Şeyh Said’in torunundan ‘Fetullah Gülen değerlendirmesi’

Şeyh Said’in torunu Abdulilah Fırat, Fethullah Gülen’le ilgili değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaştı.

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Şeyh Said’in torunu Abdulilah Fırat, Fethullah Gülen’le ilgili değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaştı.

İşte o değerlendirme yazısı:  

15 Temmuz Darbe Girişimi Lideri Fetullah Gülen   Hakkında Değerlendirmelerim

İnsan soyu; kendisine ait olan şeyleri muhafaza etmek, kendisinin olmayan şeyleri de diğerleriyle yardımlaşmak suretiyle elde edebilmek için, kendi fikrine uygun olan insanlarla birlikte bazı teşebbüsleri olur. Fetullah Gülen’de kendi düşüncesine uygun dış ve iç güçlerle birlikte ittifak ederek bu darbeyi yaparak arzu edeceği geleceğini planladı.

Bu maksatla meydana getirdiği beraberlik ve uzun zamandan beri yaptığı çalışmalar ayrıca Molla Said Kurdi’nin cemaati ve sevenlerini de kullanarak Fetullah Gülen kendi adıyla cemaatinin liderliğini kabul ettirdi.

Müslüman kimliği altında yasayan bir toplumun hayatındaki sefilliğini gören ve son inleyişini dinleyen hiçbir vicdan sahibinin, bu darbenin meydana getirdiği facialara karşı lakayt kalması ve iniltilerin aksettiği beyinlerde kopan tufanlarla varlığının sarsıldığını hissetmemesi düşünülemez.

Bir zamanlar cihana hükmeden ve en gelişmiş bir millet durumuna gelen Müslümanlar, günümüzde zelil ve sefalet çamurlarında sürünüp, hakir görülerek esaret altında yaşıyorlar. Yine dünyaya şan ve şöhret yağdıran İslâm düşüncesi günümüzde susmuş, asırlarca cihanı titreten Müslümanlar ise bugün esaret altında yaşamaya ve zillete ses çıkaramaz duruma gelmişlerdir.

Müslümanlar arasındaki ortak bağ Din’dir. Zira bir zamanlar aynı dine mensup olan insanlar üç kıtada hüküm sürmüşlerdi. Yine bu dinin rehberliği ve bıraktığı izlerle günümüzde bile insanları hayretlere düşürecek muazzam bir medeniyet tesis olunmuştu. Bir zamanlar tevhid akidesinin yükselmesini kendine amaç edinen bir din için, bir müddet sonra bunun aksi düşünülemez.

Netice itibariyle, geçmiş dönemlerde en mükemmeli yakalamaya çalışan Müslümanların dini ile günümüzde tedricen perişanlığa sürüklenen Müslümanların dini arasında ismen bir benzerlik varsa da, gerçek manada büyük bir fark vardır. Önceki Müslümanlar hakikat âşığı idiler. Şimdiki Müslümanlar ise İslâm’la ilgisi olmayan birtakım inançların esiridirler. Evvelki Müslümanların dini, kendilerine ilim ve irfanı emrederken, şimdiki Müslümanların akideleri, kendilerini zulmet ve hüsran uçurumlarına doğru sürüklemekledir.

Hz. Resûlullah (s.a.s.), Müslümanların arasını açıp, kafalarına tefrika sokmaya çalışanları İslâm dairesi dışında kabul etmiştir. (Camiu’s-Sağir)

İslâm Peygamberi, insanlara daima hüsnü zanla bakmanın ibadetten olduğunu haber vermiştir. (Ebu Davut, Darimi) Bütün Müslümanlar da Peygamberin (s.a.s.) bu tavsiyesine uymayı kendisine kutsal bir vazife olarak görmüşlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), İslam toplumunun çeşitli fırkalara ayrılıp, bölük pörçük olmasını şiddetle men etmiştir. Hatta sohbet arasında bile, ayrılık görüntüsü verecek şekilde oturup sohbet esnasında ayrılık görüntüsü vermeleri dahi Hz. Peygamber (s.a.s.) uygun görülmemiştir. (Muslim, Ebu Davut, Ahmet b. Hanbel)

Hâlbuki İslâm peygamberi, Müslümanların birbiriyle sevişmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini himaye etmede, bir cesedin uzuvları gibi olmaları gerektiğini ifade buyurmuştur. (Buhari, Muslim, Ahmet b. Hanbel)

Allahu Teâlâ, ayrılığa düşmeksizin birlik ve beraberlik içinde olunmasını emretmiş ve Kuran-ı Kerim Ali İmran Suresi: {3;103} “ وَلَا تَفَرَّقُوا ” / “ve lâ teferrakû” / “parçalanmayınız” emretmesine rağmen maalesef Fetullah cemaati, kendisine tabi olmayanları her zaman ayrı görmüş ve buğz etmiştir.

İyi bilinmeli ki, yüzü dünyaya dönük olan kimse, insanların pek çoğuna düşman kesilirler. Misali; Fetullah Gülen’in Show TV’de Reha Muhtar’la yaptığı röportajında İslam’ın büyük şehidi Şeyh Said Efendi ve kıyamına iştirak eden mücahitleri için galiz ifadeler kullanmasıdır.

Kemalist sisteme karşı Şer’i kıyam eden Şeyh Said Efendi ve arkadaşları Kuran-ı Kerim Nisa Suresi: {4;95–96} ayeti celileriyle Cenab-ı Hakk’ın beyan ettiği faziletin şümulüne dâhil edilmiş yine Kuran-ı Kerim Saff Suresi: {61;11} ayetinde “Allah ve Resulüne inanırlar, malları ve canlarıyla Allah’ın yolunda cihad ederseniz bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” diyen Cenab-ı Hakk’ın, dini için ibadetlerin en üstünü olan makama kavuşmuşlardır. Fetullah Gülen’in bunlara buğz etmesi iyi bir fiil değildir. Yüzü, Allah’ın hizmetine dönük olan kimse, hiç kimseye düşman olmaz. İyi bir Müslüman Hakk’tan halka bakar, bundan dolayı hiç kimseye düşmanlık beslemez. İşte bu sebepten dolayı, “Arif kişi emrettiği zaman rıfk ile emreder, nasihat eder ama sert davranmaz ve ayıplanmaz, o Allah’ın kaderdeki sırrını görür.”

Cenab-ı Hakk birbirine düşmanlık ve muhasamadan nehyetmiştir. Fetullah Gülen’in Şeyh Said Efendi’nin şahsı ve ailesinden husumet etmesi, haktan uzaklaşması, cehalet ve sapıklığın işaretidir.

Bütün Müslümanlar, birlik ve bütünlük içinde İslâm toplumunun müdafaasına, ilmen ve fikren en ileri seviyeye ulaşmasına çalışmalıdırlar. Peygamber (s.a.s.) de, iki kişinin bir kişiden, üç kişinin iki kişiden, dört kişinin üç kişiden, daha hayırlı olduğunu belirterek birlik ve beraberlik içinde olmayı tavsiye etmiştir. (Cami-u’s Sağir) İslâm toplumu içerisinde sadece kendi şahsını düşünen bir fert göstermek zordur. Herkes kendi menfaatini toplumun refah ve saadetinde arar.

İnsanlığın gereği olarak Müslümanlar arasında meydana gelen birtakım soğukluklar, kin ve husumet derecesine götürülmezdi. Zira Hz. Muhammed (s.a.s.), “Allahu Teâlâ’nın en çok sevmediği kimsenin kin ve husumette ısrarlı ve devamlı olanlar olduğunu ifade etmektedir.” “Din kardeşlerine ve komşularına iyilik etmek” imanın şiarındandır.

Allah-u Teâlâ Kuran-ı Kerim Nisa Suresi: {4;86} ayetinde şöyle buyurmuştur; “Bir selam ile selamlaştığınız zaman sizde ondan daha güzeli ile selamlayın yahut aynı ile karşılık verin.”

Selam, Müslümanların bir şiarıdır. İslam’ın şiarını izhar etmek ise vaciptir. Selam ve merhabalaşma bahsi olunca bir hatıramı da zikredeyim;

1995 yılında Refah Parti’mizin ve merhum Erbakan Hoca’nın düzenlediği “Adil Düzen” semineri için Antalya’ya gittiğimizde Aydın Menderes büyük kaza geçirmiş idi. Ankara Bayındır Tıp Hastanesi’nde tedavi edildiğinde Refah Partili Milletvekilleri gündüzleri dönüşümlü olarak yanında nöbet alıyordular. Ben ve Van milletvekilimiz Fethullah Erbaş’ın nöbeti sırasında Fetullah Hoca, Aydın beyin ziyaretine geldi. Aydın bey beni göstererek; “Hocam, Abdulilah Efendiyi tanımadınız, o Şeyh Said Efendi’nin torunu ve vilayetinizin milletvekilidir.” deyince ben de selam vererek “hocam hoş geldiniz” dedim, hoca karşılık vermediği gibi yüzüme dahi bakmadılar.

Fetullah Hoca ziyareti yapıp çıkınca merhum Aydın Menderes bana dönerek; “Neden sizinle selamlaşmadı.” deyince, bende; “Aramızda herhangi bir ihtilaf olmadığı gibi bana karşı böyle davranmasına da gerçekten üzüldüm.”.  

Malumunuz bir Müslümanın selamını almamak bir ihanet, karşındaki insanı hor ve hakir görmektir. Bu ise bir zarar, zarar vermek ise haramdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur; “Allah için mütevazı olanı Allah yükseltir.” (Muslim). Hz. Ali (r.a.) der ki; “Müminin süsü tevazudur.” Bunun aşırı uçları kibir ve dalkavukluktur.

Kendini beğenme; kişinin kendinde olmayan bir meziyete sahip olduğunu sanmadır. Kişinin kendini beğenmesi aklın haset sebeplerinden biridir. Fetullah Gülen büyüklük taslayan bir ruha sahip olduğu için, kendisinde olmayan bir şeyin var olduğunu hayal ederek insanlara yalan söylemektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuş; “Size cehennem ehlini haber vereyim mi? Onlar; kaba, cimri ve kibirli kimselerdir.

Hz. Ali (k.v.)’de “Büyüklük taslayana hayret ediyorum. Hâlbuki o dün bir su idi, yarında ceset olacak” ve bu sözü söyler;

“Başlangıcın kirli bir su,

Sonun bozulmuş bir ceset,

Ve bu ikisinin arasında da pislik hamalısın.”

Eğer insan yaptığı hainlik ve haksızlığın çirkinliğini öğrenmek isterse bu kötülüğü yani Fetullah Gülen’in yaptığı bu davranışı kendi başına gelebileceğini düşünebilirse, bunun ne kadar çirkinlik olduğunu anlar. Umulur ki farkına varır ve ders çıkarır da öğüt ona fayda verir.

Günümüzde İslamiyet tehdit altındadır. Bugün Müslümanlar cahilliğin, tembelliğin kanlı ve tehlikeli pençeleri altında can çekişiyor. Özetle, medeni dünya Müslümanlara hayat hakkı tanımıyor. Çünkü bu hakka sahip olduklarını ispat edebilecek güç ve kuvveti kaybetmiş bulunuyorlar. Zira karanlık çağlara ait hurafeler, Müslümanlar arasında derin uçurumlar açmıştır. Aynı dine bağlı olan, aynı peygamberi tanıyan din kardeşleri mezhep ayrılığı ile birbirlerinin can düşmanı olmuştur. Hâlbuki Hz. Muhammed (s.a.s.) Müslümanları birbirlerinden ayıranları İslâm dairesi içerisinde kabul etmemektedir.

Müslümanların var olma veya yok olma meselesi karşısında bulunduğumuzu unutmak gafletine düşersek, neticenin ne olacağını şimdiden kestirmek için büyük bir kehanet sahibi olmaya gerek yoktur. Var olabilmek ancak Müslümanların manevi olarak tek vücut olmalarına bağlıdır.

Her ferdin vaaz ve nasihate ihtiyaç duyduğu ülkemizde bu konuda yeterli olan ilim adamlarının kürsüye çıkmaktan kaçınmalarını anlamakta güçlük çekiyoruz. Çünkü Hz. Ali (k.v.) şöyle demiştir; “Nice âlimler var ki yoldan çıktı ve ilimleri de onlara fayda vermedi.”

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur. “Kim ilmi, sırf âlimlerle boy ölçüşmek, cahillerle münakaşa etmek (onları susturup ilmini göstermek ve insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse Allah onu cehenneme koyar.” (Tirmizi, İlim)

Bu zamanın Fetullah Gülen gibi hocaları ilim ve hikmeti şöhret ve gösteriş için yapıyor ve hakikati kavramak için değil sırf insanları kendi etrafında toplamak için yapmaktadırlar.

Fetullah Gülen’in yaptığı gibi; vaaz ederken nutuk atar gibi, meclislerinde fesahatleriyle insanları hayran bırakmak için yüksek sesle ağlayarak, konuşurken manevi sırları anladığını küstahça iddia ederken görürsün. Bilgisi kıt bir kimse muhtemelen, onun yaptığı anlatımın güzelliğini, sözünün akıcılığını, meseleleri veciz bir şekilde sunuşunu görünce derin bir âlimle karşılaştığını zanneder. Hâlbuki o, kalbinde olmayan şeyleri söyleyenler gibi geveze ve zırvalık yapanlardan başka biri değildir.

Hoca kîl ü kal yapmasıyla övünür, amacı her hâlükârda şöhret ve dünya nimetlerine sahiplenmek içindir.

Hak libası giymiş, isabetli ve doğru gibi görünen kendi hayallerin vehmine kapladığı, düşüncesinde bocalayan, kendisine gösterilen ilgiden dolayı şaşkınlığa düşen kimseler gibidir. Allah (c.c.) onların sayılarını, İslam ümmetinden eksik eylesin ve kullarını onların fitnesinden korusun.

Zamanımızdaki holdingleşen cemaatler; Beytül-maldan, biraz daha fazla para almak ve halkı bidat ve hurafe aşılamak çarelerini aramaktan başka bir şey düşünmeyen, bazı mevkilere gelmiş insanlardır, acaba halka vaaz ve nasihatte bulunup onları aydınlatmayı şeref ve faziletlerine uygun görüyorlar mı?

Birtakım ilim adamlarının üzerine düşen görevi yerine getirmemelerinden dolayı vaaz kürsüleri ne oldukları belirsiz ilmi seviyeden yoksun bir kısım cahil insanlar tarafından gasp edilerek zavallı halka, İslam’ın temel prensipleriyle ilgisi olmayan asılsız hurafeler ve İsrailiyat telkin edilmektedir. Hele bazı kişilerin cehaletlerini örtme düşüncesiyle vaaz esnasında aldıkları yakışıksız tavır ve tutumlar, düşünen ve olgun Müslümanları oldukça huzursuz etmektedir.

Çünkü Allah’tan korkma, peygamberden hayâ etme neredeyse ortadan kalktı. İyi bilinmelidir ki bu dinin birtakım ehliyetsiz insanların elinde bırakılıp hor görülmesinin sorumluluğu ilgililer üzerindedir?

Senelerden beri sahip oldukları televizyon kanalları, okulları ve propaganda vasıtaları ile halka uyuşukluk dersleri veren, dünyanın Müslümanlar için cehennem olduğunu söyleye söyleye dünyayı, başımıza kan tufanları koparan, can sıkıcı bir yer ve ateşler yağdıran bir tuzak haline getiren, bu gibi zavallı insanları artık yeter deyip vaaz ve nasihat kürsülerini, çağın ihtiyaçlarını idrak etmiş, yoğun kültür birikimine sahip, kalbi iman nuruyla dolu, hakiki ilim adamlarına tahsis etmek gerekir. Bu tip yüksek meziyetlere sahip olan faziletli insanların da öncelikle karşılarındaki sefil ve hakir bir duruma düşerek inleyen İslâm toplumunun perişan durumunu vakit geçirmeden ikaz edilmediği takdirde ortaya çıkması kaçınılmaz olan felaketin dehşet ve vahametini göz önünde bulundurarak kürsülerden toplumu aydınlatıcı ve feyz verici yollara sevk edecek vaazlar vermekten kaçınmayıp, bunu en kutsal bir vazife, en şerefli bir iş olarak görmelidirler. Çünkü bu, fazilet sahibi insanlar için dinî olduğu kadar vicdani bir görevdir.

Zamanımızda kullanılan vaaz kitaplarının büyük bir çoğunluğu, aklıselim ve belli bir ilmî seviyeye ulaşmış insanları nefret ettirecek derecede hurafelerle doludur. Bu kitapların başından sonuna kadar İsrailiyat dolu hikâyeler ve uydurma hadislerden ibaret olduğu söylense gerçekten uzaklaşılmış olmayız.

Gerçek âlimler bütün gayretleriyle bu gayeye çalışmalı, fakat diğer taraftan bir kısım cahiller de ilim kisvesine bürünerek şer’iat ve tasavvuf bilimlerinin tahsilinin Müslümanlara fayda getirmeyeceğini tembelliğe ve miskinliğe sürükleyeceği iddiasıyla mukaddes mabetlerde olmadık şeyler uydurmaktan hayâ etmiyorlar. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Bana ilmin fazileti, ibadetin faziletinden daha çok sevgilidir.” buyuruyor. (Cami-us Sağir) Allah (c.c.)’ın emrine, Hz. Peygamber’in telkinlerine mi iman ve itaat etmek lazım, yoksa bu ahmakların saçmalıklarına mı? İslâm dinine iftira eden bu heriflerin saçmalıklarını dinlemek ve kokmuş hurafelerine kulak vermek kadar bir Müslüman için büyük günah olamaz!

İslami ilimlerde derecesi yüksek olan büyüklerin görevi, doğru yoldan sapanları irşad etmek için onlara tebliğ etmektir. Yoksa İslâm, hiçbir ferde, diğer insanların vicdanına baskı yapma yetkisi vermemiştir. Kur’ân-ı Kerim tebliğ konusunda Ali İmran Suresi: {3;104} ayeti celilede "Hem sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, onlar hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” buyurmaktadır.

İslami konularda ihtisaslaşmış insanlar, vaaz ve nasihat yoluyla Müslümanları doğru yola ve sevaba davet etmekle mükelleftirler. Allah’u Teâlâ Asr Suresi: {103;1–3} ayetinde: “Andolsun asra ki, insan, mutlak bir ziyandadır. Ancak iman edip, iyi ameller işleyen, birbirlerine hep hakkı ve sabrı tavsiye edenler, bunun dışındadırlar.” buyurmaktadır.

Evet, haramlara müptela olan kişileri yumuşak bir lisanla uyarmak ve böylece onları felâket çukurlarına düşmekten kurtarmak âlimlerin asli vazifelerindendir.

Hurafeleri din olarak gören, tamamen gelenekçi zavallı kimseler tarafından yapılan çığırtkanlığa önem vermek, aydınlığın karanlıkla ortadan kaldırılacağına inanmak demektir. Oysa en ufak bir ışık, zifiri karanlıkta bile varlığını açık bir şekilde gösterebilir.

İçerisinde hurafelerin yer aldığı bir dinin, ilim ve fikir erbabı nezdinde kabul görmesi düşünülemez. Devamlı mücadelelerle geçen asrımızda insanları tembelliğe sürükleyen bu inanç mensuplarını mahvı perişan etmekten başka bir işe yaramaz.

Hz. Ali (k.v.), oğlu Hz. Hasan (r.a.)’a vasiyeti esnasında kendisine şöyle demiş. “İnsanların kalbi, boş bir araziye benzer, ona ne verilirse kabul eder. Öyleyse katılaşmadan ve seni başka şeylerle meşgul etmeden biran önce kendine dikkat et.”

Fetullah Gülen arazisine yanlış tohum attı. Şairin dediği gibi;

“Nefis öyle şeydir ki başıboş bırakılırsa adileşir,

Erdemlere sürülürse dört elle onlara sarılır.”

Yine Kaside-i Bürde’de şöyle denilmiş;

“Nefis bebek gibidir, onu salıverirsen emme sevinciyle şahlanır,

Onu sütten kesersen o da kesilir.”

Nefsi kötüye doğru sürüklememeliyiz, insanların içi pisliklerle doludur ve onun arındırılması ancak kusur sayılan hasletleri ve günahkârlık sebeplerinin terk edilmesi ile mümkündür. Esasen iffet hakkı alma ve hakkı gözetmenin sonuçlarının tezahür etmesi, kişinin aklının hevasına kul olmasını engellemesi ve aklının hazlara tabi olmaması için arzu gücünün düşünme gücüne boyun eğmesidir.

Dostluk insanlar için önce herhangi bir çıkarın karışmadığı yani kendisi için istediği dostu içinde istediği sözüyle açıklaması gibidir.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fetullah Gülen’e dediği gibi -cemaatini kastederek- “Ne istediniz de vermedik.” demesi gibi dostluk ile halisane, sevgi farkı bilen kimse, dostunu ölüm timleriyle yönelmeyi aklına getirmez. O halde Fetullah Hoca’nın sevgisi Allah (c.c.) için değilmiş, “İnsanların en âcizi dostlarını kaybedendir.”

“Mümin, ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilendir.” Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur; “Sizden biriniz kardeşinin aynasıdır, öyleyse ona bakana eziyet verecek kötü bir hal görürse onu gidermeye çalışsın.” (Tirmizi) “Mümin müminin aynasıdır onu düşünerek ihtiyacını giderir ve onun durumuna tahammül eder” (Ebu Davut)

Bunun için İslâmiyet’in özüne dönülürse o zaman dinin büyük ilim adamlarının hem takdirini toplayacak, hem de hayranlık duymalarına sebep olacaktır.

Görülüyor ki Müslümanların içinde yetişen münevver insanlar, din adına ortaya atılan şeylerden tiksinip, nefret ederek kaçıyorlar. Halk ise hurafeler içinde sarhoş ve sersem bir halde, felaket çukuruna doğru sürükleniyor. Toplumun düşünce gücü uyuşmuş olduğundan, bu faciaların farkında bile olmuyor. Aydın ve münevver insanları istila eden nefret bulutlarını dağıtarak arkasından sevimli bir güneş doğması için aslı olmayan, dine sonradan girmiş inançları ortadan kaldırma ve İslam’ın temel prensiplerini bütün parlaklığı ile meydana çıkarma zorunluluğu vardır.

Hz. Osman (r.a.) “İnsanlar kötü işler yapıyorsa onların kötülüklerinden uzak durun” şeklindeki sözü; insanları fitneden, fitne olaylarına karışmaktan, söz, eylem ve inanç bakımından çirkin (münker) olan her türlü davranışlarından sakınmalıyız buyurmuştur.

Dinde olmayan bir şeyin sonradan ortaya çıkarılması anlamında “kötü çığır” olarak adlandırılan “Bid’at”, asrısaadetten sonra ortaya çıkan bir delile dayanmayan inanç, ibadet ve davranışlar hakkında kullanılan bir terimdir.

Allah Resulü bidatlere karşı tavizsiz bir tutum sergilerken her ne maksatla ve sebeple olursa olsun bid’atı ortaya koyan bid’atçilere uyarılarda bulunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah, bid’atını bırakmadıkça bid’at sahibinin amelini kabul etmeyi reddeder” buyurmuştur. (Muslim, Buhari)

Hulasa olarak Fetullah Hoca ve benzeri cemaatler inanç ve ibadet alanında dinin aslına uygun olarak Kur’an ve sünnete yakışır şekilde davranmıyorlar, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından bizzat yaşanan, bizlere de örnek olarak sunulan dini hayatın ve sünnetin dışına çıkarak Allah Resulü (s.a.s.) “Kim bizim dinimizde olmayan bir şeyi sonradan ortaya koyarsa o reddedilir” (Muslim-Buhari) buyurarak bid’atlara asla taviz verilmemesini istemiştir.

İmam Nevevi’de şöyle demiştir; “Bid’atçı kimselere selam verilmez ve selamları da alınmaz.” Bunun için, Hz. Peygamber ve sahabenin önde gelenlerinin ehli bid’at ve bid’atçılara karşı takındıkları tavrı kendimize rehber edinerek, bunlara karşı her türlü vasıtayı kullanarak mücadele etmeliyiz.

Müslüman kardeşlerimizi felaket çukurlarından kurtarmak için tek çare, hurafelerin ve bidatlerin ortadan kaldırılması ve İslâm’ın özüne dönülerek temel esasların yeniden canlandırılması ümidiyle bu milletimizi ve dünya mazlumlarının koruyucusu bizzat Allah-u Teâlâ’dır. Allah’ın selam, rahmet ve bereketi sizlere ve Allah’ın salih kullarına olsun.

Abdulilah FIRAT

Şeyh Said Efendi’nin Torunu

Erzurum E. Milletvekili 

03 Oca 2017 - 01:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.