- Babacım topumu aldın mı?

- Hayır alamadım oğlum.

- Ama beni hep kandırıyorsun baba.

- Beni de kandırıyorlar oğlum.

(Başrolünü Cüneyt Arkın'ın oynadığı, 1975 yapımı Babanın Oğlu filminden bir sahne.)

***

Bursa Büyükşehir Belediyesi Ricky Martin'i getireli yıllar olmuş. O zaman Timsah Arena yoktu. Olsaydı orada ağırlardık misafirimizi. Yanılmıyorsam Merinos Stadı'nda "muhteşem" bir konser vermişti Ricky.

O zamanlar Belediye'nin 700 bin liraya yakın para verdiği yazılmıştı gazetelerde. Bir gazete Ricky'e verilen paranın fazla olduğunu, çünkü "dünyaca meşhur şarkıcının" eski popülaritesini kaybettiğini belirtmişti; "Artık 40 yaşında" diyordu gazete, eski yakışıklılığından da eser kalmadığı söyleniyordu. Üstüne üstlük Ricky "eşcinsel" olduğunu açıkladıktan sonra genç kızlar ona olan eski ilgilerini kaybetmişti. Kısacası bu paraya daha iyi biri getirilebilirdi. Her neyse, bunlar çok bilmiş basının her zaman yaptığı/yazdığı şeylerdir. Halbuki yaşla maşla ne ilgisi vardı bunun. Madonna 60 yaşına girmiş hâlâ popüler. Ajda da öyle... Saçma sapan şeylerle meşgul ettiler halkın kafasını.

Bizim o sıralar gündüz gözüyle kâbus görmeye devam ettiğimiz yıllardı. Hâlâ Seyyid Kutub, Mevdudi, Ali Şeriati filan okuyordu arkadaşlar. Şüphesiz Seyyid Kutub'dan Ricky Martin'e geçiş yapmak zordu. Ama bazıları becerebilmişti bunu. Yine de bu kadar hızlı bir değişim ancak Türk filmlerinde olabilirdi. Gerçi biz de Türk olduğumuza göre... Demek ki Türk filmlerinde bize komik derecede abartılı gelen şeyler, aslında hayatın içinden alınmış gerçeklermiş.

"Kâbus" Türk filmlerinin vazgeçilmez temasıdır. O kadar çok kâbus görüyorduk ki... Bu kadarı Türk filmleri için bile fazlaydı. "Ramazan Eğlenceleri"nde havai fişekler filan... Mütedeyyin bir gazetemiz Bayan Voleybol Milli Takımı Avrupa şampiyonu olunca "File'nin Sultanları" diye manşet atmıştı. Smaça kalkmış bir Sultan'ın eşliğinde veriliyordu haber.

Ara ara 28 Şubat'ta yaşanılanlar konuşuluyordu. Bir ağabeyimiz yaşananları "Buldozer gibi geçtiler üzerimizden." diye anlatıyordu. Çok acı şeyler yaşamıştı ağabeyimiz. Bir mahalleden diğer mahalledeki okula sürgün gitmişti. Yeni okula alışmak filan, zor şeylerdi bunlar. Muhabbetler genelde "Bugünleri gösteren Allah'a şükürler olsun." diye bitiyordu. Ağabeylerimizin en çok kaygı duyduğu, en çok hayıflandığı konulardan biri de yeni nesillerin bugünlerin kıymetini takdir edemeyeceği kaygısıydı. Ne de olsa onların üzerinden bir "silindir" geçmemişti. Anlamaları zordu.

Bizim yaşadığımız ise tam bir dramdı. Sessizce bu dramın içine gömülüp gitmiştik. Üzerinden silindir geçen ağabeylerimiz bize merhamet dolu gözlerle bakıyorlardı. Ricky Martin'in "go go go... ale ale ale" nakaratıyla coşan bu şehirde, hâlâ Kur'an'a Göre Dört Terim'e "takılmışlara" artık yapılacak fazla bir şey kalmamıştı.

Durumumuz hakikaten vahimdi. Hâlâ tefsir dersi yapıyor, hâlâ Seyyid Kutub okuyorduk. Üstüne üstlük muhalefet etmeye de devam ediyorduk. Sanki File'nin Sultanları şampiyon olmamış gibi, sanki Ricky'i hiç duymamış gibi, biz hâlâ İsrail Bayrağı yakma derdindeydik. Hâlâ Seyyid Kutub'un "Bir Müslüman Tağut'tan özür dilemez." gibi sözlerini muhabbetlerimizin arasına katabiliyorduk.

Bizimkisi tam bir cehaletti. Öyle argümanlar kullanıyorduk ki, "aşın artık oğlum bunları" gibi ayar vermelere maruz bırakıyorduk kendimizi. Yaşadığımız kâbuslar yetmezmiş gibi, bir de yeni yeni kâbuslara neden oluyorduk. Kendi kâbusumuzu kendimiz üretmeye başlamıştık.

"Peygamber Efendimiz neler çekti?", "Hz. Nuh 1000 yıl tebliğ etti oğlu bile ona inanmadı." filan gibi sözlerle kendimizi teselli etmeye çalışıyorduk. Teselli edecek Allah'ın bir kulu olmayınca kendimizi teselli etmek de kendimize düşüyordu.

Dediğim gibi, suç bizdeydi. Halbuki Mehmet Metiner ağabeyimiz Şafak'ta 10 Gün'ü yazalı 20 yıldan fazla olmuştu. Adam "Bembeyaz Demokrasi Yemyeşil Şeriat" kitabını yayınlamıştı, biz hâlâ Şafak'ta 10 Gün okuyorduk. Tam bir gericilik.

Biz ne realitenin farkındaydık, ne de politikanın. Adamlar bu ikisini de kavramış, üstelik sentezini bile yapmışlardı. Öyle kelimeler kullanıyorlardı ki, bizim dilimiz bile dönmüyordu o kelimelere... "Siyasetin farklı sekansları var." demişti bir ağabeyimiz. Sekans neydi ki? Arif Abi'ye kızıyordum ben. Bir defa olsun sekanstan bahsetmemişti bize. Varsa yoksa Seyyid Kutub, varsa yoksa "Hz. Nuh'un ona iman etmeyen oğlu!".

Seçkinlerin oturduğu bir sitede mendil satmaya çalışan sokak çocuklarından farkımız yoktu. Sırf görüntü kirliliğiydik, başka bir şey değil.

Pazarlığa filan da gelmiyorduk. "Taviz yok." diye bir şey vardı kafamızda. Sanki matah bir şey satıyormuşuz gibi... Adam istemiyordu işte! Adam beni istemiyordu, ben mendilin nimetlerini anlatmaya çalışıyordum. Bazıları "Koy madem şuraya" diyordu. Adam kendince hayır yapıyor, bizi kırmamaya çalışıyordu. Peki ya biz? "Madem" kelimesine kafayı takıyor, mendilimizi alıp gidiyorduk. Neymiş, "madem" kelimesi mendilin değerini düşürüyormuş.

Ne de değerliymiş mendilimiz!

Halbuki adam sitenin girişine koca koca harflerle tabela astırmıştı: "Seyyar satıcılar, hurdacılar, mendilciler giremez."

Bazıları tabelayı gösterirdi. Kapıyı gösterse bizim için sorun yoktu. Ama tabela filan... Muhtemelen adam da bizi anlamıyordu. Boş zamanlarında İsrail Bayrağı yakan bir adama "tabela" göstermek...

Ricky Martin dinleyen bir adamla Seyyid Kutub okuyan birinin diyalogundan başka ne çıkardı ki zaten.

***

Aradan yıllar geçti. Tefsir dersleri devam etti, hâlâ da devam ediyor ya... Bir ara umutlanır gibi olduk. Mavi Marmara filan. Hatta o günlerde Bursa Meydanı'nda İsrail Bayrağı bile yaktık. "Kahrolsun İsrail" sloganlarımız Ricky Martin'in sesine karışıp gitmişti ama olsun.

Sonra yine kâbus. Kâbus üstüne kâbus.

Bazı arkadaşlar "O herife gösterdikleri anlayışı bize göstermiyorlar." diye yakınıyordu. Dedim ya, sırf cehaletti bizimkisi. Ama bu arkadaş örneğin, hepten cahildi. Bir defa Ricky'den "herif" diye bahsediyordu. İkincisi bizimle kıyaslıyordu. Ona şöyle açıklamaya çalıştım: "Abi" dedim, "Sen Ricky'i tanımıyorsun. Şu tefsir dersi yaptığımız derneğe gelen adamlar var ya. Onların hepsinin böbreklerinin birer tanesini mafyaya satsak, La Copa de la Vida'nın güftesini alamayız." Arkadaş buna rağmen Ricky'le ilgili buraya yazamayacağım şeyler söyledi. Acınacak bir haldeydik. Allah'tan kendimizi Ricky'le kıyasladığımızı Büyükşehir Belediyesi duymadı.

Neyse... Belki zamanla bu kâbuslara alışırız diyorduk. Aksine gecemiz gündüzümüz kâbus olmuştu. Bir türlü normalleşemiyorduk. Herkes iyi kötü normalleşmişti. Biz hala hurdacılığa devam ediyor, ne kadar eskimiş şey varsa satmaya çalışıyorduk.

Kâbus üstüne kâbus.

Kâbus görerek uyuyor, kâbus görerek uyanıyorduk.

Şüphesiz bu kadar kâbus tecrübesinden sonra,

Türk filmlerinin o unutulmaz repliğinde geçen o en anlamsız, o en anlamlı soru artık cevapsız değil:

- Bu kâbuslar neden Cemil?

- Beni de kandırıyorlar oğlum.