Filistin işgalcisi Siyonist çetenin ve terör devleti ABD'nin öteden beri uyguladığı alçaklıklardan biri de suikast yöntemidir. Özellikle uluslararası etkiye sahip büyük çaplı suikastların/faili meçhul cinayetlerin arkasında mutlaka CIA ve MOSSAD'ı görüyoruz.

İslâm coğrafyalarına musallat olan bu menfur ikiliye İngiltere'nin MI6'sını da ekleyebiliriz. Kuşkusuz bu üçlü sacayağı koordineli çalışıyorlar..

Bu şeytanî güçlerin emellerine engel olan hangi yapı, kurum ve ülke varsa, bunlara yönelik suikastları/faili meçhûlleri devreye sokuyorlar.

Bildiğiniz üzere Merhum Erbakan Hocamız 40 küsur yıllık siyasî hayatı boyunca İslâm Savunma Gücü söylemini ve Filistin davasını dilinden düşürmemiş ve buna ilişkin projeler geliştirmek için somut adımlar atmıştı. Bu adımların en önemlilerinden biri de 1975 yılında kurduğu ASELSAN.

(Askerî Elektronik Sanayi) idi. ASELSAN; Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı'na (TSKGV) bağlı bir anonim şirkettir. Bu şirkette çok kıymetli bilim insanları çalışmaktadır. Bilindiği üzere ASELSAN'ın çok gizli ve titizlikle sürdürmüş olduğu ARGE çalışmalarına engel olmak için bu bünyede çalışan bilim insanlarımıza yönelik belirli aralıklarla suikastlar düzenlenmişti. Menfur düşman bununla da yetinmeyip 30 Kasım 2007 tarihinde İstanbul'dan İsparta'ya  ASELSAN bilim insanlarını götüren uçağa sabotaj yapılmış ve uçak düşürülerek 57 bilim insanı öldürülmüştü...

Geçmişte yaşanmış Eşref Bitlis suikastına bakalım! Jandarma Genel Komutanı olan Orgeneral Eşref Bitlis ABD'ye bağlı Çekiç Güç Kuvvetleri'nin ısrarla Türkiye'den çıkarılması gerektiğini dile getiriyordu. ABD'nin o dönemde Kuzey Irak bölgesinde bölücü faaliyetlerde bulunan terör örgütlerine, silah, mühimmat ve lojistik destek sağlamasını şiddetle eleştiren Eşref Bitlis ABD'yi oldukça rahatsız etmiş olmalı ki çareyi suikatta bulmuşlardı. Eşref Bitlis'in uçağı, 17 Şubat 1993'te Ankara Güvercinlik'teki askeri üsten Diyarbakır'a gitmek üzere havalandıktan kısa bir süre sonra düşmüştü. Sır perdesi devam etmekle birlikte bu işin içerisinde ABD'nin kirli elleri olduğu bir takım analistler tarafından dile getirilmektedir. Zira merhum Eşref Bitlis ABD aleyhinde yapmış olduğu sert beyanatlarıyla bilinen bir generaldi. Bu yüzden ABD'nin hışmını üzerine çekmiş olmalı...

ABD'nin vesayetinde olan bir başka ülke olan Pakistan'a bakalım! Bir askerî darbe ile iş başına geçen Pakistan Devlet Başkanı General Ziya ül-Hak ABD'nin koyu bir müttefiki idi. Ancak İslâmî yasaların tahkimine yönelik vaadlerde bulunup İslâm ülkeleri ile sıkı işbirliği düşüncesini kamuoyuna açıklayınca ABD'yi telaş kaplamıştı. ABD karşısında, İslâm Birliği düşüncesi ve hukuk önermesi olmayan "light/ılımlı İslâm" istiyordu. Kısacası ABD, karşısında "güdülebilir/sömürülebilir bir toplum" istiyordu. 17 Ağustos 1988 tarihinde Ziya ül-Hak'ın şaibeli bir şekilde uçağının düşmesi, "ABD'nin yapmış olduğu bir suikast" diye bilinmektedir.

Açıkçası, Pakistan halkı ve yöneticileri böyle inanmaktadır...

3 Temmuz 1988 tarihinde İran sivil yolcu uçağı Fars Körfezi suları semalarında uçarken ABD  deniz filosundan atılan iki füze ile düşürülmüş ve bu kalleş saldırının sonucunda 290 yolcu hayatını kaybetmişti. ABD'nin bu kalleşliğini de asla unutmamalıyız. Merhum İmâm Humeynî, "Büyük şeytan ABD" lafzını boşuna kullanmıyordu. Bir de, ABD'nin şeytanî entrikalarına dikkat çekerek, "Ayağınıza taş değse onu Amerika'dan bilin" diyordu...

Öte yandan, 25 Mart 2009 tarihinde BBP Genel Başkanı Sayın Muhsin Yazıcıoğlu'nun bir helikopter kazasında hayatını kaybetmesi birçok soru işaretini de beraberinde getirmiş oldu. Bilindiği üzere 27 Aralık 2008 tarihinde işgalci Siyonistler "Dökme Kurşun" adını verdikleri operasyonla mazlum Gazze halkını bombalamaya başlamıştı. Günlerce süren bu bombardımanlarda 1436 Filistinli hayatını kaybetmiş 4000'den fazla insan yaralanmıştı. Bu menfur saldırılara istinaden işgalci rejimin İstanbul konsolosluğu önünde günlerce eylemler ve protesto mitingleri yapılmıştı. Bu mitinge katılan siyasîlerden biri de BBP Genel Başkanı Sayın Muhsin Yazıcıoğlu idi. Yazıcıoğlu, yapmış olduğu konuşmada işgalci İsrail'i çok sert bir üslupla telin ederek eleştirilerde bulunmuştu. Yazıcıoğlu'nun konuşmasına bizzat tanık olduğumda melun Siyonistler'in kendisine suikast yapacağının endişesine kapılmıştım. Çok değil, birkaç ay sonrasında Yazıcıoğlu'nun içerisinde bulunduğu helikopterin üzerinde iki askerî uçağın alçak uçuş yapıp koordinatları bozması ve helikopterin düşmesine sebebiyet verilmişti. Bu iki uçağın Konya Askerî 3. Ana Jet Hava Üssüne indiği medyaya yansıyan haberlerde iddia edilmektedir...

(Bilindiği üzere, işgalci İsrail Hava Kuvvetleri'nin TSK ile arasında imzalanan anlaşmadan dolayı Konya Askerî 3. Ana Jet Üssü'nde konuşlanmış olmasının nedeni, Gazze Şeridi'nde düzenlenen ve binlerce Filistinli'nin ölümüne ve yaralanmasına yol açan "Dökme Kurşun" adını verdikleri operasyon ve diğer hava saldırıları için manevra kabiliyetlerini geliştirme amacına matuftu.. Bu ne korkunç vebal, bu ne korkunç ihanet böyle?!)

Bir başka sabotaj nitelikli suikast ise, 2 Ekim 1992 tarihinde Saroz Körfezi’nde icra edilen Display Determination-92 (Kararlılık Gösterisi-92) isimli NATO tatbikatına katılan TCG Muavenet muhribimize gece saat 23.00 civarında, ABD uçak gemisi USS Saratoga tarafından iki adet Sea Sparrow füzesi fırlatılarak yapılmıştı. Bu kasıtlı suikast neticesinde, Gemi Komutanı Deniz Kurmay Yarbay Kudret Güngör, Uçaksavar Yardımcı Subayı Teğmen Alper Tunga Akan, Telsiz Astsubayı Serkan Haktepe, İkmal Çavuş Mustafa Kılıç ve Er Recep Atak hayatlarını kaybetmiş oldu. 22 personel ise yaralandı.

Edindiğimiz bilgiye göre Muavenet vurulduğu an, tatbikatın 2. ve 3. safhaları arasına denk düşen "tatbikat dışı" bölümde gerçekleşti.

Saratoga füzeleri neden ateşledi? Bu güdümlü mermiler yanlışlıkla atılabilecek silahlar değil. Bunlar, atılma anına kadar birçok işlem ve hiyerarşik onayı gerektiren sistemler. Yani tamamen bir kasıt söz konusu. Aradan yıllar geçti ve bu meselenin üstü örtülmüş oldu. ABD'li yetkililer, "kontrol dışı hata" deyip geçiştirdiler. (Sizin ne işiniz var ABD ile, NATO ile? Atalarımız boşuna dememiş: "Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz.")

Gâvur müttefik gibi gözükse de gâvurluğunu-kalleşliğini yapmaya devam edecektir. (Biz ABD'yi Kore'deki ihanetinden biliyoruz.)

Antrparantez şunu da belirtmiş olalım ki, işgalci Siyonist İsrail ile askerî işbirliği anlaşmalarını yapıp Konya Askerî Hava Üssü'nü onların hizmetine sunmak neyin nesi? Onlar her Allah'ın günü Filistin topraklarında işgal ve katliamlarına (kesintisiz bir şekilde) devam ediyorlar. Tekerlekli sandalyeye mahkum bir âlim olan mazlum Şeyh Yasin'e yapılan suikastı bir düşünün?

Şeyh Ahmet Yasin 22 Mart 2004 tarihinde tekerlekli sandalyesi ile sabah namazını kılmak için evinden çıkıyor, camiye birkaç metre kala havadan roketli saldırıya maruz kalıyor ve böylesi menfur bir suikast sonucu şehid oluyor.

Yine aynı şekilde Hamas üyesi, Filistinli devlet adamı Abdülaziz el-Rantisi 17 Nisan 2004 yılında kalleşçe bir suikast sonucu  hava saldırılarında şehid olmuştu.

16 Şubat 1984 yılında ise Lübnanlı büyük âlim Şeyh Ragıp Harb Siyonistler tarafından uğradığı bir suikatle şehid edilmişti. Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Abbas Musavi 16 Şubat 1992 yılında Şehid Ragıp Harb'ın kabrini ziyaretten dönerken Nebatiye ili yakınlarda Siyonistler tarafından hava saldırısı ile suikasta uğramış ve bu saldırı esnasında paramparça olan aracında eşi ve çocukları ile birlikte şehadet şerbetini içmişti.

26 Ekim 1995 tarihinde ise Filistin İslâmî Cihad Hareketi Lideri Dr. Fethi Şıkaki Libya ziyaretinden dönüş yaparken Malta adasında Siyonistler tarafından uğradığı bir suikatle şehid edilmişti.

CIA ve MOSSAD'ın 25 yıl peşinden koştuğu efsane komutan İmad Muğniye 45 yaşındayken Suriye’nin başkenti Şam’da 12 Şubat 2008 akşamı SUV tipi arazi aracının arkasındaki yedek lastiğin içine yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu şehid edilmişti. Gazetenin haberine göre bomba düzeneğini CIA temin etmiş. Mossad ise bu kalleş saldırıyı gerçekleştirmiş...

En son 3 Ocak 2020 tarihde akşam saatlerinde Bağdat Uluslararası Havaalanı'nda düzenlenen füze saldırısı sonrasında İran Devrim Muhafızları'na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Genel Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis şehid oldular. ABD'nin işlemiş olduğu bu cinayet alçakça ve kalleşçe yapılan suikastten başka bir şey değildi...

ASELSAN bilim insanlarımıza yapılan suikastların bir benzeri de zaman zaman İran'da da vuku buluyordu. Değişik zaman dilimlerinde İran'ın çok değerli beş bilim insanı suikast sonucu öldürülmüştü. Şimdi de aynı kalleş yöntemle İran'ın nükleer programının kilit isimlerinden olan bilim insanı Muhsin Fahrizade katledilmiş oldu. Aslında fizikçi olan Fahrizade aynı zamanda Covid-19 salgınıyla mücadelede kilit bilim insanıydı. Fahrizade, Covid-19 teşhisi için ilk İran kitlerini geliştiren ekibin başında bulunuyordu. İran Savunma Bakanı Amir Hatami'nin açıklamasına göre, Fahrizade, Covid-19 aşı geliştirme alanında büyük adımlar atan bilimsel ekibin başındaydı. Fahrizade başkanlığındaki ekip, Covid-19 aşısını klinik insan denemeleri aşamasına getirmişti. Dünya medyası, Fahrizade'ye yönelik suikastın ardından nedense bu yönü ile değil de "nükleer programın başındaki kilit isim" olarak lanse etti. Bu haberleri yayınlayanlar İran "atom enerjisi/uranyum zenginleştirme" programında asla "kitle imha silahı"nın olmadığı, rehberiyet makamının "kitle imha silahı" üretmenin haram olduğunu beyan etmiş olmasından hiç mi haberdar değiller? Tekrar sormuş olalım: Bu menfur suikastın ardından Muhsin Fahrizade'nin tıp/sağlık sektörünün önde gelen bilim insanı olduğu neden yazılmadı? İnsanın aklına geliyor: Suikastın amacı bu çalışmalar olabilir mi?

Aslında İslâm ve insanlık düşmanları hangi alanda olursa olsun Müslümanlar'ın kendilerini geliştirmesine tahammül edememektedirler. İster askerî alanda olsun, ister tıp alanında olsun onlar için bu değişmez. Kendi güvenliğiniz için askerî mühimmat yaparsınız asla bunu istemezler, ASELSAN örneğinde olduğu gibi.. Veya bilimsel/tıbbi çalışmalarda bulunursunuz buna tahammül edemezler.

"Su uyur, düşman uyumaz" diye bir atasözü var. Bir de düşman, mert değil kalleş olunca teyakkuz hâlinde olmak daha bir gerekli oluyor. Güvenlik zaafı olmasa bile düşman yine de emeline ulaşmak için çeşitli yol ve yöntemler deniyor...

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Merhum Erbakan Hocamız,

"Siyonizm'e ve emperyalizme karşı caydırıcı olabilmemiz için yerli silah sanayimizi mutlaka güçlendirmeliyiz" diyerek ASELSAN'ı hayata geçirmişti. Fakat Siyonist çete bundan o kadar rahatsız olmuş ki, ASELSAN bünyesinde çalışan bilim insanlarımıza yönelik üst üste suikastlar düzenlediler ve bununla da yetinmeyip, bilim insanlarını yaşıyan uçağı düşürdüler.

Kesin olarak şunu bilmiş olalım ki, Şehit Muhsin Fahrizade ile TÜBİTAK ve ASELSAN'daki bilim insanlarımızı katledenler aynı kirli ellerden başkası değildir. Yani CIA ve MOSSAD...

Bakınız, 15 Temmuz darbe girişimini FETÖ kuklasına yaptıranlar da bunlardan başkası değildi...

İngiliz istihbaratı MI6'dan söz ederken üçlü sacayağı ifadesini kullanmıştık. 1953 yılında İran'da iktidarda olan Musaddık hükümetini devirip Şah M. Rıza Pehlevi'yi iş başına getirenler CIA - MI6'dan başkası değildi. Musaddık petrolü millileştirdi diye alaşağı edildi. Hatırlayınız, Merhum Erbakan Hocamız D-8'i kurup İslâm Birliği'nden, İslâm Savunma Gücü'nden, İslâm ortak para biriminden söz etti diye, 28 Şubat darbesi (bu üçlü çetenin TSK bünyesinde bulunan uşakları tarafından) yapılmıştı. Buradan çıkan sonuç şu olmaktadır: Bu üçlü çete özellikle Türkiye ve İran'ın gelişmesini/güçlenmesini istemiyor. Çünkü onlar menfur ve şeytanî emellerine ulaşmanın önünde iki büyük engel olarak Türkiye ve İran'ı görüyorlar. Seferber ettikleri tüm imkânları ile bu iki engeli, yani Türkiye ve İran'ı güçten düşürmek için çırpınıyorlar.

Sonuç olarak ifade edecek olursak; Türkiye ve İran behemehâl, süratle ve ivedilikle bu kan içici emperyalist üçlü çeteye karşı "güç birliği" kapssmında strateji geliştirmesi lazım. Bu birliktelik, bu güç birliği diğer Müslüman ülkelere de emsal olacaktır bi iznillah..

Türkiye halkı 15 Temmuz kalleş darbe girişimine karşı nasıl güçlü bir irade gösterip bu ihanetin, bu alçaklığın önünü almayı bi iznillah başardıysa ve halkımız bu durumdan onur ve izzet devşirdiyse yine aynı şekilde İran İslam Cumhuriyeti ve direniş cephesinin de dünya istikbarı ve Siyonizm karşısında ortaya koyduğu keskin irade; nice bedeller ödeyerek, nice şehidler vererek sürdürdüğü kararlı mücadele ümmet nezdinde takdire şayan/onur verici bir durumdur. Kazanımlara ümmet zaviyesinden bakacak olursak hepimiz için izzet verici bir durumdur. Düşmanlarımız şunu bilmiş olsun ki, alçakça yapmış oldukları suikastlarla hiçbir emellerine ulaşamayacaklardır. Nihai zafer İslâm'ın olacak ve Rabbimiz vaad ettiği üzere nurunu tamamlayacaktır.