Devrime – ihtilâle veya daha açık bir ifadeyle, rejim değişikliğine neden ihtiyaç duyulur? İsterseniz geçmiş tarihte yaşanmış ve adına “Yeniden Doğuş” (Rönesans) dedikleri 1789 Fransız Devrimi’ni kısaca tahlil edelim. Bilindiği üzere Batı toplumları bu devrimden önce kilisenin tahakkümündeki “Engizisyon Mahkemeleri” tarafından yönetilmekte idi. O dönemde dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Batı’da da yaşam tarıma dayalıydı. İklim koşullarından dolayı Batı’nın haricindeki coğrafyalarda yaşam biraz daha kolaydı. Batı’da ise kış mevsiminin uzun geçmesinden dolayı zaman zaman kıtlıklar başgösteriyordu. Uzun geçen kış mevsiminde insanlar bir takım arayışlar içerisine girip hayatı kolaylaştıracak aletler ve üretim araçları icat etmeye başlamışlardı. Bu gelişmeler takdirle karşılanması gerektiği yerde aksine papazlar ve kardinaller tarafından tepkiyle karşılanır olmuştu.

Hatta uzun uğraşlardan sonra bir alet veya bir araç icad eden mucitler adeta sürek avına tutulmuşlardı. Bu düşmanlığın nedeni ve mücitlere yönelik ithamın tek nedeni, “Allah’ın işine karışmak”tı. Oysa icad edilen alet – edevatlar hayatı kolaylaştırma adına insanlığın hayrına olan şeylerdi. Halk kilisenin bu anlamsız tepkisine bir mana veremiyordu. Zaman ve süreç içerisinde mucitlere karşı sürdürülen despotik baskılar arttıkça halkta kiliseye karşı içten içe nefret oluşmaya başlamıştı. Halkın içerisinde aydın diye bilinen bir kesim bu baskılara son verme adına örgütsel faaliyetlere başlayıp halkı kilise yönetimine karşı kin ve düşmanlığa tahrik ediyorlardı. Bu hummalı çalışmalar ve propogandalar sonucu kilise nezdinde halk dinden de soğumaya başlamış ve seküler arayışlar devreye girmişti. İş o raddeye geliyor ki, halk kilisenin despotik baskılarına son vermek için sokaklarda gösteriler yapmaya başlamıştı.

Özellikle Fransa’da vuku bulan ayaklanmalar Kral ve Din Adamları Konseyi’ni  zora sokmaya başlamıştı bile. Takvim yaprakları miladî 14 Temmuz 1789 yılını gösterdiğinde devrim gerçekleşmiş ama süreç on yıl sürmüştü. Devrimi gerçekleştirenler Jakobenler (radikal ilerlemeciler) ve Jirodenler (liberal ve ılımlı ilerlemeciler) olarak iki sınıfa ayrılmıştı. 21 Ocak 1793 tarihinde Fransa Kralı Louis, 16 Ekim 1793 tarihinde ise Kraliçe Maria Antoinette asılarak idam edilmişlerdi. Ancak iç çatışmalardan dolayı Fransa bir türlü durulmuyordu. Sadece 1794 – 1804 tarihleri arasında on binlerce insan giyotinlerde infaz edilmişti. Böylece devrim kendi evlatlarını da yiyordu. Paris sokaklarından adeta oluk oluk insan kanı akıyordu. Bu nedenledir ki, tarihçiler bu devrimin ismini, “Kanlı Fransız Devrimi” koymuşlardı. Oysa başlangıçtaki sloganları, “Liberte” (özgürlük), “Egalite” (eşitlik), “Fretarnite” (kardeşlik) idi. Ama devrim yıllarında bu sloganların tam tersi uygulanır olmuştu. Her ne kadar monarşi sistemi ortadan kaldırılıp cumhuriyet yönetimi tesis edilmiş olsa da, başta Fransa olamak üzere Batılı halklar sanayileşme ile birlikte vahşi kapitalizmin kıskacına sokulmuş oldu.

Bizim bu satırlarda asıl ifade etmek istediğimiz, yönetim bazında toplumsal değişim ihtiyaç hâline gelebilir. İnsanoğlu her zaman daha iyiye, daha güzele talip olmak ister. Yönetimler bazen güç zehirlenmesi yaşayıp despotizme dönüşebilir. Özellikle statükoyu koruma adına halkına karşı saldırgan ve baskıcı bir tutum sergileyebilir. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bir hayli sıkıntılar yaşanmıştı. Öncesindeki köhnemiş saltanat rejimini ortadan kaldırıp yerine halkın kendi kendini yöneteceği bir rejim tesis etme vaadi ile kurucu irade Mustafa Kemal’in liderliğinde hareket etmişti. Cumhuriyet sözcüğü terminolojik anlamıyla aslında İslâm’a da uyuyordu. Monarşi ise İslâm’la taban tabana zıt olmasına rağmen Muaviye’den ve Yezit’ten bu yana Müslümanlar bu sistemle yönetildiği için, monarşi mantığı içselleştirilmiş ve kanıksanmıştı. Bu yüzden monarşi yanlıları Mustafa Kemal’e tepkiliydi. Bir başka sıkıntı ise rejimin ismini “cumhuriyet” koymalarına rağmen sistemin temel değerleri ve anayasa oluşturulurken halkın iradesine başvurulmadı. Zira halkın aidiyet değerleriyle taban tabana zıt bir sistem ikame edilmeye kalkılırken kamuoyuna müracaat etmek elbette ki akıl kârı değildi. Bu kendi ayağına sıkmak olurdu.

Bu yüzden rejim oturtulurken sıkı tedbirler alma ihtiyacı hissedildi. İstiklâl Mahkemeleri’nin kuruluş nedeni de buydu zaten. Yok şapka kanunudur, yok harf inkılabıdır, yok şerî yasaların yürürlükten kaldırılıp laikliğin devreye sokulmasıdır derken bu meyanda vuku bulan tepkisel tavırlara ceberutça karşılık verildi ve seyyar mahkemelerle şehir meydanlarında idam sephaları kurularak binlerce infazlar yapıldı. Kurulan rejimin “mürtet” bir rejim olduğu inancıyla memleketin birçok yerinde ayaklanmalar olmuştu. Bunlardan biri de Şeyh Said isyanıydı.  Ayrıca yine aynı düşünceden mütevellit karadeniz halkı şapka giymeme ve orduya asker göndermeme kararı almıştı. Buna mukabil Mustafa Kemal meşhur Hamidiye savaş gemisini Karadeniz açıklarına göderip top ateşiyle halkı sindirmeye koyulmuştu. Karadeniz halkı bakıyor ki, iş ciddi – papuçpahallı ve bombarduman bütün yıkıcılığı ile devam ediyor, çaresiz dayatmaları kabul etmek zorunda kalıyorlar. Ve sonuç itibariyle Karadenizlilerin şu sözü darb-ı mesel olarak literatürümüze giriyor: “Atma Hamidiye, atma; asker de olacook, şapka da giyecook!”

Aradan yıllar geçmesine rağmen, başta başörtüsü olmak üzere kılık-kıyafet resmen rejim sorunu olmaya birkaç sene öncesine kadar devam etti. Daha düne kadar başörtüsünün okullarda ve kamusal alanda takılma teşebbüsü rejime meydan okumak ve hatta rejimi yıkmaya teşebbüs olarak görülüyordu. Bu konuda iki tane örnek verecek olursak. Birincisi, Kenan Evren  döneminde ilahiyat fakültelerine bile başartüsü yasağı getirilmişti. Erkek öğrencilerden bir grup Ulu Cami avlusunda Cuma namazı çıkışı başörtüsü yasağını protesto amacıyla bildiri okumuşlardı. Bu öğrencilerin kaldıkları yurtlara baskınlar yapılarak tek tek tutuklandılar ve bir hafta boyunca insanlıkdışı işkencelere tabi tutularak cezaevlerine tıkıldılar. Buradan da “Laik rejimi yıkıp yerine şeriat düzeni getirmek amacıyla teşekkül oluşturmek” meddesinden idamla yargılanmak üzere Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne sevk edilmişlerdi. Düşünebiliyor musunuz, başörtüsü yasağını protesto etmek “idam edilmeye gerekçe” oluyor. (Söz konusu ettiğimiz protesto eylemini yapan gençlerden biri de kardeşim Aydın Koral idi. Zavallı annem, haberi aldığında, “oğlum idam edilecek” korku ve endişesiyle  az mı gözyaşı dökmüştü.)

Rejime meydan okuma anlamına gelen başörtüsü ile ilgili ikinci örneğimiz ise, Milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın uğradığı itham ve saldırılardır. Bizzat Ecevit hiçbir sıfatı olmadığı hâlde kürsüye çıkıp, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan rejimi koruma adına büyük bir hiddetle şu sözleri dile getirmişti: “Burası hiç kimsenin özel yaşam mekânı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin kurallarına uymak zorundadırlar. Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu kadına haddini bildiriniz!” (Bülent Ecevit)

“Dışarı! Dışarı! Dışarı! “ (T.C Devleti’nin Bazı Milletvekilleri)

“Türban olayının bir tek amacı vardı, o da devlete meydan okumaktı. Ondan sonraki hedef ise laik ve demokratik cumhuriyeti yıkıp yerine bir İslam cumhuriyeti kurmaktı.” (Tufan Türenç)
“(Ecevit) İspanya Meclisi’ni basan askerlerin önüne çıkan o meclis başkanı gibi. Meclis’i basan bir zihniyetin karşısına dikildi. Ecevit’in bu çıkışının ve orada yaptığı konuşmanın ne kadar tarihi bir öneme sahip olduğunu, o gece o konuşmanın Türkiye’de neleri önlediğini tarih yazacak.” (Ertuğrul Özkök)
“Kavakçı’nın Meclis’teki eyleminin, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir meydan okuma olduğu açık. Benim anladığım kadarıyla Kavakçı suç işliyor. O zaman hakkında dava açılmalı. Ne zaman adam oluruz? TBMM, Merve-Nazlı Ilıcak gibilerden temizlendiği zaman.” (Fatih Altaylı)

“Ben bu tutumu, özgürlüklerime yönelmiş bir tehdit olarak görüyor ve değerlendiriyorum. TBMM’deki başörtüsü beni endişelendiriyor.”  (Toktamış Ateş)

“Merve Kavakçı, Fazilet milletvekili. Daha Meclis’in ilk gününde türbanıyla meydan okudu. Bunalım kışkırtıcılığı yaptı.” (Hasan Cemal)

Evet, bu ülkede “laiklik elden gidecek” endişesiyle, sadece İslâm’ın bir emri olan başörtüsüne yönelik nice düşmanlıklar yapıldı ve nice insanlarımız bedel ödedi. Hamile olan üniversite öğrencisi Nuray Bezirgân başörtüsü taktığı için yaka paça derdest edilerek okuldan çıkarılıp polis aracına götürülme esnasında yediği darbelerden dolayı feci bir şekilde şiddete maruz kalmış ve düşük yapıp çocuğunun ölümüne sebep olmuşlardı. Hiçbir mazeret bu insanlık dışı cinayeti örtbas edemez, temize çıkaramaz. O dönem laik rejimin savunma refleksinden kaynaklanan bu insanlıkdışı uygulamalara son verilmesi için halkımız Refah Partisi’ni birinci parti yaparak iktidara taşımıştı. Ancak statükocular merhum Erbakan’a bir yıl bile dayanamayıp 28 Şubat postmodern darbesini yapmış oldular. İşin ilginç tarafı REFAHYOL hükümetinin devrilmesinde perde arkasından kışkırtıcılık yapan FETÖ’den başkası değildi. “Beceremediniz istifa edin” manşetlerini atanlar da onların gazeteleriydi. Yine aynı şekilde, “Ahirette bir kişiye de olsa şefaat etme yetkisi verilirse ben bu hakkımı Sayın Ecevit’e kullanırım” diyen kişi Fethullah Gülen’den başkası değildi.

Öncelikle şu gerçeği belirtmiş olalım ki, din kisvesine bürünmüş ama şeytanî güçlerin uşağı ve yardakçısı olan Gülen ve cemaatinin bir ihanet şebekesi olduğunu 30 sene kadar önce Selam Gazetesi’nde arkadaşlarımız yazdılar-çizdiler. Bu nedenledir ki Selam Gazetesi çalışanlarına bizzat cemaatin savcıları tarafından terör yaftası vurularak kumpaslar kuruldu. Biraz evvel ifade ettiğimiz gibi 28 Şubat darbesinin arkasında bu ihanet şebekesi vardı. Merhum Erbakan Hocamız bunların tıynetini çok iyi bildiği için hiçbir zaman bunlara prim vermemişti ve hiçbir zaman bunlarla dirsek teması kurmamıştı. AKP hükümeti ise adeta bunlarla koalisyon yaptı. Sonrasında, “aldatıldık” dediler. Eyvallah. Bu satırlarda bunu sorgulamak niyetinde değiliz. Çünkü AKP en azından koalisyonun bozulma riskini de alarak cemaatin dayatmalarını hiçe saydı ve İran hususundaki kırmızı çizgileri çiğnemedi. Bunu Halk Bankası’na yapılan 17-25 Aralık operasyonlarında gördük. Cemaat ısrarla İran’ın Hindistan üzerinden Halk Bankası’na tranfer ettiği petrol ve doğalgaz paralarının sevkiyatını durdurmak istiyordu. Zira ABD’nin kontrolü dışındaki ticaret kendileri açısından “kayıt dışı” sayıldığı için bu sevkiyata bir son verilmeliydi.

ABD cemaat üzerinden böyle bir emri vakide bulunuyordu. Cemaat ise İslâm Devrimi’nin ilk yıllarından beri Yavuz Sultan Selim refleksiyle İran’a olan husumetini vaaz kasetleri aracılığı ile Türk halkına empoze etmeye çalışıyordu. Kısacası İran düşmalığında Siyonist İsrail ve ABD ile aynı kulvarda buluşmuşlardı. Bu nedenledir ki, İran söz konusu olduğunda cinnete kapılmışçasına kin ve nefretlerini en galiz bir şekilde kusmaya başlıyorlardı. AKP ile ipleri koparmalarının ve darbe girişimlerinin tek nedeni buydu. Bu kanlı darbe girişimi her şeyden önce, ülkeyi işgale teşebbüsten başka bir şey değildi. Başta Sayın Süleyman Soylu’nun ve birçok hükümet yetkilisinin de ifade ettiği gibi açık açık bu darbe girişiminin arkasında büyük şeytan ABD ve onun finosu Siyonist İsrail vardı. Eğer muvaffak olsalardı (bir zamanlar Gülen’in sağ kolu olan Lâtif Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi), hemen darbenin akabinde İran’a savaş açacaklardı. Gerçekten 15 Temmuz darbe gecesi sadece Türkiye ve İran değil bütün bir İslâm âlemi büyük bir tehlikenin kıyısından geçmiş oldu. Hani, “Verilmiş bir sadakamız varmış” derler ya onun çok ötesinde bir durum. Zira tam bir felaketin eşiğinden dönüldü. İnsan aklına bile getirmek istemiyor! Türkiye ile İran’ın savaşa tutuştuklarını bir düşünün. Kesinlikle ifade etmiş olalım ki, on milyonun üzerinde insan ölür. ABD ve Siyonist İsrail’in uzun yıllardan beri yaptığı plân bu zaten. Bir zamanlar her türlü kitle imha silahlarıyla donattıkları Saddam manyağını da bu amaçla İran’ın üzerine salmışlardı.

Daha önce de bu konuda makaleler yazmıştık, ABD bölgede mezhep üzerinden sonucu büyük yıkımlara sebebiyet verecek savaşlar çıkartmak istiyor. Ne yazık ki, İslâmî diye geçinen bazı gazeteler ve medya kuruluşları Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan üzerinden “Şii Hilali” -  “Pers Hiâli” tezviratlarıyla bu işe çanak tutuyorlar. Siyonist İsrail’e karşı haklı mücadelede Hamas ve Hizbullah’a yardım etmek; öte yandan Siyonist Suud’a karşı Ensarullah’ın yanında durmak, Ensarullah’a bir takım yardımlarda bulunmak Şiî Hilâli yayılmacılığı mıdır? Yine aynı şekilde tekfirci canavar gruplara karşı Irak ve Suriye halkının yanında olmak Pers Hilali yayılmacılığı mıdır? Yok efendim, İran’ın bütün derdi mezhep ihracıymış! Bazıları ise bunu daha da ileri boyutlara götürüp, İran aslında kılıç zoru ile Müslüman olduğu için bunu bir türlü içine sindirememiş, bu nedenle İran’ın din ve mezhep diye bir derdi yokmuş, aslında onun bir tek derdi varmış o da Pers milliyetçiliği, Pers faşizmi, Pers yayılmacılığı imiş ve bunun üzerinden Müslümanlardan intikam almanın peşindeymiş. Aslında İran’ın gizli dini Zerdüşlükmüş.

Böyle düşünenleri Rabbim ıslah etsin, Rabbim hidayet versin. Müslüman her şeyden önce zahire göre yargıda bulunur. Nedir bu husumet, nedir bu düşmanlık? Bakınız AKP ile ilk ihtilafları Mit Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden oldu. Yok efendim, Hakan Fidan İran’ın adamıymış, Kum kentinde eğitim görmüş, orada Emin ismi ile anılıyormuş. Bu yüzden İran’a on tane Siyonist İsrail ajanının ismini vermiş. Vs. vs. Ahmet Taşgetiren 15 Temmuz’la ilgili kaleme aldığı Star Gazetesi’ndeki makalesinde Cemaat’in AKP ile ipleri koparmasına vesile olan hususu şu çarpıcı ifadelerle kaleme almış:

“Sonra bir şey oldu. Acaba o şeyin başlangıcı MİT'in başına Hakan Fidan'ın getirilmesi midir, başka bir şey midir, Yapı'nın iktidarla ilişkileri sarpa sarmaya başladı. Bu kırılma noktası dikkat çekiyor, çünkü ‘İrancı’ diye suçlanan Hakan Fidan'a bu yapı yanında İsrail karşı çıkacak, sonraki dönemde de Yapı adına iktidarın sembol isimlerinin İrancılık yaptığı, Mut'a nikahı kıydırdıkları kampanyası yürütülecekti.”

“Bu Yapı ile Tayyip Erdoğan'ın kamuoyu gündemine çıkan ilk gerilimi, Hakan Fidan'ın ‘Şüpheli’ sıfatıyla savcılığa çağırılmasıdır. Başbakan olarak Tayyip Bey “Bu bana karşı yapılmış bir harekettir” diyecektir. Olay çarpıcıdır: Bir savcı, Başbakan'a ulaşmak için MİT müsteşarından yola çıkmaktadır. Sonradan “PDY” diye devlet hafızasına girecek olan ‘Paralel Devlet Yapılanması’nın meşru siyasi iktidarla boğuşmaya talip olmasıdır bu. Arkası gelecektir. 17-25 Aralık hamlesi.”

Elbette 17-25 Aralık hamlesinde emellerine ulaşamadılar ve akabinde adına “altın vuruş” dedikleri 15 Temmuz kanlı darbe girişimini tasarladılar. Amaç rejimi değiştirmek değil, ülkeyi işgal etmekti. Çünkü bunların Vatikan’daki Papa’ya “Pek muhterem Papa cenapları. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik” diyerek verdikleri sözler vardı. Bir taraftan “Dinler arası diyalog” adı altında kelime-i tevhitten “Muhammed’urResûlullah” lafsını çıkarma teşebbüsleri. Diğer taraftan büyük Şeytan ABD ve Siyonist İsrail ile gizliden gizliye iş tutum İran’a savaş açma adına çeşitli entrikalar ve sonuç olarak 15 Temmuz kanlı darbe girişimi.. Rabbimiz buyuruyor ki: “Onlar bir plân kurdular. Buna mukabil Allah’da bir plân kurdu. Allah plân kurucuların en hayırlısıdır.” (Al-i İmrân:54)

              “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim:42)

İster toplumsal hayatta ister yönetim anlayışında bir takım yozlaşmalar olduğunda halkın düşünen kesimi veya başka bir ifadeyle halkın erdemlileri tarafından değişim talepleri mutlaka gündeme gelir. Emperyalist güçler bu değişim taleplerine hemen teşhis koyup kendi çıkarları doğrultusunda manipülasyonlara koyulurlar. Nitekim Arap Baharı’nda bunu çok bariz bir şekilde gördük. Özellikle İran İslâm Devrimi’nden sonra, bu devrimin diğer Müslüman ülkelerde domino etkisi yapacağı endişesiyle bir takım sözde din adamlarını kullanarak, İran’da meydana gelen bu devrimin bir mezhep devrimi olduğu, sadece Şiîlere mahsus olduğu yıllarca anlatıldı. Bu konuda tezvirat ve iftira içerikli birçok kitaplar yazıldı. Maksat toplumsal değişim arzusu içerisinde olan Müslüman kitleleri bu devrime kayıtsız, ilgisiz ve bigâne kılmak. Nitekim emperyal güçler kısmen de olsa, geçici de olsa başarılı oldular. Ne yazık ki, Ehl-i Sünnet dünyasında âlim geçinen bir takım zevat müntesiplerine, “Onlar Şiî, onlardan bize ne, onlar dört hak mezhebin dışında bidat ehli bir fırkadır, onlardan uzak durun” deyip durdular. Küresel güçlerin de istediği bundan başkası değildi.

Hatta küresel güçler bununla da yetinmeyip İran düşmanlığını o kadar ileri boyutlara taşıdılar ki, yaptıkları kışkırtıcılıkla 15 Temmuz darbe girişiminde bulundular. Sonuç olarak diyeceğimiz o ki, devrimler bazen ihtiyaçtan doğar. Fransız Devrimi’nde veya İran İslâm Devrimi’nde olduğu gibi. Ancak bazen öyle durumlar olur ki, toplumsal değişime gerçekten ihtiyaç duyulmasına rağman birileri bunu kendi hanelerine devşirmek için farklı mecralara kanalize ederler veya kanalize etmeye çalışırlar. Bir gün gelir Amerika’nın cemaat üzerinden 40 yıl boyunca sürdürdüğü “ılımlı İslâm projesi” gelir duvara toslar, gelir Türk halkının iradesine toslar. Başaramadılar, muvaffak olamadılar ve dünyaya rezil oldular. Ahirette ise ayette belirtildiği üzere kötü akıbet onları beklemektedir. Aslında bunların kaybettikleri tek nokta, Mehmet Görmez’in ifadesiyle, “Dünyanın birçok ülkesinde açmış oldukları okullarda, sömürülebilirlik kabiliyetini arttıracak sömürge aydınları yetiştirme amacını taşıyordu.” Böylesi menfur amaçları olmasaydı ve gerçekten iyi niyetli olsalardı bu olumsuz hadiseler hiç yaşanmaz ve zillete düşmezlerdi.