Yıl 2013… “Terörün Finansmanını Engelleme Kanun Teklifi”, bir oldubittiye getirilerek TBMM’de yasalaştı.

Yıl 2020… “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine Dair Kanun Teklifi”nin ilk bölümünde yer alan 19 madde benzer bir oldubittiyle TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Söz konusu 19 madde, sivil topluma keyfi müdahalenin önünü açtığı için çok fazla tartışılsa da, meselenin küresel boyutu çoğunlukla ıskalanıyor. Küresel denklemle birlikte düşünüldüğünde ‘keyfilik’ boyutunun sanılandan ağır sonuçlar doğuracağı kaçınılmaz gibi duruyor.

7 yıl arayla çıkarılan her iki kanunun arka planında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve FATF (Mali Eylem Görev Gücü) bulunuyor. OECD bünyesinde yer alan FATF, ‘uluslararası para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele(!)’ faaliyeti yürütüyor. Ancak FATF, ülkelere dair raporlarını hazırlarken ‘terörizm’ tanımlamasını kendisi yapmıyor, BM Güvenlik Konseyi’nin kararları üzerinden denetim yapıyor.

Yani, dünyadaki zulüm düzeninin başını çekenler kendileri için ‘sakıncalı’ gördükleri ülkeleri ve yapıları/örgütleri Güvenlik Konseyi’nde etiketliyorlar; her türlü kitle imha silahının kullanılması ve satılması sürecinde başı çekenlerin oluşturduğu G-7’nin üye ülkeleri tarafından kurulan FATF ise ‘terör etiketi’nin ardından gerekli girişimlerde bulunmayan ülkelere ceza kesiyor.

Tahmin edeceğiniz gibi FATF’ın kara listesinde İran ve Kuzey Kore başı çekiyor.

Türkiye’nin 2010’da İran’a yönelik yaptırımlar konusunda Güvenlik Konseyi’nde hayır oyu kullanması ve ardından İran’la altın ticaretine devam etmesi sebebiyle FATF’ın Türkiye’yi kara listeye almakla tehdit etmesi üzerine, 2013’te uluslararası baskılara boyun eğilerek “Terörün Finansmanını Engelleme Kanun Teklifi” kabul edildi.

Dolayısıyla, FATF her ne kadar ‘uyuşturucu ve kara parayla mücadele’ gibi insani sebepleri öne sürse de, arka planda ‘arıza çıkaranların terbiye edilmesi’ gibi siyasi bir ajandanın yürütücülüğü misyonunu görüyor. Kara veya gri listeye aldığı ülkeleri mevcut uluslararası ekonomik düzenin dışında bırakmakla tehdit ederek ‘gözdağı’ yolunu seçiyor.

AKP iktidarının, takip ettiği ekonomik düzen bakımından uluslararası sermayeye atfettiği önem hesaba katıldığında, 2013’teki kanun teklifinin hızlıca yasalaşmasının ardındaki saikler daha kolay anlaşılacaktır. 

Peki, 2013’te böyle bir kanun teklifi yasalaşmışken, bugün neden daha kapsamlı bir kanuna ihtiyaç duyuldu?

Türkiye, 2013 sonrasında BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlı olarak bazı isimlerin mal varlıklarını dondurma uygulamalarına tabi oldu. Örneğin, Yemen’deki savaş sebebiyle Suudi liderler yerine Yemenli liderlere yaptırım uygulayan Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uyan Türkiye, Ensarullah lideri Abdulmelik el-Husi’nin de aralarında yer aldığı 5 Yemen vatandaşının mal varlığını dondurma kararlarını yıllardır uyguluyor.

Ancak 2019’daki FATF raporu, Türkiye’nin bu ve benzeri uygulamalarını yeterli bulmamış ve İran, Kuzey Kore ve Taliban başta olmak üzere bazı yaptırımları uygulamada yavaş davrandığını iddia etmişti. 12 başlığın 9’unda Türkiye’yi yetersiz bulan FATF’ın, gerekli değişikliklerin tamamlanması için bir yıl süre verdiği, aksi halde Türkiye’yi gri listeye alma tehdidinde bulunduğu hesaba katıldığında, 2020’nin son günlerinde “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine Dair Kanun Teklifi”nin neden bir anda gündeme geldiği daha anlaşılır olacaktır.

Dolayısıyla bu kanun, bir süre denemesini yaptığı “milli kapitalizm”den “neo-liberal piyasaya ekonomisi”ne hızlıca geri dönüş sürecinde olan Türkiye’nin, uluslararası kapitalist düzene benzer sebeplerden dolayı ikinci defa boyun eğişinin bir sonucudur.

***

Sivil topluma yönelik yeni baskılar bu kanuna nasıl eklendi?

Gelinen noktada, bu kanun tasarısını icbar eden ‘küresel keyfiyet’e boyun eğmenin utancıyla henüz yüzleşememişken, bir de ‘yerel iktidar keyfiyeti’nin aymazlığıyla karşı karşıya kalmış bulunuyoruz.

“Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi” adıyla ortaya çıkan ama içeriği bakımından bu kapsamın çok daha ötesine geçen kanun teklifinin maddeleri, 12 Eylül dönemi dernekler kanununu anımsatan uygulamaları içerisinde barındırıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Ak Parti iktidarı, mevcut kanun tasarısını uluslararası sistemin zorunlu kılması sebebiyle gündeme getirdikleri mazeretine sığınma fırsatını, ülke içi muhalefeti sınırlandırma imkânıyla taçlandırmak istiyor.

5253 Sayılı Dernekler Kanunu ve 2860 Sayılı Yardım Toplama Kanunu’nda değişiklikler öngören ilgili düzenlemelerde, daha önceden bildirimin yeterli olduğu yardım faaliyetleri için mülki amirlerin izni gerekiyor. Diğer bir deyişle, yapılacak olan herhangi bir yardım faaliyeti, tamamen mülki amirin bakış açısının inisiyatifinde olacak. Yani, ‘makbul vatandaş’ kavramı gibi ‘makbul yardım’ kavramını daha fazla duyacağımız bir döneme doğru gideceğiz. Buradan yola çıkarak, ‘makbul olmayan yardım faaliyetleri’nin tespiti, bir sonraki adım olarak ‘makbul olmayan yapılar’ın terör suçlamasına muhatap olmasına neden olabilecek.

Benzer şekilde, herhangi bir vakıf veya dernek yönetiminde faaliyet gösteren bir kişinin hakkında açılacak soruşturma ile, söz konusu dernek veya vakfa kayyum atanmasını öngören maddeler bu kanun teklifinde yer alıyor. Siyasal iktidarın aleyhine söylemlere sahip olan tüm sivil toplum kuruluşlarının, bu kanun aracılığıyla bertaraf edilme tehdidiyle karşı karşıya kalacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Henüz bu kanun tasarısı yokken bile bazı vakıf ve derneklere kayyum atanması durumu söz konusu olduysa, iktidara rahat hareket kabiliyeti kazandıran bu düzenlemeyle, ne tür hukuksuzlukların yaşanacağını öngörmek için müneccim olmaya gerek yok.

Şu çok net bir şekilde görülmektedir ki, AKP iktidarı, “eğer bu kanunu çıkarmazsak bizi gri listeye alacaklar” mazereti ile bu süreci ‘fırsat’a çevirmek istemekte; muhalif sesleri ‘yasal olarak’ susturmanın imkânını oluşturmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının sivil devlet kuruluşlarına dönüşümünde yeni bir evreyi ifade eden bu kanun teklifi, yarın ilk olarak sistem karşıtı olan İslamcı yapıları hedef alma potansiyeline sahiptir. İktidara yakın duran bazı muhafazakâr yapılar, nasıl olsa bu kanun pratik sonuçları bakımından bize bir zarar vermez diye düşünüyorlarsa, unutmasınlar ki, sessiz kalınan zulüm, bir gün dönüp muhataplarını bulacaktır.

***

İslamcı tepkileri nasıl okumalıyız?

İslamcı tepki, bu kanun teklifine hem ‘küresel keyfiyet’ hem de ‘yerel iktidar keyfiyeti’ bakımından karşı çıkmakla sorumludur. Ancak gelinen noktada, sol-liberal ağırlıklı 500’den fazla derneğin yaptığı açıklamaların bir benzerinin İslamî camiada yankılanmadığına şahitlik ediyoruz.

Bu konuda sesini yükselten 10-15 civarında İslami STK’nın varlığını zikretmekten geri durmayalım. Ancak, Milli İrade Platformları adı altında hükümetin gündemine paralel hemen her konuda hızlı bir seferberlik girişiminde bulunan yüzlerce derneğin-vakfın ölüm sessizliğini de utanç vesikası olarak tarihe not düşelim.

İslamî muhalefetin önemli bir kısmını sisteme entegre ederek soğurmayı başaran AKP iktidarı, kendi mücadelesini muhafazakârların ölüm-kalım mücadelesi olarak resmetmeyi başarmıştı. Ancak mevcut vasatta ‘eski İslamcı-muhafazakâr camia’, bir adım daha ileri giderek, kendi idam fermanına sessiz kalmayı tercih etmiş; celladıyla kurduğu aşk ilişkisini geliştirmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz ‘zayıf kalmış, ezilmiş (mustazaf)’ kavramını kullanır. Allah’ın hükümlerinin geçerli olmadığı her yerde Müslüman tebaanın ‘mustazaf’ olarak tanımlanabileceğini kabul edersek; kendimizi şu 3 çeşit mustazaf kategorisinden birinde görebilmeliyiz:

  1. Zulme ve istikbara karşı direnişi tercih eden ve hayatını mücadele üzere kılanlar (Kasas Suresi: 5)
  2. “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar, (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar” (Nisa Suresi: 75, 98)
  3. Zulüm ve istikbar karşısında teslimiyeti ve mazeret üretmeyi seçenler (Nisa Suresi: 97)

İkinci kategorideki zayıf kalmışlar, nötr bir pozisyonu temsil etmekte ve gerçekten çaresizlik şartlarını üzerinde taşımaktadırlar. Birinci kategoridekiler ise, kimden gelirse gelsin her zaman zulmün karşısında olmayı tercih eden, gerçek mükafat sahipleridir.

Üçüncü kategori en sorunlu mustazaf tiplemesidir. Bu kategoride yer alanlar, mazeret üreterek kendi sorumluluklarından kaçmakla kalmazlar, aynı zamanda teslimiyetleri ile ‘rıza imalatı’na katkı sunarak, iktidarların kendilerini yeniden inşa etmelerine zemin hazırlarlar.

Yukarıda konuştuğumuz kanun teklifi başta olmak üzere, içerisinde haksızlık ve zulüm barındıran pek çok meselede ‘bizden veya bize yakın olan iktidara zarar gelmesin’ düsturuyla ses çıkarmayanlar, direnişi değil suskunluğu tercih ederek İslamcı müktesebatın direniş repertuarına gölge düşürmektedirler.

Diğer yandan, İslamî camiadan umudunu keserek, kendi özgün söylemini liberal ittifak ilişkilerine feda eden bazı İslamcı STK’lar ise, her söylemin bir bağlamı olduğunu göz ardı ederek, söylemlerin kimlerle birlikte dile getirildiğine değil de söylemin içeriğine odaklanarak ‘doğru’nun boşlukta meydana geldiği vehmine kapılmakta; söylem platformlarını gözden geçirmeyi önemsizleştirmektedirler.

Aslolan; söz konusu kanun teklifine veya içerisinde zulüm barındıran tüm düzenlemelere, özgün İslamî perspektifimizle, özgür platformlarımızı aracı kılarak, zulmün sadece bize dokunan taraflarına değil, tüm ideolojilere mensup insanlara dokunan taraflarına itiraz-isyan bilinci geliştirmektir.

Şunu da ifade etmek gerekir ki, İslamcı hareketler, Batı’daki sivil toplum tanımlamasında olduğu gibi sadece ‘kurumsal’ alana hapsedilmiş bir mücadele anlayışıyla yetinemezler. Hak-batıl mücadelesi var olduğu müddetçe, zulmün taraftarları bizleri köşeye sıkıştırmak için her türlü yolu deneyeceklerdir. Bu baskılar karşısında meşru yöntemlerle her türlü alternatif mobilizasyon ve örgütlenme süreçlerinin var olduğunu unutmamalı, kendimizi ‘kamusal siyasetle’ sınırlı sivil toplum vehminden kurtarmalıyız.

“Özgürlüğü savunanların direnme gücü, zulmedenlerin gücünden daha fazladır.” (Malcolm X)