İsrail IKBY'nin referandumunu desteklediğini açıkladı. Ardından referandum oldu ve Erbil'de bazı fotoğraf karelerine İsrail bayrakları yansıdı.

*

Oksimoron birbiriyle asla bir araya gelemeyecek ifadelerin/kavramların bir araya getirildiği durumları ifade etmek için kullanılıyor. Fransızca Oxus (keskin) ve moros (aptalca) kelimelerinden oluşan oksimoron, birbirine karşıt ve uzlaşması mümkün olmayan iki kavramın bir arada kullanılmasına işaret ediyor. Örneğin, "gerçek bir yalan", "ölü bir canlı", "Ateist bir Müslüman" gibi. Oksimoronik ifadeler bir durumu vurgulamak için edebi anlamda da kullanılabilir: "Yaşayan bir ölüyüm.", "sessiz çığlık" gibi...

Yöneticiler bağlamında bir Kürt-İsrail işbirliğinden söz etmek mümkünmüş gibi görünüyor.

"İsrail'in Kürtlerin hakkını desteklediği" görüşünün bir oksimoron olduğu açıktır. Bu asla mümkün olmayacak, gerçekleşmeyecek bir şeydir. Zira "İsrail ve hak" kavramları asla bir araya gelemeyecek, bir araya geldiklerindeyse birinin diğerini yok edeceği kavramlardır.

*

Bu süreçteki İsrail "desteği" kaçınılmaz olarak derin ve bir o kadar da sert bir tartışmayı bünyesinde barındırıyor. Bir taraf, Kürtleri (ki, pek çok Kürdü bu ithamdan tenzih ederim) "İsrail"le lekelemeye çalışırken (bundan İsrail'in büyük bir mutluluk duyacağı açıktır), diğer taraf ise "Bizi İsrail'in kucağına siz ittiniz" ya da "Siz önce kendinize bakın." (ki, pek çok Türkü de bu ithamdan tenzih ederim) şeklinde özetlenebilecek bir savunma biçimi geliştiriyor (İsrail'in bundan da büyük bir mutluluk duyacağı açıktır).

Tartışmanın böyle bir temelde şekillenmesi önemli bir problemdir ve kaçınılmaz değildir.[1]

Tartışmanın bu temelde şekillenmesi, bugünkü yaşadığımız sorunların asli unsurunun gözden uzak tutulmasından kaynaklanıyor. 

Bütün olup bitenleri var eden bir gerçeği kabul ediyoruz: Osmanlı'nın dağılmasıyla birlikte ümmet de parçalanmıştır. Bizim durumumuz bir parçalanmışlık durumudur; devletli ya da devletsiz. Bizim asıl çıkmazımız bu parçalanmayı tahkim edecek bir dil ve duruşu sürdürebiliyor olmamızdır.

Yaşadığımız her bir olay, bu olaylar karşısında geliştirdiğimiz her bir tutum parçalanmışlığımızı daha katmerli hale getiriyor.

Peki, bu niçin böyle olmuyor? Yaptığımız, söylediğimiz her şey niçin onlarca yıldır müstekbirleri sevindiriyor?

*

Ben 1991 Şubat ayında askere gittim ve askerliğimi er olarak yaptım. Askerde, o yıllardaki pek çok kişi gibi ben de çok dayak yedim (çoğunlukla astsubay ve çavuşlardan).

Yediğim dayaklardan birini asla unutmuyorum. Çünkü bu dayağı bir erden yemiştim ve yediğim en sağlam dayaktı. Yanlış anlaşılmasın, kendi aramızdaki bir problemden dolayı yememiştim bu sopayı; gayet nizami "yasal" bir sopaydı.

İçtimaya Sivaslı bir arkadaşla geç kalmıştık. Çavuş ikimizi de kenara çekti ve birbirimizi tokatlamamızı istedi. Bana "Önce sen vuracaksın." dedi. Ben vurmadım, vuramadım; benimkisi bir tokat değildi de sanki okşar gibi bir şeydi. Çavuş kızdı ve Sivaslı arkadaşa "Bütün gücünle vur. Tokat nasıl atılırmış öğrensin." dedi. Arkadaşın tokadı, (maşallah eli de baya ağırdı) yüzümde şakladı. Sonra bana, "Şimdi sıra sende." dedi.

Kural şuydu: Birimizin tokadı diğerinden daha sert olacaktı. Aksi takdirde, diğer arkadaş ekstra bir kez daha vuracaktı.

Ben tabii ki, yine vuramadım; vuruyormuş gibi yaptım. Sonra yüzümde biri ekstra iki tokat daha şakladı. İkinci tokat, benim atamadığım tokadın cezası olarak bana dönüyordu. Bir müddet sonra yüzüm yanmaya başladı. Çavuş emrine itaat etmememin acısını Sivaslı arkadaşın "eliyle" çıkarıyordu. Bir müddet sonra "Sivaslı arkadaşa kızmaya başladığımı" hissettim; sonuçta emri Çavuş veriyor ama yüzümde onun tokadı patlıyordu.

Aklım ve duygularım hiç bu kadar "canlı" bir şekilde çatışmamıştı. Sivaslı arkadaşın bir suçu olmadığını biliyordum ama yüzüme "çat çat" inen de onun eliydi. O gün epeyce hırpalanmıştım. Benim tokatlarım da giderek sertleşti mi, inanın hatırlamıyorum. Ama bu olduysa, kendi adıma utanç verici.

Yıllar geçip PDR bölümünde okuyup mezun olduktan sonra, zaman zaman bu olayın psikolojisini düşünmüşümdür. 

Bizim durumumuz neydi; biz dayak yiyenlerin durumu? Sivaslı arkadaşın bu dayaktaki rolü neydi? Ben neden bir kaç tokattan sonra arkadaşa kızmıştım? Benim de tokatlarım giderek sertleşmiş miydi? Sivaslı arkadaşı suçlayabilir miydim?

Sivaslı arkadaş ekstra tokatları atarken ne hissetmişti? O tokatlar ki, onun yüzüne inmediği için benim yüzüme iniyordu. Ben buna daha ne kadar tahammül edebilirdim? Bir noktadan sonra, misal ekstra tokatlardan dolayı hasar görme (ki zaman zaman belki de kulağıma da geliyordu tokatlar) riski olsaydı, ben de elimi biraz ağırlaştırmalı mıydım?

Acaba arkadaş beni tokatlarken zoruna gidiyor muydu? Zevk almış mıydı? Pişmanlık hissetmiş miydi? "Hayır, atmıyorum kardeşim, döveceksen buyur kendin döv." demeyi aklından geçirmiş miydi?

Ya Çavuş?

Acaba, böyle fantastik bir yöntem kullanarak, beni derin bir felsefi hesaplaşma içine mi sokmak istemişti?

Şaka bir yana, gerçekten o ne hissediyordu? Ne düşünüyordu? Örneğin "Ben askerlik hayatım boyunca kimseyi dövmedim, kimseye elimi sürmedim." dese yalan söylemiş olur muydu?      

Bizim o arkadaşla ilişkimiz, sonrasında nasıl gelişmişti?

Zihnimi çok zorlamama rağmen dayak olayından sonra Sivaslı arkadaşla ilgili herhangi bir anı kafamda yoktu. Bu olay acemi birliğinde olmuştu. Ben 45 gün sonra Şoförlük kursu için Bursa'ya gitmiştim. Belki olaydan bir kaç gün sonra gitmiş ve onunla bir daha görüşmemiş olabiliriz.

Ama böyle olmasaydı da aynı yerde uzun süre kalmak zorunda olsaydık, onun tokatlarını unutabilir miydim? O beni dövdüğü için mahcup olur, özür diler miydi? Emre itaat ettiği için pişmanlık yaşar mıydı? Beni her gördüğünde hep bir eziklik, hep bir mahcubiyet hisseder miydi?

Bazen ekstradan şunları da hayal ediyordum:

Birbirimizi dövdüğümüz için derin bir pişmanlık yaşayıp bir araya geliyoruz. Birbirimizin yüzüne pansuman yapıp, "Bunun sebebi Çavuştur." diyor, Çavuş'tan bunun intikamını almak için askerliğimizin yanması pahasına yemin ediyoruz. Sonra Çavuş'u bir yerde sıkıştırıyor ve bize attığı tokat sayısınca (bu bilinçte olduğumuz için olay sırasında yediğimiz ve attığımız tokatları da bir bir saymışız), bir Sivaslı arkadaş bir ben, bir Sivaslı arkadaş bir ben Çavuş'un suratını dağıtıyoruz. Biz faraza 30'ar tane tokat yemişsek, Çavuş'a 60 tane tokat atıyoruz.

Sonra Çavuş, bir daha böyle bir şey yapmamaya yemin ediyor.

Olay Çavuşlar arasında duyuluyor ve bir daha bir askeri döveceklerse bunu kendi elleriyle yapmak zorunda kalıyorlar.

Hayalimi bazen daha keyifli hale getiriyordum:

Bizim Sivaslı arkadaşla yaptığımız diğer askerler arasında da duyuluyor. Bizi kahraman olarak görüyorlar. Faraza, Çavuş, ertesi gün içtimada bunun hesabını bizden soracak olsa, diğer askerler de tek tek öne çıkıp "Ben vurdum.", "Hayır ben vurdum.", "Hayır ben." diyerek bizi Çavuş'a yem etmiyor; olay "Spartaküs Etkisi" diye bilimsel literatüre bile giriyor. 

*

Tabii ki bunların hepsi güzel hayaller olarak kaldı.

Gerçekler tam tersiydi.

Çavuş hep gülüyor, askerler ise birbirini dövüp duruyordu.

Dayak bitiyor ama kavga bitmiyordu.


[1] Bir problemin yapısal çerçevesinin nasıl kurgulandığının, sorunun çözümüne nasıl etki ettiğini ele aldığımız yazı için Bkz.