Bütün ülke çapında örgütlenmiş pişkinlikle mücadele derneklerine ihtiyacımız var. Sadece pişkinlikle değil, romantizm ve hamasetle mücadele derneklerine de. Fakat pişkinlikle mücadele daha öncelikli...

*

Rus uçağını düşürdüğümüz günlerdi...

Bir sohbet esnasında bunun büyük bir yanlış olduğunu söyledim. O sıralar havacı bir generalin yazısını okumuştum. Adam 17 saniyelik bir ihlalin normal olduğunu söylüyordu. Yunanistan'la bizim durumumuzu örnek gösteriyordu. Dünyanın farklı yerlerinden misaller getiriyordu. Bunlardan bahsettim. "Bu hamle Amerika'nın işine yarar." filan gibi şeyler söyledim.

Orada bulunanlardan biri, "Bi saniye." dedi; "Bi saniye." Durduk. Önemli bir şey söyleyecek gibiydi. Telefonunun bazı tuşlarına bastı, başparmağıyla seri kaydırma hareketleri yaptı. "Hah." dedi.

Köşe yazarı bir hocanın tweetini (belki de fetvasını) okudu:

"Biri sizin mahreminize 12 saniye tecavüz etse, ne var bunda diyebilir misiniz?"

Bitirmişti beni. Sadece beni değil, tek bir cümleyle; mantığı, hukuku, siyaseti buna benzer her ne varsa hepsini bitirmişti. Bir cümle ancak bu kadar "bitirici" olabilirdi.

Diğerleri "Çok güzel yaw.", "Aaaynen öyle. Aynen." filan gibi sözlerle Hoca'nın attığı tweetin kutlamasını da yaptılar. Bazıları, "Allah aşkına tekrar bir okusana..." diyerek daha birkaç saniye öncesi yaşanan o zevki yeniden yaşamak istiyordu.

Tabii ki, bana bakıyorlardı; "Hadi bakalım?" der gibilerdi. Tek bir kelime söylesem, düşeceğim pozisyon belliydi. Söylenecek çok şeyin olup da bütün kelimelerin gırtlakta düğümlenip topak olduğu anlardan biriydi. Ben sustum, yutkundum; muhabbet devam etti. "Artık Türkiye eski Türkiye değil." diyordu biri. Öteki daha başka bir şey söylüyor, beriki Türkiye'yi bundan sonra kimsenin tutamayacağını ilan ediyordu.

*

Aradan çok bir zaman geçmedi malum FETÖ iddianamesi hazırlandı. 15 Temmuz oldu. İddianamede Rus Uçağı'nın FETÖ'cüler tarafından düşürüldüğü öne sürülüyordu.

Bizim gazeteler, Türkiye'nin Rusya'yla karşı karşıya getirilmeye çalışıldığı, Türkiye-Rusya ve İran'ın Suriye sorunu için birlikte hareket etmesi gerektiği gibi şeyler yazmaya başlamışlardı.

Yine benzer bir ortamda sohbet ediyorduk.

Bir tek cümle söyleyemedim o gün. Zira ben zaten her ne söyleyeceksem hemen hepsi en yüksek perden savunuluyordu. "Abi belliydi zaten bunların yaptığı." diyordu biri, "Amaç, Rusya'yla aramızı açmaktı." diyordu bir diğeri. "Rusya da akıllı davrandı da Allah'tan iş uzamadı." diyerek Rusya'yı takdir edenler bile oldu. Oradaki "da" eki dikkatimden kaçmıyordu.

Dediğim gibi, hiç bir şey söyleyemedim. Sadece bakakaldım. "Tecavüzün saniyesi, dakikası olmaz." diyerek ilkesel bir duruşun nasıl olması gerektiğini öğretenler sanki onlar değildi.

"Bi saniye" demek istedim; "bi saniye." "Şu bizim tecavüz işine ne oldu? Mahremimiz böyle mi kalacak?" filan demek istedim ama benim dememin ne önemi vardı. Allah'ın bir kulu da "Kardeşim, oyuna gelmişiz, büyük hata yapmışız, yanılmışız." demez mi? Demedi. Daha da önemlisi "Abi biz niye böyleyiz? Neden 3 ayda bir düşüncelerimizi değiştirip duruyoruz? Nerede hata yapıyoruz?" gibi hayati bir soru sormaz mı? Sormadı.

O gün aynı fikirdeydik. Ama bunun bir önemi yoktu. Çünkü yarın ne olacağı hiç ama hiç belli değildi.

*

Pişkinlik sadece patolojik bir şey değil, aynı zamanda korkutucu bir şey...

Çünkü pişkin insanlar her türlü hakikati kendi nefisleri için çöpe atmaya hazırdır. Hakikatin hiç mi önemi olmaz? Hiç önemi yoktur. İç muhasebe yapmazlar, kendilerini yargılamazlar, "Haklıymışsın kardeşim, yanılmışım." demezler...

Hayat onları yanlış çıkarır, ama onlar yollarına aynı asalet duygusuyla devam ederler.

"Ben kendime zulmettim." gibi bir duyguyu hiç yaşamazlar. (Yaşıyor da çaktırmıyorlarsa ben ona razıyım.).

İnsan çelişkiye düşebilir, tutarsız davranabilir. Ama pişkin insanların biricik özelliği çelişkilerinden acı duymamalarıdır.

Halbuki, hakikat peşinde olan biri için çelişkiden daha büyük bir azap olabilir mi?

Azap duymaz, acı çekmezler çünkü gurur ve ihtirasları akıllarını perdelemiş, vicdanlarını köreltmiştir.

*

"Türkiye'nin vizyonu" diye bir laf var, biliyorsunuz. İşte bu vizyonun nasıl olması gerektiğine ilişkin tonla yazı yazdı birçok köşe yazarı. Tonla yanlış çıkarımlarda bulundular. Dün ne söylüyorlarsa bugün tam tersini söylüyorlar. "Yüzlerce" örnek var buna ilişkin... FETÖ konusunda, Rusya konusunda, İran konusunda, Suriye konusunda, Çözüm Süreci konusunda, Davutoğlu konusunda, İslam Ordusu konusunda, ilaahir...

Demirel bile en azından "Dün dündür, bugün bugün." diyerek tutarsızlıklarına kendince bir açıklama getiriyordu. Bizde o da yok.

Daha 3-5 yıl önce "Hocaefendi"yi ağız dolusu öven aydınlarımız, entelektüellerimiz, köşe yazarlarımız bunun bir muhasebesini yaptılar mı? Hayır. Dün nasıl övüyorlardıysa bugün aynı şekilde sövüyorlar. O kadar.

Daha iki yıl önce bütün komşularımızla savaşmaya hazırdık. Herkes savaş istiyordu, hemen herkes. Bazı yazarlarımız köşelerinden açıkça "silah" çağrısı yapıyordu.

Bakın bir köşe yazarımız bugün ne diyor:

"PKK üzerinden ABD gücü kullanılıyor, PKK üzerinden Türkiye bu güçle vuruluyor. Nihai kararlar almak, nihai pozisyonlar belirlemek zorundayız. Suriye’de durduğumuz yeri yeniden tanımlamak durumundayız. Bağdat’la ilişkileri güçlendirmenin yanı sıra, Şam yönetimine karşı bütün öfkemizi bastırmak, takıntılarımızdan kurtulmak zorundayız.

Burada Esed savunuculuğu yapmıyorum. Daha derin, daha kapsamlı bir şeyden söz ediyorum. Suriye’yi bir bütün olarak tutacak adımlar atmaktan, ülkenin ABD işgaline teslim edilmemesinden, parçalandığı anda Türkiye’nin parçalanma sürecinin başlatılacağından söz ediyorum. Buna şiddetle karşı çıkanların, boş hamaset dışında Türkiye’ye önerdiği hiçbir çözüm yolu yoktur!"

Elhak doğru söylüyor. Peki Atasoy Müftüoğlu bundan beş sene önce "Türkiye Suriye'de emperyalist bir proje için araçsallaştırılıyor." dediğinde neler olmuş, neler söylenmişti? Hakaret, küfür ve iftiraları buraya yazmanın anlamı yok.

Önemli olan doğrunun, hakkaniyetin savunulmasıdır, tamam. "Hırsız evine kadar kovalanmaz." diye bir laf var, ona da tamam. Doğruyu görmek de bir erdemdir, o da tamam.

Ama demem o ki, hırsız da ev sahibini bastırmasın, biraz mahcup olsun. "Yahu yanlış görmüş, yanlış yapmışız." desin, "Hatasız kul olmaz." desin. Bir şeyler desin işte.

Sana, bana demesin. Bunu istemek de ayrı bir problem. Bunu demiyorum.

Sorun o değil. Mesele yanlışını itiraf ettirmek değil. Sorun bunca tutarsızlığa yol açan dinamiklerin, zihinsel mekanizmaların, bakış açısının aynı kalarak yola devam ediliyor olması.

Topluma yön veren kanaat önderleri ve yazar çizerlerimizden öyle örnekler var ki... Mesela bir yazarımızın 3 ay arayla (hatta bu süre çok daha kısalabiliyor) yazılmış iki yazısını yan yana koysak bu yazıların aynı kalemden çıktığına inanmanız (normal şartlarda) mümkün değil.

Dün savaşmak istediğimizle bugün müttefik olmalıyız, deniliyor. Güzel, bunda bir sorun yok. Ama doğru politikaların doğru ve köklü stratejilere dayanması, doğrunun kendisi kadar önemli. Yanlış bir saatin günde iki defa doğruyu göstermesi kabilinden bir doğruluk, güven vermez; sadece korkutur, tedirgin eder.

Bizim mahallenin en büyük sorunu tutarsızlığıdır.[1] Ama ondan daha dramatik olan bu tutarsızlıkların farkında olunmaması, ondan da trajiği ise, farkında olanların pişkinliğe vurmasıdır.

Pişkinlik kişinin hakikatle yüzleşme cesaretinin olmadığını gösterir.

Mesele, birinin açığını ortaya çıkarma, birini daha önceki yıllarda söyledikleriyle sıkıştırma filan değildir. Dediğim gibi, bu da ayrı bir kişilik sorunudur.  

Ama bir Allah'ın kulu da çıksın da dün ve bugün arasındaki akıl almaz farkın adamakıllı bir muhasebesini yapsın.

Bu kadar hamaset yetmez mi, bu kadar romantizm yetmez mi?

Size, bize ve bu gençliğe yazık olmuyor mu?  


[1] Şüphesiz, söylemler/politikalar arası her farklılık tutarsızlık/çelişki olarak değerlendirilemez. Hangi farklılıkların tutarsızlık/çelişki olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Bu da ayrıca incelenmesi gereken önemli bir sorunumuz.