Direnişte geçen 100 gün: Ülker’in biley taşı

'İçeride konuştuğum bir arkadaşım vardı. Hocadır. Yanımdan geçti selam vermedi. Koştum cami avlusunda yakaladım ben selam verdim. Selamı aldı sonra bağırarak ‘O teröristlerle ne işin var’ dedi. Ben ekmeğimin, hakkımın mücadelesini veriyorum. Adam hakkını bilmiyor. Biz de bilmiyorduk ama direnişte öğ

Direnişte geçen 100 günün ardından Evrensel’de Muzaffer Özkurt imzasıyla Ülker İşçileri’yle yapılmış bir röportaj/haber yayımlandı. İşte o haber:

Ülker’de işçileri gece gündüz çalıştırarak köreltmişler. Geçim derdi öyle bir bastırmış ki adam hâlâ fazla mesai diyor. İnsanlıktan çıkartmışlar işçileri.” Bu sözler direnişte 100 günü geride bırakan Ülker işçilerinden Murat Topal’a ait.

Yasalara göre yılda en fazla 270 saat fazla mesai yapılması gerekirken, bu sürenin 1500 saati bulduğu Ülker’de işçilerin hayatı çalışmak ve yeniden çalışmak için evde uyumakla geçiyor. Direnişteki işçiler bu nedenle Ülker işçilerinin sosyal hayatlarının olmadığını söylüyor. Uzun ve ağır çalışma, çikolata erimesin diye soğukta çalışma nedeniyle bel, boyun fıtığından, ciğer hastalıklarından rahatsız olmayan neredeyse yok. İşçilerin ellerinde taşıdığı raporlar bunun kanıtı. Bir yandan da çaresizlik var. Evin geçimi, yenecek yemek... Murat Topal devam ediyor: “Hayat sadece ekmek değil ki. Çocuğunla ilgileneceksin, senden ilgi bekliyor onunla oynamanı bekliyor. Karnını doyurmak yeter mi?”

YETMEZ DEDİLER

Bu soruya “Yetmez” yanıtını vererek Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş’ten DİSK/Gıda-İş’e geçen ve işten atılan işçilerin 100 günlük direnişi körelen işçiler için biley taşı özelliği taşıyor.

Sadece işçinin insanca yaşama talebinin gündeme gelmesi ya da Ülker’de geçmiş işçi mücadelelerinin tozlu raflardan aşağı indirilmesi açısından değil, 2 bini aşkın işçinin çalıştığı fabrikadaki koşulları değiştirmesi açısından da bu işlevi görüyor 8 kişilik direniş. Bu yüzden, DİSK/Gıda-İş’in fabrikaya girip girmemesinden, direnişteki işçilerin işe geri alınıp alınmamasından bağımsız olarak “şimdiden kazandık” gözüyle bakılıyor.

“Direnişle birlikte fabrikada neler değişti?” diye sorduğumuz işçiler peşi sıra yanıt veriyor:

-Yıllık izin için şeflerin peşinden koşulurdu şimdi ne zaman izin istiyorsun diye anket yapmaya başladılar.

-Fabrika 12 saatten 2 vardiya çalışırken 3 vardiyaya düştü. Fazla mesailer azaldı. Çalışmaktan başka bir şey bilmeyenler sosyal medyadan takip ediyoruz balığa filan gitmeye başlamış. Eşi doğum yapacak işçiye izin verilmezken şimdi maça gitmek için bile izin alanlar olmaya başlamış.

-Ustabaşları şef baskısı azaldı.

-Eskiden kendi ayrılanlara tazminat verilmezdi. Şimdi isteyen tazminatını alıp ayrılabilir diye duyuru asmışlar.

-Ya kremalı bisküvi gördüler bizim sayemizde...”

İŞÇİ BİRLEŞİRSE DAHA FAZLASI OLUR

8 kişilik direnişle bu kadar değişimin olduğu fabrikada, içerideki sınıf kardeşlerinin katılımıyla daha fazlasının yapılabileceğinin farkındalar. Bu nedenle hangi konu olursa olsun söz içerideki işçilere geliyor. Direnişten önce can ciğer dedikleri arkadaşlarının sırtlarını dönmelerine bozulsalar da vazgeçmiş değiller. İlk dönem selam vermeyen pek çok işçinin direniş çadırına gelip çaylarını içtiğini söyleyerek, yetersiz görseler de bu konudaki gelişmeye dikkat çekiyorlar. Özcan Keleş, danışma masası gibi olduklarını anlatıyor: “Başı sıkışan bizi arıyor. Şu hakkım var mı, bu hakkım var mı diye?” İşçi bilincinin gelişmesi gerektiği herkesin dilinde. Dursun Topal “Çünkü Ülker’de bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı hâkim. Bu anlayışın değişmesi gerekir. Bu değişmeden hiçbir şey değişmez” diyor.

DİRENİŞİ KIRMAK İÇİN

Direniş az işçiyle sürse de kamuoyundan aldığı destekle büyük bir etki yaratmış. Bu nedenle direnişle birlikte karalama kampanyaları da başlamış. İşçiler direnişi karalamak isteyenlerin hepsinin dilinde aynı sözün olduğunu söylüyor: “Bunlar dinsiz, imansız, bölücü...” Murat Topal bu propagandanın etkili olduğunu söylüyor: “İçeride konuştuğum bir arkadaşım vardı. Hocadır. Yanımdan geçti selam vermedi. Koştum cami avlusunda yakaladım ben selam verdim. Selamı aldı sonra bağırarak ‘O teröristlerle ne işin var’ dedi. Ben ekmeğimin. Hakkımın mücadelesini veriyorum. Adam hakkını bilmiyor. Biz de bilmiyorduk ama direnişte öğrendik. Öğrendik ama içeriye öğretemedik. Bir babanın görevi sadece ekmek götürmek midir? Çocuk ilgi ister, oynamak ister. Bu mücadeleye katılırsam sıkıntıya düşerim diye günü birlik düşünüyor. Yarın benim de başıma gelir diye düşünmüyor. Oysa çocuğuna iyi bir gelecek bırakmanın yolu bu. Bunu öğrenmek için herkes çadıra mı çıkmalı? Kula kulluk etmeyi bırak artık!”

SABIRLI OLMAK GEREKİR

Ercan Durak da fabrika içinde sınıf bilincinin artması gerektiğini dile getirerek şunları söylüyor: “İşçi hakkını bilmeli. 15 yıldır sendika her ay 40 lira aidat kesiyor. Diyorum ki bir faydasını gördün mü? Hayır diyor. Ama işçiler genelde referansla alınıyor. Sendikanın ya da patronun kendi görüşüne yakın olanlardan. Bu da işçinin çekinmesine neden oluyor.” Buna benzer olaylar direnişteki tüm işçilerin başına gelmiş. Bu nedenle içerideki işçilere daha etkili bir şekilde ulaşmanın, gerçeği ve emek mücadelesini anlatmanın yollarını arıyorlar. Bunun için de sabırlı olmak gerektiğinin farkındalar. Bilal Cansu devam ediyor: “Fabrikadaki arkadaşlarımız şimdilik ellerini taşın altına koymuyorlar. Bu işçilere haklarını anlatmamız gerekiyor. Uzun çalışmaktan işçinin dünyası daralmış. Dünyasını büyütmek genişletmek gerekiyor. Ama bu bir anda olmuyor.”

ÖRGÜTSÜZLÜK KÖLELİKTİR

Daha önce yaşadıklarından örnek veren işçiler bu değişimin zor ama imkânsız olmadığını söylüyor. Özcan Keleş, bir anısını paylaşıyor: “PTT işçilerinin eylemi vardı. Ülker yönetimi de eylem nedeniyle bizi dışarı çıkarmadı sigara içemedik. Epeyi kızmıştık. Direnişe çıktıktan sonra gidip özür diledim. Bilmiyormuşuz.” Bu değişim hepsi için geçerli. Şimdi Ülker’de de olsa başka bir işyerinde de olsa direnişlere destek vereceklerini söylüyorlar. Hatta Ercan Durak, metal greviyle birlikte evinin yakınında olan Ejot işçilerini ziyaret etmeden direniş yerine gelmiyormuş.

En önemlisi örgütlü ve gerçekten sendikalı olmanın önemini anlamışlar. “Çünkü” diyor Bilal Cansu ve tüm işçiler adına söylüyor “Çünkü sendikasızlık, örgütsüzlük köleliktir.” Ve Murat Topal şu çağrıyı yazpıyor tüm işçilere: “Güzel günler gelmeyecek, biz güzel günlere yürümedikçe. Artık işçilerin gücünü fark etmesi gerekiyor.”

AKP BU KEZ OY ALAMAYACAK

Söz bir süre sonra Birleşik Metal-İş’in grevinin yasaklanması ve seçimlere geliyor. Bütün işçiler grevin yasaklanmasına ateş püskürüyor. AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana işçi için bir şey yapmadığını söylüyorlar. Bilal Cansu AKP’ye oy veren işçilerden: “Oy verdik ama AKP’ye gözü kapalı oy vermedik. Ne olduğunu biliyorduk zaten. Benim düşünceme, kutsalıma, inancıma yakın olduğu için verdim.”

Murat Topal, üç dönem AKP’ye hem oy vermiş hem istemiş: “Ekonomi zayıf bu yüzden işverenlere güç yetiremiyorlar, ama üçüncü dönem istediklerimizi yapacaklar diyorduk. Yanıldık. Bu sefer oy alamayacak.”

Topal, grev yasağının da seçimde etkili olacağını düşünüyor. İçeride çalışan işçilerden birinin sendika değiştirmesi halinde “memur olan akrabasının AKP tarafından işten atılmasıyla” tehdit edildiğini anlatan Ercan Durak, şöyle devam ediyor: “Açıkladılar. Milletvekillerinin çoğu işveren... Zaten AKP’nin kendisi de işveren.”

Cem Benli giriyor söze: “İktidar bizi görüşlerimize göre ezmiyor ki. Asgari ücreti belirlerken de ayrım yapmıyor. Bizim işçiler olarak birleşip bunu aşağıdan değiştirmemiz gerekiyor.”

İŞÇİ DEMOKRASİSİ ÖRNEĞİ

Direnişte Türk işçi de var Kürt işçi de. Dini inançları yüksek işçi de var daha zayıf olanı da... Ama emek mücadelesinde kendi deyimleriyle “etle tırnak gibi”ler. Öyle bir kader birliği var ki aralarında “Ya hep beraber çalışırız ya hep beraber ayrılırız. Ayrı gayrı yok” diyorlar. Direnişin 100 gün sürmesinin ardında da bu birlik var. Birliğin arkasında ise 8 kişilik direniş çadırında kurulan işçi demokrasisi... Öncelikle kimse kimsenin inanç ve kültürüne karışmıyor. Ama küçümsemiyor da. Sadece bunu bir ayrım noktası haline getirmiyor. Özcan Keleş “Kimse diğerinin değerini kırmıyor. Nasıl işverenler, MESS kendi çıkarları için bir araya geliyorsa, işçiler de şusun busun demeden, değerlerini incitmeden hakkın için birleşmeli” diyor. Bilal Cansu anlatıyor: “Biz işçiler olarak farklı görüşlerimizi bir kenara koyup elimizden alınan haklarımız için bir araya geldik. Biz emeğimizi alırsak dinimizi de sosyal hayatımızı da rahat yaşarız. Önce emek. Emek olmadan ne dünyevi ne uhrevi hayat olur.”

Böyle davranmasalar direnişin 100 gün değil 1 gün bile sürmeyeceğinin farkındalar. Bu nedenle kendi öğrendiklerinden yola çıkarak tüm işçilere, ayrımlara son vererek emekleri için bir araya gelmeleri çağrısında bulunuyorlar.

03 Şub 2015 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.