"Eğer doğru konuşursan insanlar, yanlış konuşursan Tanrı senden nefret edecek."

(Aristo'nun oğluna yaptığı nasihatlerden)

***

Bir suçla ilişkili olarak iki kişi tutuklanmıştır. Ancak her ikisini de suçlamak için yeterli kanıt yoktur. İki zanlı da ayrı hücrelere konur. Tutsakların birbirleriyle iletişim kurma imkanları yoktur.

Sorgulayıcı her iki zanlıya da bir teklifte bulunur. Bu teklife göre üç seçenek vardır:

1) Zanlılardan biri suçu itiraf edip diğeri etmez ise, itiraf eden kişi serbest kalacak, diğeri ise yirmi yıl hapis yatacaktır.

2) İkisi de itiraf etmez ise ikisi de sadece ikişer yıl hapis yatacaklardır.

3) İkisi de itiraf ederse her ikisi de beş yıl hapisle cezalandırılacaklardır.

***

“Oyun kuramı” çerçevesinde ele alınan bu varsayımsal deney, her iki tarafın da “rasyonel” davranarak nasıl kendileri için daha zararlı olan bir seçeneğe yönelebileceklerini açıklayan ilginç bir modeldir.

Tutsaklar hangi seçeneği tercih etmelidir? İtiraf etmeli mi yoksa etmemeli midir?

Gerçekte her bir tutsağın, kendisi için en kârlı seçeneği tercih etmesi, diğer tutsağın hangi kararı verebileceğini tahmin etmesine bağlıdır. Aslında taraflar için işbirliğine dayalı seçenekler her iki tarafın da lehinedir. Ama anlaşma imkânları yoktur. Bu durumda karşı tarafın işbirliği yapmaması ihtimali durumunda bir tarafın kazancı artarken, diğer tarafın kaybı ağırlaşmaktadır.

O halde en rasyonel tercih hangisi olacaktır?

Bu problemde "rasyonel" davranmanın bireyin kendi menfaatini/kârını esas alarak davranması olduğunu hemen not edelim.

Tutsak ikileminde birbirleriyle iletişim imkânı olmayan taraflar için en “rasyonel karar” itiraf etmektir. Her bir tutsak kararını diğer tutsağın kararının ne olabileceğini düşünerek verir. Bu durumda diğer tutsağın iki seçeneği vardır: İtiraf ya da red. Örneğin A kişisi, B kişisinin itiraf seçeneğini sabit tuttuğunda kendisi için itiraf seçeneği mantıklıdır (red seçeneği 20 yıl yatmasına neden olur), red seçeneğini sabit tuttuğunda ise, kendisi için yine itiraf seçeneği daha mantıklıdır (bu durumda serbest kalır). O halde karşı tarafın kararı ne olursa olsun her bir tutsak için en rasyonel karar “itiraf etmek” tir. Böylelikle her iki taraf da rasyonel davranarak, birlikte iki yıl yatmak varken, beş yıl yatacaklardır.

“Mahkûm ikilemi” gerçekte herkesin bireysel kârını hesap ederek hareket etmesinin, sonuçta bireyin de zararına olacağını anlatmakta; Adam Smith’in “Herkes kendi menfaatleri için davranırsa sonuçta toplam menfaat doğar” varsayımının doğru olmadığını ortaya koymaktadır.  

Bireylerin ya da grupların birbirlerinin stratejilerinden haberdar olmadıkları rekabet durumlarında, tamamen menfaat odaklı davranmaları gerçekte birbirleri için daha az kârlı olan seçeneğe doğru yönelmelerine sebep olmaktadır.

*

Tutsak ikilemi, ekonomi ve siyaset gibi alanlarda stratejik planlama durumlarında kullanılan bir model olarak sunuluyor. Bu ikilem aynı zamanda mazlum iki grubun “mantıklı” davranarak birbirlerinin mazlumiyetlerini nasıl devam ettirebileceklerini de oldukça çarpıcı bir şekilde açıklıyor.

Peki, böyle bir ikilem durumunda problemin farklı bir kavramsal temelde ele alınması tutsakların kendilerine en az zarar verecek seçeneği tercih etmelerini sağlayabilir mi?

Bu soruya cevap vermeden önce, bu problemin kurgulandığı yapısal düzene işaret etmek gerekir. Zira her iki tarafı da kendi aleyhine karar vermeye zorlayan temel etken iletişimi mümkün kılmayan yapısal ortamdır. Dikkat edilirse, tercih özgürlüğümüz yapısal düzenin sınırlılıkları içindedir. Bu düzen her iki tutsağı da "kendi aleyhlerine" olacak bir rasyonaliteye zorlamaktadır. Bu tam bir ikilemdir.

Böylesi bir yapısal düzen kişisel (kadın-erkek çatışmasında olduğu gibi), grupsal (hizip çatışmalarında olduğu gibi) ve etnik (Kürt-Türk ya da ulus devletler arası çatışmalarda olduğu gibi) menfaatlerin çatıştığı her konuda tarafları kendi aleyhlerine olacak bir seçeneğe sürüklemesi sebebiyle son derece önemlidir.

Atasoy Müftoğlu'nun "Varoluşsal sorunlarımızı konuşmuyoruz." ya da "Yapısal sorunlarımızı konuşmuyoruz." şeklinde sık sık vurguladığı hayati bir problemdir bu.

Diğer bir ifadeyle, önümüze konulan seçenekler üzerine sonu gelmez hesaplar, tartışmalar ve akıl yürütmelerde bulunuyoruz ama her iki tarafın da ilişkisini/etkileşimini/oturup birlikte karar vermesini engelleyen duvarları/sınırları/tel örgüleri kaldırmayı düşünmüyoruz.

Örneğin, Atasoy Ağabey'in Anadolu Platformu'nun düzenlemiş olduğu 12. Anadolu Buluşmaları'nda söylemiş olduğu "Şu anda zihin dünyamızda tel örgüler var. Bunlardan biri ulus devlettir." sözü Fransız Devrimi'yle birlikte bütün dünyaya dayatılan "ulus devlet" merkezli siyasal yapıya işaret ediyor.

Her ulus devletin kendi menfaatini kutsallaştırdığı bu yapısal düzenden toplam bir menfaatin doğması imkansızdır. Eğer bizler, bu yapısal düzeni sorgulamaz, bu yapısal düzenin argümanlarını, referanslarını kullanmaya devam edersek hep beraber zarar edeceğimiz kesindir.

Asıl sorun problemin içine kurgulandığı yapısal düzen olmakla birlikte, bu yapısal düzen içinde kalarak da tutsakların zararını minimuma indirmek mümkün müdür?

Mahkûm ikilemine geri dönersek, bu varsayımsal problem, tutsakların azami lehine sonuçlandırılabilir mi?

*

Bunun iki yolu var. İlki, "sorgulayıcının esas alınarak", ikincisi ise "tutsak kimliğinin" esas alınarak problemin farklı bir kavramsal çerçevede yeniden kurgulanmasını gerektirir.

Bu ikilemdeki temel nokta, sorgulayıcının, teklifini, tarafların birbirlerinden “şüphe” duyması ve “birey/grup menfaati” üzerine bina etmesidir. “Şüphe” ve “bireysel menfaat” odağında düşünmek, tarafları birbirlerine daha fazla zarar verecek seçeneğe (itiraf etme); bir bakıma, “zorunlu zarar”a yöneltmektedir. 

O zaman ikilemi yeniden çerçeveleyip ele alalım: Aslında tutsak ikileminde iki değil üç oyuncu vardır: Tutsaklar ve sorgulayıcı. Tutsaklar için gerçek düşman sorgulayıcıdır. İçeride yatacakları toplam sürenin fazlalığını sorgulayıcının kârı olarak düşünelim. Bu durumda her iki taraf da stratejilerini “birbirlerinden şüphelenme” (burada düşman tanımı sorgulayıcının teklifinden doğan bir zorunlulukla yer değiştirmekte ve tutsaklar birbirlerini düşman/rakip olarak algılama konumuna itilmektedir) varsayımını odağa alıp da kurmak yerine, “sorgulayıcının kârını minimuma indirmeyi” düşünerek hareket ederlerse, her ikisi de kendileri için toplamda en kârlı sonuca ulaşacak (4 yıl), sorgulayıcı için ise toplamda en istenmeyen sonuç oluşacaktır.

Görüldüğü üzere tutsaklar birbirlerinden habersiz de olsalar, problemin odak noktasını değiştirip, problemi yeniden ve daha farklı bir kavramsal temelde tanımladıklarında bu sefer zorunlu olarak sorgulayıcı için en zararlı, kendileri için ise en faydalı seçenek olan “itiraf etmeme” seçeneğine yöneleceklerdir.

Tutsakları, yapacakları tercihin “zorunlu zarar”la sonuçlanmasından kurtaracak diğer yol ise şudur:

Tutsaklar kendilerini birey olarak algılamayıp (Ahmet ya da Mehmet şeklinde bir özel tanımlama yapmayıp) “tutsak” temelinde tanımlarlar ise o zaman “tutsak” için kârlı olacak bir rasyonaliteye sahip olacaklardır. Bu da tutsakların her birini “tutsak” için en kârlı sonuç olan “itiraf etmeme” seçeneğine götürür. Başka bir deyişle tutsaklar kendilerini özel bir isimle değil, diğer tarafı da kapsayan "tutsak" kimliğiyle tanımlar ve bu kimliğin lehine hareket etmeyi esas alırlarsa zorunlu olarak tutsaklar için en kârlı seçenek olan "itiraf etmeme" seçeneğine yöneleceklerdir. Ama problemin kurgusu gereği bu seçenek oldukça risklidir çünkü bu seçenekte taraflardan biri "itiraf" seçeneğine yönelirse, bunun bedeli diğeri için ağır olmaktadır.

Zaten, özellikle bu sebeple oyun kuramında, tarafların bireysel menfaat esasına göre davranacakları ve bu yönde rasyonalize olacakları varsayıldığı için bu problemde “Nash dengesi” denilen bir karara, yani “itiraf-itiraf” kararına doğru yönelecekleri savunulmuştur.

***

Sosyo-politik alanlarda Müslümanlar sıkça mahkûm ikilemine benzer durumlara itilmektedirler. Bugün önümüze konulan Türk-Kürt ya da Şii-Sünni ikilemlerinde her iki taraf da “rasyonel” davranarak kendi aleyhlerine bir tercihe sürüklenmektedir. Mahkûm ikileminde de görüldüğü gibi, problemi grup menfaatleri bağlamında değerlendirmek, tarafları “zorunlu zarar” sonucuna götürecek bir şekilde rasyonalize etmektedir. Halbuki bu ikilemleri aşmak için problemin “mustazaf (ümmet)”-“müstekbir (Büyük Şeytan)” temelinde yeniden tanımlanması “tutsakları” zorunlu zarar seçeneğinden koruyabilir. Bunun için problemi “sorgulayıcı”nın öne sürdüğü kavramsal çerçevenin dışına çıkıp yeniden tanımlamak gerekmektedir.

Şüphesiz asıl çözüm, problemin kurgulandığı yapısal çerçevenin değiştirilmesidir. Ama bunun için bile tutsaklardan birinin "kendi lehine diğerinin aleyhine" davranmayı bırakması ön koşuldur.