Bundan bin yıl sonra, eğer geleceğin tarihçisi bize kıymet verir, bizi, kitabında bir fasıl açmaya değer bulursa bizim için neler yazardı?

Bölümün adı ne olurdu bilemiyorum: "Dindar Neslin Tarihi", "Müslüman-Türk'ün Serencamı: Necip mi Siz Karar Verin!", "Viyana Kapılarından Brüksel Kapılarına Osmanlı'nın Torunları.". Bunlardan herhangi biri ya da buna benzer bir şey olabilir. Bölümün başlığı her ne olursa olsun bu tarihçinin kitabından büyük ihtimal şöyle şeyler okuyacaktık:  

1. İlginç bir millettiler. Ömürleri boyunca "tarihin en şerefli milleti" olduklarına çocuksu bir safiyetle inandılar. Ama aynı çocuksu coşkuyla AB'ye kendilerini yönetmesi için [10]60 yıl boyunca yalvardılar. Ne "şerefli millet" inançlarında bir sarsılma oldu, ne de AB'ye girmek azimlerinden vazgeçtiler.

2. Batı taklitçiliği ve ulusal gurur arasında inanılmaz bir denge oluşturmuşlardı. Hem Batı'yı ustalıkla taklit edebiliyor hem de Müslüman-Türk'ün gurur ve şerefinden zerrece taviz vermiyorlardı. Aynı anda hem taklitçi hem gururlu olunabileceğinin tartışmasız kanıtıydılar.

3. Tuhaf bir mutluluk anlayışları vardı. Tutarsızlığa karşı aşılıydılar. Her türlü çelişki içinde gülmeye, rahat ve sakin davranışlarda bulunmaya devam edebiliyorlardı. Örneğin gavurların kanunlarıyla yönetildiler ama "Türklük ve Müslümanlıklarına" hiç halel getirmediler. Bu ikisini birbirinden nasıl ayırdılar, bunları aynı bedende nasıl bir araya getirebildiler, muammadır. Birbiriyle çelişen şeyleri aynı kalıbın içine dökmek konusunda hayret verici bir başarı sağladılar.

4. "O ayrı, o ayrı" adı verilebilecek mucizevi bir yöntem geliştirmişlerdi (Onlar böyle adlandırmadılar; kavramsallaştırma konusunda pek başarılı değillerdi). Mesela Cumaları camiye hafta sonu meyhaneye gidebiliyorlardı. Bir soran olursa "O ayrı, o ayrı" derlerdi. Cenaze evinde Kur'an okur, düğünlerde Rihanna çalabilirlerdi; o ayrı, o ayrıydı. Tribünde 90 dakika saydıran adam, evinde çocuğuna "ahlak dersi" verebilirdi; ev ayrı, tribün ayrıydı. İş yaşamında vurgunculuğun kitabını yazan adam, Somali'ye yardım eder, kendi adıyla anılan okullar yaptırır, hayır işlerinde de coşardı. Faizini de yer, hayrını da yapardı; o ayrı, o ayrıydı. Bütün bir yıl birbirlerinin kuyusunu kazan kadınlar, erkekler bayram ziyaretlerini de aynı coşkuyla yapabilirlerdi. Yüzüne güler, arkasından demediklerini bırakmazlardı; yüz ayrı, arka ayrıydı. Bu ayırma işinde o derece ustalaştılar ki, hemen her şeyi birbirinden ayırabilir hale geldiler; örneğin aynı adamı at yarışında-hayır yarışında, Mekke'de-Brüksel'de, Meclis'te-meyhanede, eşiyle-metresiyle, cenazede-düğünde, sakalla-kravatla her hâl ve şartta görebilmek mümkündü; her birinin yeri ve zamanı ayrıydı; birbirlerine asla karıştırmazlardı (Tarihçi-Sosyolog Nicolassy Körchinger ve Psikanalist Jessy Triexjy Türklerin bu ayrım için kullandıkları temel bir paradigma var mı ya da bu ayrıma yön veren bilinçaltı parametreler var mı sorularının cevabı için 20 yıl süren bir çalışma yapmışlardır. Yenilerde yayınlanan çalışma çok bir şey ortaya koyabilmiş görünmüyor).

5. Yaratıcı küfür etme becerileri gelişmişti. Üniversitelerde böyle bir ders olsaydı şüphesiz bütün dünya onlara mahkûm kalacaktı. Bir sohbet esnasında aynı küfrü iki kez kullanmazlardı. Her küfrün bir kullanımlık ömrü vardı. Patent hakkı filan yoktu ama yine de herkes bir diğerinin küfürlerine saygılıydı; onun küfrünü alıp kendi küfrüymüş gibi kullanmazlardı. Uzmanların da bugün altını çizdiği gibi bir "küfür terbiyesine" sahiplerdi. Çocuklarının küfür eğitimi konusunda hassaslardı; baba, amca, dayı bu işle bizzat ilgilenirdi. Çocuk ilk deneyimlerini eş-dost arasında kazanırdı. Mesela babası 5 yaşındaki oğlunu çağırır: "Oğlum Kâmil amcana söv de bir duysun." derdi. Çocuğun pelteksi konuşması küfüre ayrı bir tad verir; Kâmil amca da dahil ailece gülerlerdi. Tabii ki, yaz gelince çocuğu Cami'nin hocasına da gönderirlerdi; o ayrı, o ayrıydı.

6. İlginç bir Tanrı anlayışları vardı. İnançları bütündü ama Allah'ı hemen hiçbir işlerine karıştırmazlardı. Daha doğrusu Allah'ın hangi işe karışacağını kendileri belirlerlerdi. Düğün-dernek, iş-güç, yeme-içme konularına genelde Tanrı'yı pek bulaştırmazlardı ("Allah'ın gücüne gitmesin." şeklinde ifade ettikleri ilginç bir istekleri vardı Allah'tan. Söylem analizi uzmanlarından Nickkie Thurstione (2947), bu isteğin bir "suçlama" da içerdiği konusunda ısrarcıdır. Ona göre Türkler bu sözle Tanrı'yı alınganlıkla suçluyorlardı.). Hele hele dinin siyasete alet edilmemesi noktasında acayip bir duyarlılık geliştirmişlerdi. Dinin istismar edilmesine gönülleri asla razı olmuyordu. Bunun için İslamcılık ile dindarlık arasında ince bir ayrım gözetirlerdi. "Güzel dinimizi", siyasi emellerine alet ettikleri için İslamcılardan hazzetmezlerdi.

7. Tarikat cenneti bir ülkeleri vardı. Dünyanın en gerzek adamı bile Mehdiliğini ilan edebiliyor, çevresinde hatırı sayılır bir mürit toplayabiliyordu.  Prof. Dimitrieng'in 1990 yılının 13 Mart-28 Mart aralarını kapsayan çalışmasında; 15 günlük kısa dönemde bile Türkiye'nin farklı bölgelerinde 26 kişinin Mehdiliğini ilan ettiğini belirtiyor. Bu da her gün ortalama 1,73 kişinin Mehdiliğini ilan ettiği anlamına gelmektedir. Kaldı ki, Dimitrieng 1990 Baharı'nın Cumhuriyet tarihinin Mehdilik ilanı açısından en kısır dönemi olduğunu yazmaktadır. Mehdilik ilanının verimli geçtiği yıllarda, bazı bölgelerde 40-50 kişiye bir Mehdi düştüğü belirtilmiştir.

8. Daha bir dindar olanları zaman zaman devletle gerilimler yaşadılar. 28 Şubat'ı hiç unutmadılar. Bu tür gerilim süreçlerinde mücadelelerine rehberlik eden bir klişe geliştirdiler: "Maşa varken elimizi yakmayalım!" Ellerinin yanmamasına pek bir duyarlıydılar. Ömürleri hep bir maşa aramakla geçti; ama pek çoğu yaşamlarını bir maşa olarak tamamladı. Ellerinin yanmamalarına duyarlıydılar ama ara ara "İman ettik demekle cennete gireceğinizi mi sandınız. Sizden öncekilerin vücutları demir taraklarla taranırdı da..." gibi ayetleri de okurlardı. Tabii ki şimdi siz "O zaman nasıl oluyor?" diye hayretle soracaksınız. Anladığım kadarıyla muhtemelen o ayetin yeri ayrıydı; ama nerede nasıl hayata geçirilecekti o konuda pek bir bilgimiz yok.

McGregor Üniversitesi'nden Fredory ve ekibi (3008) dindar kitlenin kullandığı klişeler üzerinde titiz bir çalışma yürütmüştür. Ona göre en fazla kullanılan ikinci klişe "Haklı davamızda haksız duruma düşmeyelim." üçüncüsü de "İyi olur inşaallah." klişesidir. Fredory bu son klişenin çok amaçlı olarak kullanıldığını söyler. Genelde bir muhabbet bitirilmek istendiğinde söylenen bu klişe "tatlı bir ilgisizlik" olarak da yorumlanabilir. Örneğin adam "karısının öldüğünü, 5 çocukla kalakaldığını, en son işten de çıkarıldığını" filan anlatır, karşısında ki "İyi olur inşaallah." deyip konuyu noktalar. Fredory, bazen de "Yahu fazla karıştırma, bu kadar derine dalma, kafayı çizersin." gibi bir anlama geldiğine işaret eder. (Bu klişenin bir benzeri olan "Hayırlısı..." klişesi hakkında geniş açıklama için bkz. Eiduward Fredory, Chrisitianny Novelly, Theordore Sinmpson; Türklerin En Sık Kullandığı 120 Bin Klişe, McGregor Universitys Publiciations, 3008. Arizonas).

9. Fredory'nin de (3008) üzerinde önemle durduğu bir diğer klişeleri de şuydu: "En güzel Müslümanlık bizim ülkemizde yaşanıyor.". Pek çok konuda kavga eden kesimler arasında bile bu konuda neredeyse tam bir ittifak sağlanmıştı. Özellikle hacca gidip-gelenlerde bu inanç daha bir pekişiyordu. Muhtemelen bir Maliki'yle karşılaşmış olan biri "Abi adamlar namaz kılmayı bile bilmiyor." filan gibi şeyler anlatırdı. Anadolu İslam'ı diye bir şeyden bahsediyorlardı. Bu Anadolu kelimesi sihirli bir güce sahipti. Dokunduğu her şeyi legalleştiriyor, meşrulaştırıyordu. Mesela "Efes Pilsen" tek başına rahatsız ediciydi; "Anadolu Efes" denildiğinde şirin-tatlı bir şey oluyordu. Anadolu Ateşi'nin danslarını ne Yozgatlı kadınlar ne de Sivaslı dedeler bilirdi. Ama yine de Anadolu kelimesi herkesin gönlünü alıyordu. Diğer ülkelerin Alevileri Müslüman bile sayılmazken, Anadolu Aleviliği bir başkaydı. Ülkenin bir kesimi Avrupa'yı öne çıkarırken, dindar kesim için her şeyin Anadolulusu makbuldü. İlginç bir şekilde İslam kelimesine "cı" eki getirilmesine "İslam, İslam'dır; cı'sı, cu'su olmaz!" diye isyan edenler Anadolu İslam'ını hararetle savunurlardı. Dediğim gibi, tutarsızlığa karşı aşılıydılar. İlginç bir nokta da ülkedeki hemen herkes Anadolu takımlarını sever ama İstanbul takımlarını tutardı.

10. Eğlence kültürleri son yıllarda niteliksel bir değişime uğradı. Bazı şeyhlerin, hocaların, akademisyenlerin TV tartışmalarından zevk almaya başlamışlardı; Ramazan eğlencesi gibi bir şeydi... Eskiden Nurhan Damcıoğlu'nu izleyerek vakitlerini öldüren izleyiciler, şimdi hem bir şeyler öğreniyor, hem de futbol maçı tadında geçen bu tartışmalar Damcıoğlu'nun veremediği bir heyecanı veriyordu. Tartışmacılar birbirlerine laf sokmaktan derin bir haz duyarlardı. Hiç kimsede tutarlılık beklentisi olmadığı için bu tartışmalar çok renkli, çok keyifli, çok eğlenceli geçiyordu. McGhee Üniversitesi'nden Prof. Euphinidies (3014) bu tartışmalardaki konu çeşitliliğini inceleyen bir araştırma yapmıştır. 2000-2020 yılları arasında Türk TV'lerinde 170 bin tartışma programında 4 milyon 348 bin 211 farklı dini konu ustaca tartışılmıştır. Tartışmacıların küçük-büyük her konuyu aynı ciddiyetle tartışması çoğu araştırmacı için bugün bile hâlâ "ilmin asaletine" örnek olarak gösteriliyor. Örneğin, "Horozdan kurban olur mu?", "Kadın eti yemek caiz mi?" "Hz. Peygamber'in idrarını toprak yutar mı?" gibi konular bunlardan bir kaçıdır (Ayrıntı için bkz., Pettro Euphinidies, The Turks Sheyhos' Arugotimanitions ofs Subjimenect Ifferdiients insos Turks TVs: 2000s-2020s; McGhee Publicaitions Companys, 3014. Washingtons).