce Rabbimiz Resûlü'nü nasıl uyarıyor: "Sen (ey elçi), öğüt verip hatırlat. Sen yalnız bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin." (Haşiye:21-22) "Dinde zorlama/baskı yok." (Bakara:256) İslâm'ın dünya halklarına ve diğer din mensuplarına karşı tutumu çok açık ve nettir. "Onlar sulh ve barışa (diyaloğa ve uzlaşmaya) yanaşırsa siz de yanaşın." (Enfâl:61)

Şu bir ontolojik hakikat ki düşünce, fikir ve inanç bazında insanların uç noktadan birbirine tezat aidiyet değerleri olsa da mutlaka asgari müşterekleri vardır. Güvenlik, barınma, sağlık ve maişet bunlardan bir kaçıdır. Bağlantısız/anti emperyalist ülkelerin katılımıyla yapılan müzakereler sonucunda oluşturulacak mutabakat ile adil bir dünya düzeni kurmak mümkündür. Yerküre üzerinde kurulacak böyle bir düzene kimsenin itirazı olamaz/olmamalıdır. Hiç kuşkusuz böylesi bir anayasal düzen bütün halkların ortak maslahatını güden bir işleyiş mekanizmasına sahip olacaktır. Çünkü bu her şeyden önce insan türünün ontolojik yapısına en uygun durumdur. Aksi düşünce ise (siyasî görüş de olsa) insan hak ve özgürlüklerine hadsiz müdahaledir. İnsan hak ve özgürlüklerine saygı insanî bir ödevdir. İlâhî yasalar muvacehesindeki kamu otoritesinin aslında varlık sebebi budur. Kamu adına siyasî erk, vatandaşları arasında asla ayırımcı politikalara yer verme yetkisine sahip değildir/olamaz. Mevcut ulus devletler "üst kimlik" dayatması ile çoğunluktaki milliyet mensuplarına özel imtiyazlar tanıyarak etnosantrik duygulara/faşizan yaklaşımlara zemin hazırlamaktadırlar. Ulus devletlerin en büyük açmazı budur.

Çoğulcu/katılımcı bir toplumsal projeden çekinilmemelidir. Totaliter rejimler, açıkçası ulus devletler uzun yıllardan, daha doğrusu kuruluşlarından beri ayrıştırıcı/ötekileştirici politikalarından dolayı teröre/ etnik çatışmalara sürekli çanak tuttular. Birçok ulus devletin bünyesinde bulunan etnik gruplar, ayrımcı politikalara maruz kaldıkları için haklarını arama veya ayrılıkçı düşünce adına çıktıkları yolda terör musibetine bulaşmışlardır.

Bugün ve onlarca yıldan beri bölgemizde ve dünyanın birçok yerinde yaşanan küçük yoğunluktaki çatışma ve savaşlar buna en somut örnektir...

Şu hakikâti bilmiş olalım ki, bütün tarafların/halkların kültürel, sosyal ve siyasî tercihlerine göre güvenlik ve barış içerisinde yaşayabileceklerinin teminatını İslâm vermektedir. Bunun en somut örneği "Medine Vesikası"dır. Her şeyden önce İslâm hukukî bir zeminde diyalog ve uzlaşmaya açık bir dindir. İslâm'ın kırmızı çizgisi bellidir. İslâm "öteki"ni iki sınıf olarak mütalaa eder. "Öteki" olan bir sınıf var ki ceberut ve mütecaviz bir zihniyete sahiptir. Bu sınıf uzlaşıya kapalıdır ve sadece güçten anlar. (Kıyamete kadar sürecek olan "hak-batıl mücadelesi"nin müsebbibi de bu sınftır.) Diğer bir sınıf ise diyalog ve uzlaşıya açıktır. Rabbimiz bu sınıf hakkında şöyle buyuruyor: "Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyen gayrimüslimlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir." (Mümteine:8)

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi çoklukta birliğe giden yol kesrette vahdettir. Öteki ile iyi ilişkiler içerisinde olmak yine kesrette vahdettir.

Hiç kuşkusuz böyle bir zemin oluşturulursa her kesim/her etnik grup uzlaşı içerisinde kendi aidiyet değerleri ile varlığını sürdürme hakkına kavuşmuş olacaktır.

Az önce ifade ettiğimiz gibi bunun teminatı "Medine Sözleşmesi"dir. Şunu bilmiş olalım ki, (Sayın Ali Bulaç'ın aynı isim altındaki eserinde belirttiği üzere) "Medine Sözleşmesi", Magna Carta'dan çok daha mükemmel, demokrasiyi de aşan daha kapsamlı, daha adil bir toplum modelidir.

Sayın Davut Dursun'un da ifade ettiği gibi "Medine Vesikası, Hz. Peygamber'in ilk devlet örgütleme modelidir." (İslâm Devlet Modeli Üzerine, Yeni Zemin, Sayı:5, Mayıs-1993)

Sayın Ergün Yıldırım, Medine Sözleşmesi hakkında şu ifadeyi dile getiriyor: "Her bir toplumsal kümenin kendi çıkarlarını, dillerini, kültürlerini, şeriatlerini/hukuklarını koruyarak örgütlenmeleri, tarihin başka hiçbir döneminde o ana kadar rastlanmamıştır." (Ergün Yıldırım, Şura, Biat Ve Adalet Temelidir, Yeni Zemin, Mayıs-1993)

Sayın Cihan Aktaş'ın Medine Sözleşmesi hakkındaki yorumu ise şöyle: "Medine Sözleşmesi, yeryüzünde bir devletin bu içerikte hazırlanmış ilk yazılı anayasası olduğu gibi, ilk İslâm devletinin de anayasasıdır."

(Cihan Aktaş, Son Peygamber. Info, 19 Şubat 2016)

Av. Cüneyt Toraman ise günümüz Müslüman siyasîlerine sesleniyor: "Medine Vesikası, rehber ve referans kaynağıdır." (Av. Cüneyt Toraman, Kavramları Yeniden İnşa Etmek: İnsan hakları, Özgün İrade Dergisi, Sayı:141, Ocak-2016)

Evet, yeni bir medeniyetin/yeni bir uygarlığın inşası için Medine Sözleşmesi bir algoritmadır/bir yol haritasıdır.