İnsanın ne olduğunu, varlık âlemindeki yerini anlamanın ve tanımlamanın tarihi insanlığın tarihi ile kadim bir konu. Modern zamanlarla birlikte insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğinin “ düşünce – akıl” olduğu varsayılıyor.  Ancak düşünmenin merkezinin beyin olduğu bilimsel araştırmalara göre bile su götürür bir iddia sadece. Konuyla ilgili malumat almak isteyenler internette: “psikon beyni, inanç geni, Tanrı ve DNA, sinestezi , kalp ve düşünce, inanç ve tedavi …” kavramlarını yazarak sadece bilimsel literatürdeki çalışmalara bakabilirler.

Öncelikle modern bilimin çalışma şeklini hatırlamakta fayda var. Modern bilim “semptomlar” yani sonuçlar üzerinde çalışır. Örneğin bir kişinin hasta olduğuna karar vermenin yolu tanı kitaplarındaki semptomlara bakmaktan geçer. Örneğin bir kişinin bağırsak düzensizlikleri varsa, uyku düzeni değişmişse, karamsar düşünceleri çok fazla ise, ölümden bahsediyorsa, kas spazmları ve kalp batmaları v.s. varsa onun major depresif olduğuna hükmedilir.

Modern bilimsel paradigmaya göre insan beyniyle düşünür. Peki, bu sonuca nasıl varıldı? Tabii ki düşünme sırasında insan beynindeki kimyasal değişimlere yani “semptomlara” bakarak. Bundan daha doğal ne olabilir diye düşünebilirsiniz, ancak öyle değil. Çünkü insanlar düşünürken kalplerinde de ciddi fizyolojik ve kimyasal tepkimeler ve değişimler oluşuyor. Oysa nedense kalp üzerine araştırmalar neredeyse yok denecek kadar az ve var olanlar da yok sayılıyor zaten. Düşünme faaliyetinde insanın böbreklerinde de değişimler oluyor ama böbrekle düşünüyoruz denilmiyor.

Müslüman bir toplumuz. Bilmem dikkatinizi çekmiş midir ama Kuran’da insanların kalpleriyle düşündükleri yazar, beyinleriyle değil: “Onların kalpleri vardır ama düşünmezler…”(Araf/179)

Kalp ile düşünmek ve kalp ile anlamak bir Kur’ân söylemidir. Aklı hep fiil formunda kullanarak sürekli çalışan bir aklı hedefleyen ve düşünen bir topluma inmiş olan Kur’ân, insanları düşünüp ibret almaya çağırırken şöyle seslenir:

“Hiç yeryüzünde gezmediler mi ki, kendilerinden önce mahvolanların yerlerini görsünler de düşünecekleri kalpleri, işitecekleri kulakları olsun, akılları başlarına gelsin, hak sözünü işitsinler. Zira gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur. ” (22/46)

Beyinle/akılla düşünmek batılı düşünme tarzının ürettiği paradigmayı da beraberinde getiriyor. Bir anlamda beyinle düşünmek modern zihin kalıplarıyla düşünmektir. Beyninizle/Aklınızla düşünürseniz varlıkları bütünlüğünde değerlendirmezsiniz. Beynimizle düşündüğümüzde çocuklarımız bizim evladımız, emanetimiz, cenneti elde etmek için annelerimizin ayaklarının altına giden çocuklar olmazlar. Bağımsız, özgür ve kendi başına hareket ederek özgüven kazanmaları gereken bir kişi haline gelirler.

Günümüzde ebeveynler hayatlarını çocuklarının istekleri ve mutlulukları üzerine kurmuş. Babanın araba markasına, annenin saç rengine ve ne giyeceğine, kardeş yapılıp yapılmayacağına, hangi kanal ve programın izleneceğine, ebeveynlerin birlikte yatıp yatmayacağına, tatile gidilecek otele, yemek yenecek lokantaya kadar bütün kararları onlar veriyor. Bunları ben demiyorum:

“Ali Onaran (Pronto Tur Yönetim Kurulu Başkanı): Çocukların tatil planlarında çok etkin rol oynadığı tartışmasız. Örneğin deniz tatilleri, kaydıraklı otellerin tercih edilmesinin en büyük nedeni çocuklar.

Emre Özpeynirci (Hürriyet Otomotiv Editörü): Otomobil seçiminde artık çocuklar çok etkin hatta baskın roldeler. Reklamlarda doğrudan çocuklar hedefleniyor.

Beyninizle düşünürseniz çocuğunuzun rahat bir hayat yaşaması için annelerin mutlaka çalışması gerektiği sonucuna varırsınız. Arkadaşlarının yanında utanmaması için en az onlar kadar parası, giysisi, çantası v.s. olması gerektiğini düşünürsünüz. Ekonomik kriterler ön plana çıkar. Böyle olunca da kadınların iş yaşamına girmesiyle birlikte “çocuk” ve “aile” ekseninde yaşanması muhtemel sorunlar da maalesef gözardı edilmiş oluyor. Oysaki kadının en büyük görevi anneliktir. Ve cennet doktorların, mühendislerin, avukatların ve erkeklerin değil sadece ve sadece annelerin ayaklarının altındadır.

Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını bakın nasıl tanımlıyor: "Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psiko-sosyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir."  Belki dikkatinizi çekmemiş olabilir: Çocuğun ahlakı ve inancına yönelik tehditler istismar kapsamında değil. İnsanın ahlak ve inanç sahibi olduğunu göz ardı ederseniz milyonlarca ahlaksız/zararlı sitenin nette avcılık yapmasına özgürlük adı altında payanda olursunuz.

İnsan düşünmeden hiçbir eylem yapmıyor. Ancak düşünmenin merkezini beyinde gören anlayış Darwinist, materyalist, başarı odaklı, hırsı ve kibri özgüven sayan paradigmanın ürünü. Anne babaların bu durumu gözden kaçırmamaları gerekiyor. Bu zamanın çocukları çok akıllı, felaket zeki gibi cümlelerle kendimizi çocuklarımız karşısında acizleştiriyoruz. Yaptığım iş bu duruma ait sayısız örneği bana gösteriyor. Anne babalar çocukları için okula gelmekten korkuyorlar. Nedenini sorduğumda “okula gelip beni rezil ettin, diyerek evi başıma yıkar hocam” v.b. gibi ifadeler kullanıyorlar. Babasının gittiği semineri, sahip olduğu ideolojik görüşü, ahlak anlayışını, okuduğu kitabı “sallamayan” bir gençlikle karşı karşıyayız. Otobüste 70 yaşındaki dede yanlarına gelince çocuğunu kaldırıp da dedeye yer verdiremeyen ebeveynlere, alışveriş merkezinde istediği alınmayınca babasının tüm karizmasını çizen, çevresini geri kafalı gören, çok zeki az ahlaklı nesillere aşinayız artık.

Geçirdiğimiz değişimin sel gibi yıkıcı etkilerini doğal görmekten vazgeçmemiz gerek. Aklımızı kalbimize toplamalı ve yaşantımızı tekrar gözden geçirmeliyiz.

Çocuklarımız bize Allah’ın emaneti. Onların iyi bir iş sahibi olmalarını istediğimiz ve çabaladığımız kadar, ahlaklı ve örnek olmalarını, evrensel değerler için çaba gösteren bireyler, insanlık adına kaygı duyan kişiler olmaları için de bir o kadar kaygı duymalı ve gayret göstermeliyiz. Çocuğunun tüm yanlışlarını ergenlik adına sineye çeken veliler, üniversite yolundaki küçücük bir engel için bile çalmadık kapı bırakmıyorlar.

Başarı putunu yıkıp, mutluluk ve ahlak kalesine sığınmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bunun tek bir yolu var. Düşünme faaliyetimizin merkezine kalbimizi oturtmak. Nasıl olacak? Demeyin.

“Sen hele bir yürü, ardından dağların geldiğini göreceksin,” diyor İstiklal şairi.

Selam ve dua ile…

[email protected]