'Madem millet iradesi gibi 'kutsal' bir kavram var, neden koltuk sahipleri kendilerini vatandaşın sahibi gibi görüyor?'

Milli Gazete yazarlarından Burak Kıllıoğlu, bugün kaleme aldığı 'Adı ne olursa olsun...' yazısında, bir zamanlar "hakimiyet milletindir" ifadesini 'dinsiz' devletin bir dayatması olarak sayan muhafazakarların bu ifadeyi bayrak haline getirmesinin 'oradan oraya savrulma' hikayesi olarak zihniyet deği

İslami Analiz/Haber Merkezi

Milli Gazete yazarlarından Burak Kıllıoğlu, bugün kaleme aldığı 'Adı ne olursa olsun...' yazısında, bir zamanlar "hakimiyet milletindir" ifadesini 'dinsiz' devletin bir dayatması olarak sayan muhafazakarların bu ifadeyi bayrak haline getirmesinin 'oradan oraya savrulma' hikayesi olarak zihniyet değişimini ifade ettiğini belirtti.

Kıllıoğlu, "Madem millet iradesi gibi bir kutsal(!) kavram var, o halde neden en sıradan idareci (yani koltuk sahibi) bile bir makam sahibi olunca kendisini vatandaşın sahibi gibi görmeye başlıyor." sorusunu sordu.

Burak Kılloğlu'nun yazısı şu şekilde:

Muhafazakarların bu denli “demokrasi” sevdalısı olacağı kimin aklına gelirdi Bir zamanlar “hakimiyet milletindir” ifadesini seküler (veya tam algılanışıyla “dinsiz”) devletin bir dayatması sayıldığı günleri hatırlamak güç değil. Bir “oradan oraya savrulma” hikayesi olarak bakınca, bugün “hakimiyet milletindir” ifadesini bir bayrak haline getirmek, muhtemelen bir zihniyet değişimini ifade ediyordur.  Aslına bakılırsa geçmişteki karşı çıkış da, bugünkü anormal derecedeki sahipleniş de çok normal değil. Klasik bir ifrat-tefrit hikayesiyle karşı karşıyayız yine. Muhafazakar kesimin karakteristiklerinden biri diyelim buna.

Sonuç itibariyle bizim toplum olarak demokrasiyle bağımız 4 senede bir seçimde oy atmak ve parti liderlerinin önceden belirleyip önümüze koyduğu seçenekler arasından “vekillerimizi” seçmek. Son derece sınırlı bir süreç yani.

Bir anda müthiş bir “kutsiyet” atfedilen demokrasi sıradan vatandaşın hayatına çok da dokunmuyor Türkiye’de. 4 yılda bir oy veriyoruz ama onun dışında ne seçilmişler, ne de atanmışlar nezdinde halkın pek de itibarı yok. Devlet dairesine gidip işini gördürebilmek için sıradan memurun bile keyfini bekleyen insanlarız neticesinde. Sloganik laflar ancak yüreğimizi soğutuyor, realiteye dokunmuyor bile.

“Millet iradesi” veya “hakimiyet milletindir” gibi ifadeleri bir tür popülizm gayretiyle kullanınca belki sorun olmaz. Ancak bunlara, Türkiye’deki realitenin aksine, gereğinden fazla ehemmiyet verince ortaya çok da sağlıklı bir tablo çıkmıyor. Madem millet iradesi gibi bir kutsal(!) kavram var, o halde neden en sıradan idareci (yani koltuk sahibi) bile bir makam sahibi olunca kendisini vatandaşın sahibi gibi görmeye başlıyor. Neden kendisini, halka hesap vermeye tenezzül bile etmeyen, popüler tabirle “ders almayıp ders veren” bir yere konumlandırıyor

Neden öteden beri süregelen idarecilere veya “üniformalılara” karşı ezikliğimiz bir türlü bitmiyor “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” sakilliği neden yaşanıyor hala Neden “vekil” olanlar, “asil” olanların “efendisi” zannediyorlar kendilerini Neden “asillerin “parası, her makam sahibinin adeta “babasının malıymış” gibi algılanır hale geliyor

Demokrasi bu kadar önemseniyorsa eğer, o zaman “seçilmişlerin” “seçenlere” karşı hesap verebilirliği de gündeme gelmeli değil mi Seçim sandığını bir “hesap verme” mecrası olarak değerlendirmek yerine halka karşı bir sorumluluk hissini her an sergilemek gerekir o halde.

Demokrasiden ne anlaşılıyor bilmiyorum ama keşke bunu yeni bir “puta” çevirmesek de, halkın iradesinin saf ve katıksız bir yansıması olarak düşünebilsek. Seçilmişlerin, seçenlere, yani vekillerin asillere karşı “görünmez apoletler” takmadığı, tepeden bakmadığı bir üslubu yakalayabilsek.

Bunun en temel yansımalarından birisi olarak halkın önünde gerçekleştirilen münazaraları görebiliriz belki de. Beğenilmeyen ‘90’lı yıllarda siyasiler, aynı masanın etrafında toplanabiliyor, kendi görüşlerini ve eleştirilerini halkın takdirine sunabiliyorlardı. Bu hem bir nezakettir, hem de bir medeni cesaretti aslında.

Geçtiğimiz aylarda yapılan İngiltere genel seçimleri öncesinde, parti liderlerinin bir TV tartışmasında, halkın önünde canlı yayına çıktıklarına şahit olmuştuk. İktidar partisi lideri, yani Başbakan da dahil olmak üzere siyasi liderler, seyircilerin önünde (ve de ayakta) adeta bir sınava tabi tutulmuşlardı.

Aynı şekilde, ABD başkanlık seçimi sürecinde iki adayın tartışması da halkın nezdinde en önemli belirleyicilerden biri olarak geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Seçilmişlerin, seçenlere karşı adeta bir “sınav” vermesi, keşke bizde de gerçekleşse dememek mümkün mü

Demokrasi kavramının içeriğini vs tartışmadan doğrudan doğruya bir “kutsal”a çevireceğimize, biraz sorgulasak… Sandıktan sandığa bir “millet iradesi” yerine, seçilmişlerin seçenlere karşı sorumluluk ve hesap verebilirlik hissettiği bir yola sapsak mesela… Adı demokrasi olup da “gölge döğüşü” yapacağımıza, varsın adı başka bir şey olsun ama merkeznde halk olsun. Fena mı olur

11 Eki 2016 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.