İslam dünyası toplumları-kültürleri, derin muhafazakarlıkları içselleştirdikleri için, derin/radikal değişimler gerçekleştirilemiyor, derin ve radikal değişim imkanlarını gündeme alamıyor. Hangi toplumda olursa olsun, muhafazakarlıklar, edilgen varoluşlara, edilgen tercihlere, edilgen siyasetlere, edilgen bağlılıklara/bağımlılıklara ve umutlara neden oluyor. İslam toplumları, etkin-bağımsız varoluşlar/siyasetler geliştiremediği için, stratejik belirsizliklere katlanıyor. Bizler, Müslümanlar olarak, bizlere dayatılan, bizler için uygun görülen, bizlere bağışlanan özgürlüklerle iktifa ettiğimiz için İslami anlamda özgürlüklerimizi, kendi mücadelelerimizle kazanmayı düşünmüyoruz.

Günümüz dünyasında her İslam ülkesi, bölgesel siyasetler, bölgesel etkinlik, bölgesel savaşlar/çatışmalar bağlamında, herhangi bir emperyalist gücün himayesine/yardımına ihtiyaç duyuyor. Hangi alanda olursa olsun, hangi konuda olursa olsun, yerleşik sınırların/kategorilerin ötesini düşünememek, tahayyül edememek gibi kronik bir sorunumuz var. Bu sorunun, kendi kendimizi, kendi inanç sistemimiz ve dünya görüşümüz doğrultusunda özgürleştirinceye kadar devam edeceği görülebiliyor.

İslam toplumlarında, kabileci/mezhepçi/milliyetçi kimliklerin öne çıkışı, Türkiye’de de takip edilebileceği üzere, İslami/insani/ahlaki değerleri marjinalleştiriyor. Ahlaki/toplumsal sorunların altüst oluşların sözcülüğünü yapabilecek, bilincin sesi bir şekilde etkisiz hale getiriliyor, İslam, hiçbir kamusal-entelektüel mevcudiyeti olmayan, kamusal müdahale hakkına sahip olmayan sembolik bir unsur olarak yaşıyor, tecrübe ediliyor. Entelektüel kültürden yoksun bir toplumda yaşadığımız için, eleştirel duruş, işlev sahibi kamu aydınlarından da yoksun bulunuyoruz.

İslam toplumları, ülkeleri arasında yaşanan içsel rekabetler/karşıtlıklar/parçalanmalar/bencillikler, evrensel İslam medeniyeti vizyonunu kaybettiğimizi gösteriyor. İslam medeniyeti vizyonunu kaybettiğimiz için bugün, dünya oligarşisinin materyalist değerlerine ve çıkarlarına hizmet eden hakim örgütlenme modeli dışında, farklı, bağımsız/özgün bir modeli tasavvur ve tahayyül edemiyoruz. Dünya oligarşisinin değerlerini/normlarını tanımayı reddeden toplumlar/kültürler sistematik bir biçimde ötekileştiriliyor. Tarihsel İslami dinamiklerin, birikimin, vizyonun, mücadele bilincinin yaşlanması sebebiyle, İslami otoritenin, meşruiyetin, inşa’nın, vizyonun kuruluş dönemine ilişkin evrensellik bilincini bütünüyle unutmuş ya da terketmiş bulunuyoruz. Tarihin bilinç mücadelelerinden oluşan yanının üzerini örttüğümüz için, İslami gerçekliği değiştirerek, menkıbe ve efsanelerden oluşan yeni bir tarih yaklaşımı oluşturmaya çalışıyoruz. İslamın yeniden tarihsel/evrensel bir olay haline gelmemesi için, yerli-milli sınırlar, yerli-milli bir dil-öykü-söylem geliştiriyoruz. Siyasal etkisi/anlamı/içeriği olmayan İslami bir tercihin, batınilikten ibaret bir tercih olabileceğini düşünmüyoruz. Radikal umutlar için, radikal anlamlar, radikal yorumlar ve radikal bir içerik gerekiyor. Sömürgeci kavram ve referanslara mahkûm edilen bir toplum ve kültür, hiçbir şekilde kendi hikayesini yazamaz.

İslami düşünce hayatının çok güçlü düşüncelere, tanımlamalara, yorumlara, farkındalıklara, büyük meselelere ilişkin çözümleme iradesine ihtiyacı var. Özellikle içerisinde bulunduğumuz küresel koronavirüs sağlık krizi döneminde, bütün toplumlarda olduğu gibi, İslam toplumlarında da kitleler hayata/topluma/kamusal sorumluluklara/İslami etkinliklere yabancılaşıyor. Hepimiz çok etkili bir melankoli durumu yaşıyoruz. Gerçekliği bütün boyutlarıyla yorumlayabilecek-çözümleyebilecek evrensel entelektüellere-filozoflara ne yazık ki sahip bulunmuyoruz. Saldırgan siyasal-toplumsal bireycilik bütün toplumları kuşatıyor. Küresel sağlık krizi örneğinde görülebileceği üzere, ekonomik krizler, çevre krizleri, toplumsal krizler her toplumda büyük korkulara neden oluyor. Her korku, ilgili toplumları çok derin bir edilgenliğe mahkûm ediyor. Ahlaki tercihlere dayalı hayatlar ve mücadelelerin yerini, İslam toplumlarında da müşahede edeceğimiz üzere, oportünist tercihlere dayalı hayatlar ve mücadeleler alıyor. İslami dil/söylem/sözcükler/sözler, ağırlığını, derinliğini, değerini ve etkisini büyük ölçüde kaybediyor.

Hangi toplumda olursa olsun, konformizm, yeni bir başlangıç yapma iradesinin yok edilmesiyle birlikte başlar. Konformizme maruz kalan toplum ve kültür, toplumun ve tarihin yeniden nasıl şekillenebileceğini konuşamaz. Siyasal ve tarihsel bilinçten yoksun bir İslam düşüncesi söz konusu olamaz. Milliyetçilikler ve mezhepçilikler, ortak varoluş, ortak düşünsel ufuk ve eylem fikrine yabancıdır. Konformizm ve hamaset gerçekliğin bütün boyutlarıyla görülmesine mani olur. Gerçekliği bütün boyutlarıyla görememek entelektüel körlükle sonuçlanır. İslam toplumları, edilgen varoluşlar, edilgen siyasetler, edilgen tercihler ve umutlarla malûl hale geldikleri için, bağımsız bir gerçeklik oluşturma iradesi oluşturamıyor. Bu tür bir iradeye sahip olmayan toplumlarımız, ideolojik ve ırkçı zeminde kurgulanan kolonyal gerçekliğe ve kolonyal yorumun otoritesine/iktidarına katlanıyor.

Günümüz dünyası, günümüz insanlığı, günümüz kültürleri, koronavirüs sağlık krizi karşısında yeni ve hiç beklenmedik bir gerçeklikle sınanıyor. Koronavirüs küresel sağlık krizi sebebiyle, bütün dünya biyopolitik-dijital bir kuşatma ve kontrol altına alınıyor. Bütün toplumlar/halklar sahip oldukları bütün değerlerden, anlamlardan, özgürlüklerden feragat ederek, varoluşlarını hayatta kalma, ölüm korkularını aşma mücadelesine indirgemiş bulunuyor. Küresel sağlık krizi, modern dünya sisteminin insani-ahlaki-vicdani anlamda çok yetersiz olduğunu kanıtladı. Kriz sebebiyle bütün dünyada, olağanüstü koşullar normalleştiriliyor, tıbbi sorunlar sosyal sorunlara dönüşüyor, salgın karşısında uyulması gereken fiziksel mesefe sosyal mesafe olarak yorumlandığı için, insanlar sosyal ilişkilere yabancılaşıyor. Hayatta kalma mücadelesi, korku ve güvensizlik duygularını derinleştiriyor. Sermaye adına, küresel mücadele yürüten Amerika ve Avrupa, insani/ahlaki değerler için mücadele yürütebilecek yeteneğe sahip değil. İnsanlığın gelecek beklentileri Aysa’ya doğru kayıyor.

Karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerle ilgili olarak genel kayıtsızlığı ya da kaderciliği seçmek yerine, sorumlu/ölçülü/sade/anlamlı yaşamaya özen göstererek, yapılabilecek olanlar üzerinde yoğunlaşmamız gerekir. Zihnimizin, kalbimizin ve irademizin bütün imkanlarını anlamlı bir yöne sevkederek, her an İslami varoluşumuzun bağışlarını teneffüs ve tecrübe edebiliriz. Karşı karşıya bulunduğumuz musibetler, yapısal sorunlarla ilgili olarak hep başkalarını suçlamayı seçmek, bilgelik ikliminden ve kendi anlam dünyamızdan ne kadar uzaklaştığımızı gösterir. Daha iyi, daha adil, daha sağlıklı bir toplumun/dünyanın/hayatın nasıl inşa edilebileceğine ilişkin katkılar ve içerik üretmek hayati bir sorumluluğın adıdır.

Günümüzde, bütün toplumları ve kültürleri bir şekilde etkileyen, dönüştüren, baskılayan modern-seküler aydınlanma yalanları, bu yalanlara dayalı büyük anlatılar birer birer çöküyor. Avrupa 19’ncu yüzyıl milliyetçiliğine geri dönüyor. 1940’lı yıllarn faşist partilerinin söylemleri yeniden gündem oluşturabiliyor. Modernite ile ilgili, icat edilmiş geleneklerle/zihniyetle ilgili her şeyi sorgulamaları gerekirken, hiçbir şeyi sorgulama ihtiyacı duymayan konformist/muhafazakar İslam toplumları ve kültürleri, bu köhne alışkanlıklarından vazgeçmedikleri takdirde hiçbir konuda bağımsız bir vizyon/içerik üretemez, insanlığın geleceğine hiçbir şekilde bir katkıda bulunamaz. Görünüşte İslamcı, aslında sağcı-muhafazakar-milliyetçi-oportünist-pragmatik bir topluluk, hiçbir şekilde, hakim-resmi-konjonktürel yorumun sınırlarını aşamaz. Köle ruhlu aydınlar, zihinsel-pratik eleştirel bağımsızlığın nasıl bir şey olduğunu idrak edemezler. Siyasal dilin, siyasetin entelektüel içerikten/nitelikten/incelikten/estetikten bütünüyle yoksun oluşu, bütünüyle demagojiye indirgenmesi, bayağılaşması, yozlaşmanın zirve noktasına tırmandığını gösterir.

İslami varoluş, ahlaki adaletle, adil ilişkiler ve tasavvurlarla, çıkardan, bencillikten, kibir ve partizanlıktan arınmış ilişkilerle/çabalarla/yoğunluklarla başlar. Ahlaki adaletten ayrılmak, İslami alandan uzaklaştığımızı gösterir. Ahlaki adalete sahip olduğumuzda, kendimizi başkalarının yerine koymayı öğrenir, başkalarını anlamak ve dinlemek üzere harekete geçme ihtiyacı duyarız. Bencil ve kibirli olanların ortak iyi için, ortak anlamlar için sorumluluk aldıkları görülmemiş, duyulmamıştır. İslam toplumları bilinçli oldukları dönemlerde evrenselciydiler, evrensel etki üretiyorlardı. Bilinçlerini kaybedince, yerli-milli kabilelere, kabileciliklere, kabileci ilişkilere, kabileci yaklaşımlara geri döndüler. Bugün, İslam toplumları icat edilmiş geleneklere dayanarak, ataerkil tahakküm ve şiddet biçimlerini normalleştirebiliyor. Kabileci ufuk-zihniyet, ahlaki adaleti içermediği gibi, evrensel siyasal ideallerin ifadesi olan ümmet’i de içermiyor. Irkçı Siyonist ideoloji, dünya ölçeğinde etki üretirken, evrensel İslami misyon ve vizyon yerel koşullarla, yerel çıkarlarla sınırlandırılıyor. İslama ve Müslümanlara karşı geliştirilen “terörle mücadele doktrini”ne dayanarak İsrail devlet terörü, resmi suikast politikalarını meşrulaştırabiliyor. Maduniyet ve mağduriyet dilini-konumunu reddedemedikleri için, edilgenlikten kurtulamayan İslam toplumları, sömürgecilerin acımasız, tahammül edilmez küstahlıklarına, soğuk kibirlerine, mütehakkim-militarist otoriter sömürgeci iktidar sisteminin keyfiliklerine katlanmaya devam ediyor, edebiliyor. Bütün bu nedenlerle, Ortadoğu ülkeleri tarihsel rollerini-işlevlerini yerine getirebilecek etkin bağımsız politik tercihler üretemiyor. Bugün, Ortadoğu jeopolitiği, Siyonist politik irade doğrultusunda, İran’ı ve Müslüman Kardeşler’i etkisiz kılmak üzere biçimlendirilen soğuk savaş temelinde şekilleniyor.

İslam dünyası toplumlarının bugün karşı karşıya bulundukları somut gerçekliği anlayabilecek, anlatabilecek, çözümleyebilecek kavramlara, dile, söyleme ne yazık ki sahip değiliz. Yaşadığımız, maruz bırakıldığımız, tahammül ettiğimiz gerçerkliği nasıl anlamamız gerektiğine, sömürgeci yorumun iktidarı karar veriyor. İslam toplumları/kültürleri İslami dünya görüşünü, İslami dil’i, söylemi, kavramları özgürleştiremedikleri için, hamasete başvuruyor. Hamaset dili ve söyleminin işlevsel bir anlamı olmadığını bilmek gerekiyor. Duygusal dil-tercih-tepki duruş ve konumların belirleyici olduğu toplumlarda, bugün, içerisinde yaşamakta bulunduğumuz toplumlarda da takip edilebileceği üzere, her tür entelektüel düşünsel-kültürel çaba değersizleştirilebiliyor. Bu tür toplumlarda faşizan bir iklim tayin edici olduğu için, sosyolojik hastalıklar-patolojiler konuşulamıyor. Sözünü ettiğimiz faşizan iklim, ilgili toplumlarda ahlaki bir malûliyete neden olduğu için, duyguları, duygusallıkları, nefret ve karşıtlık söylemlerini kışkırtmak suretiyle siyaset yapmak, sessizlikle karşılanabiliyor. Troller sınırsız özgürlüklere ve haksız ayrıcalıklara sahip olabilirlerken, eleştirel aydınlar/düşünürler/bilim adamları sınırsız saldırı ve tehditlere maruz kalabiliyor.

Eleştirel bağımsızlığın keyfi bir biçimde terörize edildiği, edilebildiği, otoriter/popülist toplumlarda, bilinçli bir aidiyet tarzını, sahih ve radikal bir duyarlılığı temsil-tecrübe etmek imkansız hale geldiği için, insanlar ya maskelerle, ya da zincirlerle hayatta kalmaya çalışıyor. Eleştirel tercihlerin ve özgürlüklerin hakkını verebilmek için ya çok ağır bedelleri göze almak ya da çok bunaltıcı, çok rencide edici sessizlikler ve edilgenlikler içerisinde yaşamaya devam etmek gerekiyor.

İslami düşünce-kültür-sanat-edebiyat hayatı, varoluşsal sorular sorabilecek, varoluşsal sorgulamalar yapabilecek, entelektüel özgürlüğe/bağımsızlığa/ufka/birikime/misyona sahip olmadığı için, İslamın ve Müslümanların söz hakkına sahip olmadığı bir dünya ile entelektüel anlamda yüzleşmeye cesaret edemiyor. Zamanın ve mekanın dışında bir İslami dil kullandığımız için, insanlığın kaderini ilgilendiren konularda, küresel kamusal alanda, küresel entelektüel alanda İslami sesler yer bulamıyor. İnsanlığın kaderini ilgilendiren konularda kapitalist oligarşi söz ve etki sahibi olmaya devam ediyor. Küresel ekonomik düzenin ve kurumların, ekonomik faşizm temelinde sürdürüldüğünü görmek ve anlamak gerekiyor. Varoluşsal anlamları, ilkeleri, değerleri, ilişkileri bütünüyle geçersiz kılan, sağcı/milliyetçi/oportünist/popülist dil/söylem ve demagoji, toplumlarımızın, içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, kültürel anlamda, ahlaki anlamda içini boşaltıyor.

Varoluşsal anlamlara, değerlere, ilkelere ve ilişkilere yabancılaşan toplumlarda, iktidar egoizmleri ve ihtirasları adına, kullara kulluk sıradanlaşıyor, yadırganmıyor, ayıplanmıyor. Duygusal etkilere açık olan toplumlarda, insanlar, kolaylıkla propaganda aygıtlarının araçları haline getirilebiliyor. Bu nedenle, duygusal etkilere açık olan toplumlarda özgürlük mücadelesine ihtiyaç duymayan bir ortam oluşuyor.