Milli Gazete yazarı: Bugüne kadar hep ezilen Müslümanlar, artık biraz da ezmeyi, biraz da bu dünyevi nimetlerin keyfini sürmeyi hak ediyorlar, öyle mi?

Milli Gazete yazarı Burak Kıllıoğlu, Türkiyeli Müslümanların dünyevileşme hastalığına yakalanarak dava ve mücadeleden vazgeçtiğini belirttiği yazısında, “Bu konuya dair bir nefs muhasebesi ne zaman yapılır diye beklerken, doğru ile yanlış arasından yanlış şıkkı tercih edenler, kendi yaptıklarının as

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Milli Gazete yazarı Burak Kıllıoğlu, Türkiyeli Müslümanların dünyevileşme hastalığına yakalanarak dava ve mücadeleden vazgeçtiğini belirttiği yazısında, “Bu konuya dair bir nefs muhasebesi ne zaman yapılır diye beklerken, doğru ile yanlış arasından yanlış şıkkı tercih edenler, kendi yaptıklarının aslında ne kadar da doğru olduğunu ısrarla savunmayı sürdürüyorlar” tespitinde bulundu.

Yazının tamamı şu şekilde:

Dünyevileşme; ölçüsüzlüğü, hadsizliği ve izansızlığı doğurdu. Dünyevi nimetlerin tadını alan Müslümanlar, ellerinin altında çok büyük imkânlar olduğu halde dava veya istikamet yerine güç, para, şöhret, şatafat, gösteriş, kibir, şımarıklık uçurumuna giden yolu seçti. İstikamet üzere olup idealler uğruna mücadele vermek yerine gücün verdiği sarhoşluk ve hadsizlikle maddi nimetlere boğuldular. Bu dönemin kısa özeti budur.

Bu konuya dair bir nefs muhasebesi ne zaman yapılır diye beklerken, doğru ile yanlış arasından yanlış şıkkı tercih edenler, kendi yaptıklarının aslında ne kadar da doğru olduğunu ısrarla savunmayı sürdürüyorlar. Bunu yaparken de hareket noktası olarak “bizim de hakkımız” gibi bir tuhaf argümana dayanıyorlar. Yani iktidar olmak, güçlü olmak, gücünü hakka, hukuka riayet etmeksizin istediği gibi kullanmak, tahakküm kurmak, lükse-şatafata-gösterişe batmak gibi hususların hepsini “hak” olarak görebiliyorlar.

Misal, İslami moda, İslami sosyete gibi tabirler türüyor. Ki bu kavramlar, bir zamanlar mücadelesi verilen dava ile çelişen, tamamen bir garabeti betimliyor. İşin ilginci, meselenin köküne dinamit koyan, istikameti ve davayı tamamen yerle yeksan eden bu kavramlar artık karşılık buluyor, kanıksanıyor. Neredeyse küçük bir azınlık dışında kimseler de yadırgamıyor. Çünkü, “biraz da Müslümanlar lüks evlerde otursun, lüks arabalara binsin, bol para harcasın, toplumun diğer kesimlerine tahakküm kursun”… Bugüne kadar hep ezilenler, artık biraz da ezmeyi, biraz da bu dünyevi nimetlerin keyfini sürmeyi hak ediyor çünkü.

Bu nasıl bir eziklik ve aşağılık kompleksi ise, bugüne kadar ezenlerin ve sömürenlerin yaptıklarının yanlış olduğunu söylemekten vazgeçip, onların yaptığının aynısını yapmaya itiyor kitleyi. Meselenin odağında demek ki herhangi bir dava değil de sadece ve sadece dünyevi nimetlere erişebilme güdüsünün yattığını görüyoruz alenen. Meseleyi bu denli basite indirgemek mümkünmüş ne yazık ki.

Artık korunaklı süper lüks sitelerde, “kurtarılmış bölge” semtlerde oturup, yeniyetme “sahte cennetlerden” ahkam kesip, eleştirenlere “her şey ne kadar da güzel, bunlar bozulsun mu” demek “moda”. Yanlış bir iş yapılsa veya hatalı bir söz söylense dahi “bu güzelliklerin bozulmaması” adına ses etmemek, eldeki imkânların ve nimetlerin kaçmaması için haksızlık karşısında susmak da aynı şekilde geçer akçe artık. Hak- hukuk, adalet kavgası, Müslümanın istikameti olan İslam davası, dünyevi nimetler uğruna ikinci planda bile kalabiliyor işte. Maksat, “bu güzellikler bozulmasın”!

Bir arada bulunduklarına herhangi bir ortak amaç koyamayan, gençlerinin zihnine artık herhangi bir dava ideali zerkedemeyen bir kitlenin, dünyevileşme imtihanında “çakozlaması”, kendi içlerinde de bir “nefs muhasebesi”ne dönüşüyor. Bu vicdani rahatsızlık, meselenin rant paylaşımı ve menfaat ortaklığı gibi garabetlerin ötesinde bir anlamı olduğunun ikrarıdır aslında. Bu durumu ikrar edenlerin, sayıp döktükleri yanlışlara vakti zamanında hiç ses etmemelerine ise diyecek bir şey bulmak mümkün değil.

Lüks butiklerden giyinip son model arabalarla şık restoranlarda mide dolduranlar, milyonluk evlerde oturup bir giydiğini bir daha giymeyenlerle bir davanın, bir idealin, hatta daha da yüzeysel bakılırsa bir siyasi partinin bile bir geleceğinin olmayacağını anlayanların çırpınışları da denebilir bu görünürdeki “nefs muhasebesine”. Bazı “hatırı sayılır” yazar çizerlerin, kendilerini olan biten olumsuzluklardan tamamen soyutlayıp İslami camia özelinde bir nefs muhasebesi ve zarar bilançosu çıkarmaları, en hafif tabirle samimiyetten uzaktır. Madem bu kadar rahatsızdınız, birçok şeyi garantiye aldıktan sonra mı bir nefs muhasebesine girişmek geldi aklınıza? Başından itibaren yanlış iliklenen düğmeleri gördüğünüz halde, en son düğme iliklenirken “yanlış” demenin faydası olmayacağını da biliyordunuz pekâlâ. Bugüne kadar neden tek bir sözle dahi olsun bu gidişatı düzeltmeye çalışmadınız? 

Yani, başkasını suçlamak gerçekten kolay. İşadamını, STK’ları, gençleri eleştirince mesele hallolmuyor. Onların önüne bir emsal koydunuz mu, onları yetiştirebildiniz mi? Onlara, hak ve adalet konusunda, doğruyu her şartta ve durumda söyleme konusunda bir tek örnek davranışınız oldu mu? Olmadı, asıl sıkıntı ve nefs muhasebesine düşüren rahatsızlık da bundan belki. Meselenin dava yerine ranta odaklanmasında suçlu arayanlar, işi bu noktaya kimin indirgediğini pekâlâ bilenlerdir. İktidar uğruna her şeye göz yumup, birçok şeye sahip olduktan sonra vicdanlarını rahatlatıp yüreklerini soğutmaya çalışanlar, bütün her şeyi ranta indirgeyenlerin ta kendileridir.

05 Kas 2014 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.