Çok duydum bu soruyu.

Her ne zaman bir savrulmaya itiraz etsek, "Hayır, öyle değil kardeşim, zannettiğin gibi değil. Asıl sorun şu." filan gibi şeyler söylesek, kafadan ilk karşılaştığımız soru bu oluyor: "Peki o zaman çözüm ne?"

Örneğin, "Kadına şiddet" argümanının bir manipülasyon olduğunu verilere, kanıtlara dayanarak anlatıyoruz; toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının sömürü hikayesinden başka bir şey olmadığını; "kadınların çalışması" meselesinin, çalışma koşullarını kapitalist değerlerin belirlediği bir düzende "kadınların çalışması meselesi" olmadığını dilimiz döndüğünce anlatıyoruz, anlatıyoruz... sonunda aynı soru: "Peki o zaman çözüm ne?"

Dünyanın en pozitivist, en seküler sorusudur bu. Dünyevileştiğimizin en açık kanıtıdır. 500 milyarlık jeep'e binen, güneş gözlüğünü başörtüsünün üstüne kaldırmış kadın, bu soru yanında pek bir masum kalır.

*

Bu sorunun müstehcen bir anlam taşıdığını ilk 28 Şubat sürecinde başörtüsü eylemleri zamanında farketmiştim.

O yıllarda gece-gündüz eylemlere katılıyor, meydanlarda sabahlıyorduk. Var gücümüzle başörtüsünün "siyasal bir simge" olduğunu anlatmaya çalışıyorduk.

Siyasal bir simge!

Meydandaki kardeşlerimizin çoğuna bu tanımlama korkunç geliyordu.

Bu söylemle biz tam da 28 Şubatçıların istediğini yapıyor, onların eline bulunmaz bir koz veriyorduk. Bu tanımlama bizi "haklı davamızda haksız duruma düşürüyordu!".  

Haklı davamızda haksız duruma düşmek!

Ne yaparsak, ne söylersek haklı davamızda haksız duruma düşmüş olurduk? Tepkilerimizin sınırı ne olmalıydı? Taleplerimizi götürebileceğimiz sınır neresiydi ve bu sınırı kim/ne belirliyordu?

Bunları her gündeme getirdiğimizde 28 Şubat'a verilen "ortalama tepki"nin en sık sorduğu soru bu oluyordu: "Peki o zaman çözüm ne?"

İHL'ler kapatılıyor, okulsuz bırakılan başörtülü kızlarımız hüngür hüngür ağlıyordu. Biz ise bunlara bir çözüm üretmiyor, üstelik "siyasal simge" filan diyerek olayı daha da çözümsüz hale getiriyorduk.

"Direnelim, sabredelim." filan diyecek olurduk ama bu bir "çözüm" değildi ki!

Biz, "çözüm" istiyorduk; yani bizi başörtüsüyle okullara sokabilecek bir şey...

"Sabredin ey Yasir ailesi..." sözünün bizim için hemen hiç bir kıymet-i harbiyesi kalmamıştı.  

Sabır demek; yokluğa, zorluğa, horlanmaya, dışlanmaya, itilmeye-kakılmaya, "dışarıda bırakılmaya", velhasıl kaybetmeye razı olmak demekti.

Sabır demek "çözümsüzlüğe" katlanmak demekti.

Biz bunu istemiyorduk.

Biz başörtümüzle "içeri" alınmak istiyorduk. Bunu sağlayacak bir formül istiyorduk.

Sonunda bu formül "muhafazakar demokrasi"yle geldi. Biz Ebu Cehil'i kabul edecek, o da bizim başörtümüze dokunmayacaktı. Böylelikle sabır gibi "ne idüğü belirsiz" bir şeye de gerek kalmayacaktı.

Formül hepimizin anlayabileceği bir sadelikle kavramsallaştırıldı: "Birlikte yaşama, çoğulculuk, hoşgörü, uzlaşma ve diyalog."

İslamcı entelijansiya az mı mürekkep döktü bu kavramları bize anlatmak için.

*

Hiç unutmuyorum.

O günlerde bir arkadaşımızla tevekkül kavramı üzerinde tartışmıştık. "Tevekkül" diyordu arkadaş: "Deveni sağlam kazığa bağladıktan sonra, Allah'a dayanmaktır.".

Denklem şuydu bizim kafamızda: "Önce kazık, sonra Allah.".

Açık olalım, biz ömrümüz boyunca hep bir kazık aradık durduk; sağlam bir kazık.

Gittik ve sonunda bula bula liberalizm kazığını bulduk; kendimizi ve geleceğimizi sıkıca ona bağladık.

Kızacak, gücenecek, alınacak bir şey yok. Her şey "kazığa" bu kadar güvenmemizden kaynaklanıyor.

*

Bugün, dindar/muhafazakar gençliğin sadece namazın bir rüknü zannettiği "kıyam" diye bir kavramımız var; durmak anlamına geliyor. Ellerinizi de bağlayıp, öylece durduğun yerde durmak. 

Tam bir hareketsizlik hali!

"Durduğun yerde durarak isyan etmek" gibi muazzam bir anlamı var bu kavramın.

Seni yerinden, duruşundan etmek istediklerinde kıpırdamamak, kaynaşmamak, kımıldamamak!

İslam'da hicret bile "durmak" içindir; durduğun yerde durabilmenin imkanları kalmadığında, durduğun yerde durabilmek için başka bir yere gitmek; durmak için gitmektir.

İslam'da aslolan yerinde durmaktır.

İsmet Özel'in bir dönem yaptığı konferanslar için koyduğu genel başlık, durmanın içindeki isyanı en güzel şekilde ifade ediyor: "Toparlanın, Gitmiyoruz!"

Modernizmin, kapitalizmin, liberalizmin en sevmediği şeydir duran insan.

O yüzden Batı durduğun yerde durmayı "çözümsüzlük" olarak kodlar; "değişimi" kutsar. Durduğun yerde durmanın adı onların literatüründe "irtica"dır; geri kalmaktır.

*

28 Şubat günlerinde Yenilikçilerin temel argümanlarından biri şuydu: "Erbakan Hoca'yla siyaset yapmanın imkanı kalmadı.". "Dünyanın gerçekleri var." diyordu, Yenilikçi ağabeylerimiz; Batı dünyanın bir gerçeğiydi; İsrail dünyanın bir gerçeğiydi; kapitalist ekonomi dünyanın bir gerçeğiydi.

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, her şey değişiyor ama Hoca hâlâ "İslam Birliği" diyor, "Siyonizm" diyor, "Faizsiz ekonomi" diyor; durduğu yerde duruyordu.

Halbuki her şey bizim yerimizden kıpırdamamız için kurgulanmıştı.

"O günler, tam da durduğun yerde durulacak günlerdi."

Ama durmak çözüm değildi ki!

Dünyanın o en kışkırtıcı, en ayartıcı sorusu kulakları sürekli çınlatıyordu: "Peki o zaman çözüm ne?"

Her şey bu soruyla başladı ve bugün şikayet ettiğimiz her ne varsa bu "soru"nun bir bedeli olarak yaşıyoruz.

*

"Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında, dediler ki: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi:250)