Sayın okuyucumuz, kullandığımız başlık aslında halkımızın büyük çoğunluğu tarafından bilinen bir gerçek. Bir zamanlar bir takım siyasîlerimiz eski ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluğu, yeni ismiyle Avrupa Birliği kapılarında bizi de içlerine almaları için “el divan pence tek ayak üstünde” beklerken,  Merhum Erbakan Hocamız, “Bunlar Haçlı kulübüdür, hiç boşuna beklemeyin, biz Müslüman bir ülkeyiz, bizi içlerine almazlar” deyip durdu yıllarca. Nice kalem erbabımız, nice akademisyenlerimiz de benzeri sözleri dile getirmişlerdi her fırsatta.. Ama içimizdeki Batı hayranları umutla ve aşkla beklemelerine devam ettiler. Hatta bu na ilişkin “AB Bakanlığı” tesis ettiler. Bu bağlamdaki hummalı çalışma ise Avrupa Birliği Uyum Yasaları ile alâkalı idi. Buna “Kopenhag Kriterleri” de diyorlar. Kopenhag Kriterleri. 22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce yerine getirilmesi gereken kriterleri de belirtmiştir. Türkiye 22 Haziran 1993 tarihinden bu yana daha bir iştiyakla çaba içerisine girmişti.

AB, Bulgaristan ve Romanya gibi sefaletle boğuşan iki ülkeyi bile aralarına almış ancak sıra Türkiye’ye gelince yine olmadık bahaneler üretip kapıyı yüzüne örtmüştür. Şimdilerde ise iş o raddeye vardırıldı ki, aleni olarak Türkiye’ye tavır koymaktadırlar. Özellikle Almanya ve Hollanda’nın tavırları tamamen küstahça bir hâl almış bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın nezdinde tüm Türkiye halkı hedef tahtasına oturtularak mütemadiyen saldırıyorlar. Böylesi negatif tavır almalar ve küstahça beyanatları karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da AB’nin konum ve varlık sebebini ifşa edici nitelikte açıklamaları oldu: “ Bunlar dürüst değil. Şimdi Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Vatikan’da bir araya geldiler. Bu gelişmeler bir şeyi çağrıştırıyor; hayırdır, Vatikan’da niye bir araya geldiniz, Papa’nın huzurunda niye bir araya geldiniz. Papa ne zamandan beri Avrupa Birliği üyesi oldu? Haçlı ittifakı kendini eninde sonunda gösterdi. Bize bugüne kadar ne dediler? ‘İkide bir, bize böyle diyorsunuz ama böyle bir şey yok’. Evet, siz Türkiye’yi Müslüman olduğu için içeri almıyorsunuz. Ben bunları konuştum ya, yarın seyredin.”

Öncelikle şunu belirtmiş olalım ki, Erdoğan’ın açıklamaları diplomasi kurallarını aşmak anlamına gelmemektedir. Aksine az ve eksik ifadeler kullanmış. Zira şu gerçek bilinmeli ki, Avrupa Birliği bir Vatikan projesidir ve bununla da sınırlı değildir. Bunun ötesinde ve perdenin arkasında Evangelizm ve Siyonizm’in ağababaları vardır. Efangelist Hıristiyanlarla Siyonistler Eski Ahit üzerinden inanç birliktelikleri vardır. Bu aidiyet duygusu onları “Dünya Sömürü Düzeni”ne ilişkin ideal ve emellerde bir araya getirmiştir. Bunlara yön ve şekil veren ise Rothschild, Rockefeller ve Soros aileleridir. Bu spekülatörler borsa ve dünya para piyasasını ellerinde bulundurmaktadır. İstedikleri ülkelerde ihtilaller bile yaptırabilmektedirler. Bunların bir tek amacı var borsa, hisse senedi ve para piyasasının kendi tekellerine uygun rantabl hale getirmek. Avrupa Birliği üzerindeki yönlendirici etkileri de buna istinadendir. Bu konuda son derece başarılıdırlar. Bunlar bir yönüyle Avrupa Birliğinde perde arkasındadırlar. Vatikan ise tülün arkasındadır ve kısmen gözükmektedir. Bu görüntüden de rahatsız olmamaktadırlar. Nitekim kısa bir süre önce Vatikan’da toplanıp müzakerelerde bulundular ve akabinde objektiflerin karşısına geçip dünya medyasına poz verdiler.

Bu durum elbette ki, Sayın Erdoğan’ı rahatsız etmedi aksine, kendisine malzeme oldu. Yoksa Erdoğan onların ne mal olduğunu çok iyi bilmektedir zaten. Avrupa Birliği’ne bizi almak istemeyişleri günümüzle değil, gelecekle alâkalıdır. Zira günümüz itibariyle Türkiye üzerinden zaten sömürü düzenleri işlemektedir. Ancak bizi AB’ye aldıklarında çok değil 50 yıl sonra başta Almanya, İngiltire ve Fransa’da serbest dolaşımın ve diğer etkenlerin beraberinde getirdiği müthiş bir Müslüman göçü yaşanacak. Zaten şu an adı geçen ülkelerde bir hayli Müslüman nüfus var. Asimile edilirlerse onlar açısından yine sıkıntı yok. Ancak İslâm dininin bünyesinde barındırdığı “siyasal talep” mutlaka bir gün Müslümanların gündemine gelecektir. Müslümanların öze sadık kalarak çağın koşullarına uygun bir versiyonda siyasal İslâm’ı gündeme taşımaya kalkışmaları küresel sömürü düzeni ve Siyonist – Evangelistler için büyük bir tehdit oluşturması kaçınılmazdır. Onlar bunun hesabını çok iyi yapmaktadırlar. Oliver Roy’un “Siyasal İslâm’ın İflazı” adını verdiği kitabın bir işe yaramadığını onlar çok iyi anladılar. Ayrıca küresel sömürü düzeninin içimizdeki uzantıları olan seküler mankurtların uzun yıllardan beri yaptıkları anti-siyasal İslâm propagandaları da işe yaramadı.

Artık Müslüman halkımız bilinçleniyor ve siyasilerimiz de halkımızın düşüncesine tercüman olarak dünya sömürü düzeninin payandası olmak istemiyor. Onların güdümünde politikalar yapmak istemiyorlar. Batı işte bundan rahatsız oluyor. Bugüne kadar sünepevari bir şekilde hep karşılarında el divan pence duran siyasiler görmüşlerdi. Özellikle son zamanlar Almanya ve Hollanda’nın hasmane ve düşmanca tutumu karşısında Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın tepkisel tavırları karşısında adeta afalladılar. Onlar karşılarında adeta tek ayak üstünde duran siyasiler görmeye alışmışlardı. Erdoğan’dan da bunu bekliyorlardı. Ama yanıldılar. Bunu bizzat Kudüs TV adına yapmış olduğumuz sokak röportajlarında gördük. Hemen hemen halkımızın % doksanı Batı’ya karşı son derece tepkili. Sokağın nabzı bunu gösteriyor. İnsanlar, “mesele evet veya hayır demek değil, mesele Batı karşısında halkımızın onurudur” diyor. Ve bu bağlamda sağcısı ile, solcusu ve İslâmcısı ile her kesimden insanımız Avrupa’ya karşı eleştirel ve tepkili beyanatlarda bulunuyor.

Ve insanlarımızın bir çoğu Batı’nın bu düşmanca tavrının perde arkasında yatan asıl sebebin Haçlı zihniyetine sahip olmalarında görüyor. “Bunlar bütün tarih boyunca hiçbir zaman bize dost olmadılar” diye beyanatlarda bulunuluyor. İnsanlarımızın çoğu ayetlerden örnekler vererek, bunların dost edinilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Hatta 15 Temmuz’da FETÖ’nün taşeron olarak kullanılıp asıl olarak Türkiye’nin Batı tarafından işgal edilmek istendiğini dile getiriyorlar. Zaman zaman müttefik gözükseler de Batı tarih boyu hiçbir zaman bize dost olmamıştır ve olmaz da.. Çok açık bir şekilde ifade edecek olursak haç ile hilalin mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir. Bu aynı zamanda tarihî diyalektik olarak medeniyetler çatışmasıdır. Bakınız 1400 sene evvel İslâm’ın inkişafıyla birlikte bunlar Roma ittifakı olarak üzerimize çullanmışlardır. Her seferinde geri püskürtülmelerine ragmen saldırılarından asla vazgeçmemişlerdir. Özellikle Kudüs seferleri adı altında yaptıkları saldırılarda zaman zaman büyük katliamlara ve yıkımlara yol açmışlardır. Elbette ki bu durum Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde olmadıkları dönemlere rastlamaktadır.

Bugün itibariyle İslâm ümmetinin hâline baktığımızda birlik ve beraberlik içerisinde olmadığımızı görüyoruz. Bu durum haçlı zihniyetinin nüksetmesine sebebiyet vermektedir. 57 ulus devlete bölünmüş olmamıza ragmen daha ufak parçalara bölünmemiz için hummalı bir şekilde çalışıp bölücü terör örgütlerine el altından silah sevkiyatı yapmaktadırlar. Kısaca ifade edecek olursak haçlı ittifakı olan Avrupa Birliği’nin sicili de şeceresi de bozuk. İçimizdeki Batı hayranları bunu bilmesi lazım. Her Allah’ın günü Filistin topraklarında işgal var, katliam var peki bugüne kadar bunların neden gıkı çıkmıyor? Çıkmaz tabi, bunların tıyneti bu.. Bunlardan böyle bir şey beklemiyoruz zaten. İslâm ülkelerinin gıkı çıkmayışı bizi hüzne boğuyor, bizi kahrediyor. Sözüm ona İslâm beldelerindeki yönetici ve siyasiler Müslümanları temsilen o makamlarda bulunmaktadırlar. Şu hâlde aidiyet değerlerimize uygun politikaları hayata geçirmelidirler. Avrupa Birliği imiş, Batı imiş, haçlı ittifakıymış onlar kendi aidiyet değerlerine uygun politikalrı tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de hayata geçirmenin uğraş ve çabası içerisindeler. Peki İslâm ümmeti olarak biz ne zaman kendi işimize bakacağız? Biz ne zaman kendi birliğimizi kuracağız?

İslâm ümmeti olarak büyük bir mesuliyetin, büyük bir vebalin altındayız. Dinimiz bize birliği emrediyorsa bunu kale almamak şirkten başka bir şey değildir. Müslümanlar olarak sosyal bölünmüşlük ve sosyal şirk içerisindeyiz. Tevbe etmemiz ve mesuliyetten kurtulmamız birliktelik oluşturmamıza bağlıdır.