Özellikle şunu belirtmiş olalım ki yüce dinimiz İslâm savaş dini değil barış dinidir. İslâm sözcüğünün terminolojik anlamı "silm" kökünden gelmektedir. "Silm" kelimesi Arapça "barış" demektir. İslâm'ın ana hedeflerinden biri de yeryüzünde güvenlik ve barışı teminat altına almaktır. Yüce Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzünde fitneden (kötülük ve zulümden) eser kalmayıncaya ve (güvenlik ve barışa ilişkin) din hükümleri Allah adına tatbik edilinceye kadar cehd (mücadele) ediniz." (Bakara:193) Görüldüğü gibi Yüce Rabbimiz biz İslâm ümmetine böylesi bir misyon yüklemiş. Dünyanın neresinde olursa olsun bir kötülük, bir işgal ve bir zulüm varsa İslâm ümmeti oluşturmuş olduğu "barış gücü" ile olaya müdahil olma zorunluluğu vardır. Bu bir ilâhî vecibedir. Bir başka ayet-i kerimede benzeri sorumluluğumuz şöyle hatırlatılmaktadır: "Siz İnsanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyi olanı tesis eder kötü olanı bertaraf edersiniz." (Âl-i İmrân:110)

Bu sorumluluklar bizlere konumuza ilişkin kurumsal yapı oluşturmamızı zorunlu kılmaktadır. Nasıl ki namaz kılmamız için öncesinde abdestli olmamız gerekiyor ise kötülükleri bertaraf etmemiz için kurumsal bir yapı oluşturmamız gerekmektedir. Lokal anlamda nasıl ki asayiş ve güvenlik için bir ülkede kolluk kuvvetlerine (emniyet güçlerine) ihtiyaç varsa uluslararası barış ve güvenliğin temini için caydırıcı bir güce ihtiyacımız var. Bugün İslâm ümmeti 57 ulus devlete bölünmüş vaziyette olması ve böyle bir kurumsal yapıya sahip olmamasından dolayı sadece yeryüzünde değil kendi bulundukları coğrafyalarda barış, güvenlik ve istikrarı sağlayamamaktadır. Bugün İslâm coğrafyalarındaki işgal, zulüm ve çatışmalara bakın, içler acısı bir durum var ortada. Filistin yetmiş küsur yıllık kanayan yaramız. İşgal, talan ve katliamlar gün be gün devam etmektedir. Keşmir, Myanmar, Doğu Türkistan, Afganistan, Irak ve Libya'nın durumuna bakın? Bir de buna ek olarak Suud aşiretinin yedeğine aldığı dokuz Arap ülkesi ile mazlum Yemen halkını bombalamasına ne denilmeli? Suriye'nin içler acısı hâli ortada. Tekfirci terör örgütlerinin yaptığı katliamlarla Suriye toprakları boşaltılıp Siyonist İsrail'e alan açılmaktadır. Bu işin taşeronluğunu ise büyük şeytan ABD yapmaktadır...
İslâm coğrafyasında vuku bulan bu olumsuzluklarla birlikte gelelim Azerbaycan ve Ermenistan arasında vuku bulan çatışmalara!

SSCB dağıldıktan sonra bölgedeki birçok ülke bağımsızlığına kavuşmuş ve her ülke kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyordu. Yeni ortaya çıkmış olan bu ülkelerin hem ekonomileri hem askerî yapıları oldukça zayıftı. Ancak Ermenistan Rusya ve Fransa'yı arkasına alarak göz dikmiş olduğu Karabağ topraklarını işgale koyulmuş oldu. Bu işgal girişimi esnasında başta Hocalı katliamı olmak üzere insanlık dışı vahşet örnekleri sergilenmişti. Azerbaycan birlikleri gerekli mukavemet ve direnişi göster(e)meden Karabağ'dan çekilmek durumunda kalmıştı. Bu aktardıklarımız bilinen hadiseler. Bunlar çok yazıldı ve konuşuldu. Aradan otuz yıla yakın bir süre geçti. Zaman zaman gerginlikler ve kısmi çatışmalar yaşandı ve Birleşmiş Milletler'in ciddi bir girişimde bulunmayışı işgali kalıcı kılmış oldu. Olayın bir başka boyutu ise işgalin ilk günlerinde kamuoyumuzdan yardım talepleri yükselince dönemin Cumhurbaşkanı Özal şu meşhur sözünü dile getirmişti: "Onlar Şiî, İran onlara yardım etsin." Evet Özal ve dönemin hükümeti bu işgale bigâne ve seyirci kalmıştı.. İran ise yardım talebinde bulununca ve gönüllü olarak Azerbaycan birliklerine katılımlar olunca bundan dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfazl Elçibey son derece rahatsız olmuş ve şu meşhur sözünü söylemişti: "Karabağ İran'ın yardımı ile kurtarılacaksa o toprakları Ermenistan'a terk etmeye razıyım." Nitekim de öyle oldu.

Hatırlayalım, eş zamanlı olarak o yıllarda Bosna savaşı vardı. Bütün olumsuzluklara rağmen Boşnaklar Sırp Çetnik, Hırvat Ustaşa eşkiyalarına ve Sırbistan ulusal ordusuna karşı amansız bir direnç göstermişti. Başlarında da Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç vardı. Boşnaklar 300 bin dolayında şehid vermelerine rağmen izzetle mücadelelerine devam ettiler. İran Bosna'ya yardım talebinde bulunduğunda seküler, faşizan veya mezhep taassubu ile bir tavır takınarak "istemiyoruz" demediler. Kaçmadılar, cepheyi terk etmediler. Azerbaycan'da ise basiretsiz lider kadrosu halkını ve askerini zillete düşürmüş ve Azerbaycan topraklarının % 20'sini Ermeni çetelerine terk etmişlerdi. (Bu kıyaslamayı biz değil o günkü gazetler yapıyordu.) Ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: "Kötü yöneticiler bir ülke yönetimini ellerine geçirdiklerinde o yöre halkının onur sahibi insanlarını hor ve aşağılık kılarlar. İşte onlar böyle yaparlar." (Neml:34)
Karabağ topraklarının 30 yıla yakın bir süredir işgal altında bulunması sadece Azerbaycan halkı için değil, ümmet için de züldür. İki milyara yakın İslâm ümmetinin 57 ulus devlete bölünmüş olması ve güçbirliği içerisinde olmayışı Azerbaycan halkına bu ezginliği yaşatmaktadır. Bizim NATO türü bir savunma gücümüz olsaydı ne Bosna, ne Azerbaycan ve ne de diğer İslâm coğrafyalarında yaşanan mütecaviz saldırılar olmazdı, olamazdı. Cesaret edemezlerdi. Onları cesaretlendiren bizim güçbirliği içerisinde olmayışımızdır. "Eğer birlik olmazsanız gücünüz gider, yılgınlaşır ve dağılırsınız." (Enfâl:46)

Bütün mesele dönüp dolaşıyor ve İslâm Birliği gerçeğinde düğümleniyor. Endişe ile ifade etmiş oluyorum ki, bugün ne yazık ki var olan üstünlük görecedir. Evet, kismî kazanımlar var ve Azerbaycan ordusu 30 yıla yakın süredir işgal altında bulunan köy ve kasabalarını tek tek geri alıyor. Nihai hedef işgal altında bulunan bütün toprakların geri alınması olmalıdır. Birkaç köy ile yetinilmemeli. Bir süre sonra Birleşmiş Milletler devreye girip adil olmayan bir barış plânını dayatmaya kalkabilir. Böyle bir tehlike sümen altında bekletiliyor. Nitekim Bosna'daki Dayton Anlaşması böyle olmuştu. İslâm ümmeti kendi sorununu kendi hâlletmeli. İşgal edilen topraklar tamamen geri alınmadan asla masaya oturulmamalı. İşgalin pazarlığı olmaz...