İlhami Güler: “Faiz” üzerine yazıp çizen “fetvacı” hocalarımız, neden “emlak rantları”nın haramlığı üzerine konuşmazlar?

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İlhami Güler, İslami Analiz için kaleme aldığı yazısında kamu malını meşru görmenin tarihsel kökenlerini gündeme getirdi.

İslamî Analiz/Köşe Yazıları

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İlhami Güler, İslami Analiz için kaleme aldığı yazısında kamu malını meşru görmenin tarihsel kökenlerini gündeme getirdi.

İşte o yazıdan bir kesit:

Eşariliğin Allah tasavvurunun Alim-i mutlak, Kadir-i mutlak ve Mürid-i mutlak olarak “Hikmetinden sual olunmaz” karanlık-kayıtsız(mutlak) bir tarafının olduğu malumdur. Mutezile, Kur’an’dan “Adil”; Maturidilik ise, anlaşılabilir “Hikmet Sahibi” bir tasavvur oluşturmaya çalıştı. Ancak, Abbasilerin orta zamanlarından itibaren, 850’lerde Mütevekkilin(Hanbeli) ihtilali ile Hadis Ehlinin, Selçukluların Nizamiye Medreselerini kurmaları ile de Huccetu’l-İslam Gazzali’nin(Şafii-Eş’ari) kültürel/teolojik Sünni hegemonyayı devletin resmi ideolojisi haline getirdiği/tahkim ettiği bilinmektedir. Mutezile’nin, Emevilerin sonu ve Abbasilerin başlangıcında yüz yıllık bir entelektüel ve politik etkinlikleri mevcuttu. Hanefilik-Maturidilik, yani Sünniliğin Rey(Hikmet-İstihsan) kanadı ise, ancak Maveraunnehir/Türkistan bölgesinde(taşrada) giderek sönümlenen etkinliğini sürdürebildi. Merkez(İmparatorluklar) ve Medya(kitabiyât-kültür) daima Sünniliğin kurucu babaları olan Şafii-Eş’ari-Gazzali(Hadis/Eser/Sünnet) üçlüsünün teolojik-kültürel yorum hegemonyasında kalmıştır. “Aydınlanma” üzerinde Descartes, Volter ve Kant’ın etkisine benzer olarak.

Allah, Kur’an’da “Her şeye Kadir” gücünü, insanlarla olan ahlaki ilişkisinde nasıl Adalet ve Merhamet sıfatları(Esmau’l-Hüsna) ile sınırlandırdığını(6/54) bize anlatır. “Sünnetullah” kavramı, Allah’ın kendi eylemlerini bizim anladığımız anlamda ahlak ile sınırlandırdığını ve asla değiştirmediğini ifade etmektedir(33/62, 35/43). Oysa Sünniliğin -aşırı ‘tenzih’ gayreti ile- egemen hale gelmiş yukardaki tasavvuru, Allah’ı kayıtsız, karanlık, mutlak(günümüzün deyimleri ile: Anarşist, Kaprisli, Postmodern); bir yanı ile de “Hikmetinden sual olunmaz”, Totaliter-Despot bir “Güç” yumağına veya ilkesiz merhamet küpüne çevirmiştir(Kadercilik-Tasavvuf). Siyaset teorilerinde dillendirilen “Güç tefessüh eder; mutlak güç mutlak tefessüh eder”; “Kontrolsüz güç, güç değildir” özdeyişleri, insanın ahlaki kapasitesizliğine güvensizliği ima ettiği gibi; aynı insanın yorum yolu ile geliştirdiği teolojiler/Tanrı tasavvurları için de geçerlidir. Nietzsche'nin “Tanrı öldü; Tanrı öldü; Tanrı çürüdü…” serzenişi, Hristiyan teolojideki bu gerçeği, O’na olan inancın, güvenin ve saygının yitimini dile getirir. Hindistan’ın Tanrılarda boğulması da aynı şeydir. Günümüzde dış politikada(Afganistan, Irak, Gazze, Suriye.. örneklerinde olduğu gibi), “Tağutlaşmış” siyasal-ekonomik güç merkezleri(Amerika, İsrail, İngiltere, Rusya ) de.

Muaviye/Emevilerin “güç/savaş” ile sağladığı siyasal hegemonyası ile siyasi erkin danışma/meşveret, rıza(biat-seçim), ehliyet-liyakat ve adalet/hukuk ilkelerine dayalı olarak kurulmak yerine; kabilecilik(Kureyş), çıkar(ganimet) ve güç/saltanata kaydığı bilinmektedir.

Bugün İslam dünyasına egemen olan “Hikmet-i Hükumet” ve “Kamu Hakkı”na karşı neredeyse hiç olmayan duyarlılığın anlaşılabilmesi için, bu iki büyük devrim ve yorumun ittifakına bir de Hz. Ömer’in daha önceki “Mülkiyet İctihadı”nı eklememiz gerekir. Malum, Müslümanlar, Hz. Muhammed döneminde meşru gerekçelerle(savunma ve zorla çıkarılan yurda geri dönme) kazandıkları “savaş deneyimi”ne dayanarak, oradan aldıkları hızla ilk yüzyılda düzenli ordu oluşturarak komşularına(İran, Bizans, Kuzey Afrika) ait geniş toprakları işgal etmişlerdir(cihad-fetih?). Bu kavramların Kur’an’daki kullanımları ile, daha sonraki kullanımlarının muhteva analizi yapılması gerekir. Bu topraklarda yaşayan halklardan hiç birisi, “gelin” diye mektup yazmamıştı. Bu mevzu, ‘Havarilerin’ ilk üç yüzyıldaki “tebliğ/misyon” pratikleri ile mukayeseli olarak ciddiyetle tartışılması gereken ayrı bir mevzudur. Mevzu, “o zamanlar herkes aynı şeyi yapıyordu” diyerek, bâtıl’ı “makısun aleyh/ölçü” yapıp, meşrulaştırılacak kadar kolay değildir. Alınan toprakların mülkiyetinin “kime” ait olacağı hakkında Hz. Ömer bir ictihad yaparak oraları “Mücahitlere/Fatihlere”(?) dağıtmayıp, “Devlet mülkiyeti”ne geçirdi. İki gerekçesi vardı: 1-Zeginleşme ile savaşacak asker sayısının azalması korkusu, 2-İşgal edilen(fethedilen) ülkenin halkının köleleşmesi durumu. Böylece toprak devletin, dolayısı ile de Halifenin/Sultanın tasarrufuna bırakıldı. Devlet veya Halife-Sultan da Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi/gölgesi(Zıllullahi filard) olarak görüldüğü için, onun tasarrufları, kamusal-ahlaki tartışmaya kapalı ve dinsel olarak meşrulaştı. İslam imparatorlukları fey, has, zeamet, tımar, miri arazi gibi siyasi-hukuki yapılarla/tasarruflarla bu uygulamayı sürdürdüler. Böylece devlete ait olan egemenlik/otorite ve mülkiyetin “herkese ait olan” mülk ve otorite olması gerektiği fikri yerine; “hiç kimseye ait olmayan”, zımnen “Allah’a ait olan” otorite ve mülke dönüştü.

Burada metafizik/ontolojik anlamda mülkiyet(lehu’l-mülk) ve otoritenin(ini’l-hukmu illa lillah) bütünü ile Allah’a ait olduğu Kur’ani tezini, Dünyevi(ekonomik)-siyasal mülkiyet-otorite mevzusu ile karıştırmamak gerekir. Hz. Ebubekir’in, Kamu Bütçesi(Beytulmal) duyarlılığı ile merkezi otoriteye “Vergi(Zekat)” vermeyen Müslümanlar ile savaşmasını, II. Halife Ömer döneminde başlatılan ve önemli bir saiki “ganimet” olan gayrimüslimler ile savaşlar(cihat-fetih) ile mukayese etmek lazım. İbn Haldun, Arap siyasal aklını üç köklü residue(bakiye/tortu)/saikin daimi olarak motive ettiğini söyler: Ganimet, Kabile ve Akide. (Cabiri, el-aklu’l-Siyasiyyi’l-Arabi. Beyrut. 1997. 57 vd.)

İslam toplumlarındaki siyasal erkin tasarruflarının gerekçelerini bütünü ile halka açmama/hesap vermeme anlamına gelen “Hikmet-i Hükumet” anlayışının, arkasında “Hikmetinden Sual Olunmaz” bir Allah anlayışının/tasavvurunun/yorumunun olabileceğini tahmin etmek, güç olmasa gerek: Gökteki tasavvurun yeryüzüne yansıması.

II

Osmanlının son dönemlerinde “Mülkiyet ve Arazi Kanunnamesi” ile devlete ait mülklerin bir kısmı özel mülkiyete geçirilmeye çalışıldı. Cumhuriyetten sonra da buna devam edildi. Bu süreç içinde devlete ait “Arpalıklar”ın ,“Vakıf veya Miri Arazilerinin”, kurucu şefler tarafından kimlere “peşkeş çekildiği” pek açık değildir; daha doğrusu, pek açıktır. Ancak, siyasal elitlerin ve vatandaşların genel tutumuna bakıldığında, devlete ait olanın “hiç kimseye ait” olmadığı şuuraltı kabulü ile hareket ettiğini rahatça görebiliyoruz. Bunun sebebi, -kanaat-ı acizaneme göre-, devlet mülklerinin “ganimet” olarak gayri meşru anlamında “haydan gelmesidir”; çünkü, kolayca “huya gitmesi” bundandır. Burada “Hayy ve Hu” sıfat ve zamirinin(Allah), ifadede/deyimde(“Haydan gelen, huya gider”) maruz kaldığı deformasyona dikkat etmek gerekir. Avrupa’da olduğu gibi, kamu bütçesi “vergi”lerden oluşsaydı; ne siyasiler, ne de halk ona bu kadar kolay el uzatamayacaktı. Muhtemelen Osmanlı dönemine ait: “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” sözü, -az da olsa- toplumun belli kesimlerinde kabul görmüş olsa gerek. Devlet mülkiyetinin ağırlıklı kaynağının “ganimet” olarak gasp olması, (siz istiyorsanız “fetih” deyin; ancak, Kur’an’a dayanarak gerekçelendirmekle yükümlü olduğunuzu unutmayın), ganimet kesilince ekonominin de zora girmesini ve sonunda “Duyun-i umumi” ile çökmesini doğurdu.

Ayrıca, o çok övündüğümüz “Vakıf” sisteminin arkasında da sadece sivil/bireysel olarak dindarca “Kamu”yu(Halkı) düşünme değil; bununla birlikte, kamunun/devletin mallarını devlet ricalinin(siyasi-bürokratik zevat) bireysel mülküne geçirme güdüsü de olduğu bilinmektedir.  

Şimdi, -hâlâ devam eden- kamu(herkes) malına karşı siyasal-toplumsal duyarsızlığımıza ilişkin birkaç soru soralım. Osmanlı’nın meşhur sufi şairi koskoca Şeyh Galip: “Esrarımı Mesneviden aldım/Çaldım ise, miri malı(kamuya ait, devlet malı) çaldım.” derken, bu rahatlığı nereden geliyor dersiniz?

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

16 Kas 2015 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.