Abdurrahman Dilipak: Türkiye’de dindarlaşma artıyor, laikleşme zayıflıyor

Yeni Akit Yazarı Abdurrahman Dilipak, Türkiye’de dindarlaşmanın arttığını, laikleşmenin ise zayıfladığını iddia etti.

Türk toplumu muhafazakârlaşıyor mu yoksa sekülerleşiyor mu? Neden?

Muhafazakârlaşma, İslamlaşmanın karşılığı değil. Keza laikleşme ve sekülerleşme de aynı anlama gelmiyor. Ya da modernleşmeyi bu değerlerin paraleli ya da karşıtı gibi göstermek de doğru bir yaklaşım değil. Bu mesele, 19. yüzyıl sonunda “Türkleşme, İslamlaşma, Muasırlaşma” tartışması şeklinde gündeme gelmişti. 20. yüzyılın ortalarında faşizm çöktü, 20. yüzyılın son çeyreğinde ise komünizm çöktü. Bugün kapitalizmin ve Siyonizmin krizi yaşanıyor. Asya, Afrika ve İslam dünyasının yani Doğu’nun uyanışı söz konusu. Batı ise kendi kutsallarını inkâr ediyor.

Evet, köyden kente göç edenler muhafazakâr yaşam tarzını kente taşıyor ve daha görünür kılıyorlar. Kent hayatına yansıyan bir İslamlaşma da söz konusu. Bu arada köyden kente gelen muhafazakâr kesim de iktidar ve servet ile yüzleşince elbette belli bir ölçüde dönüşüm de yaşıyor. Kent ve sermaye, iktidar dönüştürücü bir güce sahip. Bu gücü talep edenler, bu güce sahip olmak suretiyle toplumu dönüştürmek isterler. Ama bu güç öncelikle kendine sahip olanları da dönüştürür.

Muhafazakârlaşma da artıyor, dindarlaşma da… Laikleşme ise zayıflıyor. Sekülerleşme ise daha çok muhafazakâr kesimde yaşanıyor. Evet, bugün Türkiye’de ritüeller ve ikonlara indirgenmiş yeni bir dindarlık da var, dini sadece bireysel planda vicdanlara, toplumsal planda mabetlere hapsetmek isteyen bir akıl da… Sûfi-Selefi, Selefi-Şii ya da Şii-Sünni çatışması çıkartmak isteyenler de... Ilımlı İslamcılar da var, radikaller de… Liberal İslam, Protestan İslam, Ortodoks İslam, Katolik İslam, İslam scientologistleri gibi bir akım icat etmeye çalışanı da... Kalvinist ya da Evengalist İslam’dan söz edeni de… Birileri Tanrı’yı kıyamete hazırlarken, birileri de iktidara zorladığını düşünüyor sanki. Olmayan yok ki; sadece Nurculuk 12 çeşit. Bunların çoğu da fabrikasyon…

Kimliklerin korunması, değişim yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Değişim kaçınılmaz. Burada önemli olan nokta, değişimin yönü. Bana kalırsa değişim, büyük ölçüde doğru yönde ilerliyor. Mevcut durum zaten sağlıklı değildi. İnanç, tarih, kültür, gelenek kısaca topluma ait her şey uzun süre baskı altında kaldı. Medya, kültür ve sanat, eğitim, bunların hepsi toplumun inancına, tarihine, kültür değerlerine karşıydı. Tüm dünyada ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, bilimsel değişimlerin yaşandığı bir zamanda Müslümanların bundan etkilenmemesi düşünülemezdi.

Bilişim ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler; evrene ilişkin yeni bilgiler; geleceğe ilişkin kaygı verici ve çelişkili öngörüler; savaşlar ve terör; ekonomik ve siyasi kriz; ailenin kan kaybetmesi; çevresel felaketler; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti tartışmaları; adalet arayışı; din, ahlâk, ideoloji ve siyaset üzerine yapılan tartışmalar… Tüm bunlar toplumun her kesiminden insanı derinden etkiliyor. Din, mezhep, ideoloji, siyaset, felsefi ve vicdani kanaat alanlarında ciddi ve radikal değişimlerin yaşandığı bir zamanda, İslam dünyasında hiçbir şey olmaması mümkün değildi.

Evet bir atomizasyon, nötralizasyon süreci yaşanıyor; insanlar bilgi kirliliği karşısında daha şüpheci, daha agnostik bir tutum içinde. Ama sonuçta sel gider, kum kalır. Taşlar zaman içinde yerine oturur. İslam dünyasını, dünyanın geri kalanından bağımsız düşünmemek gerekir. Tabii ki Batı’nın İslam dünyası üzerindeki planları, kışkırtmaları, müdahalelerini de görmezden gelemeyiz. Bana kalırsa, diğer inanç sistemleri ve ideolojiler açısından durum çok daha vahim. Kıyas bile kabul etmez bir durum söz konusu.

Ben Müslümanların laik olamayacaklarını düşünüyorum. Laiklik bir Hıristiyanlık kurumu. Ortada bir ruhban sınıfı varsa laiklik, ruhbanlar ile devlet arasındaki ilişkiyi düzenler. Bizde ruhban yok, âlimler ve dindar insanlar var. Dolayısıyla da laiklik olmaz. Laiklik esasen din-devlet ilişkisini değil, kilise-devlet ilişkisini düzenler. Ortodoks dünyada Bizanstizm var; yani Ortodokslukta kral, kilisenin üstündedir. Eğer kilise devletin üstünde ise bu da teokrasidir. Laiklik de, Bizanstizm de, teokrasi de bize yabancıdır. Laiklik, İslam toplumunda ladinilik yani din dışılık gibi anlaşılır. Çünkü devlet eliyle öyle uygulanmıştır. Türkiye tarihi, özellikle tek parti dönemi, bunun vahşi, dramatik örnekleriyle doludur.

Sekülarizm yani dünyevileşme ise ülkemizde modernleşmenin aracı olarak, özellikle sağ partiler tarafından, dinin ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasi hayattan uzaklaştırılması amacıyla uygulandı. Ve daha ziyade medya üzerinden sivil bir gündemle topluma sunulmaya çalışıldı. Türkiye’deki laiklik uygulaması, radikal laikçilerin elinde adeta İslam’a, Müslümanlara karşı "topyekûn bir savaş"ın, darbelerin ve hukuk dışı baskıların bahanesi olageldi.

Devletin geleneksel anlamdaki laiklikten uzaklaşmasına rağmen toplumda dinin rolüne ve etkisine ilişkin yaşanan değişim ve farklılaşma, "dindar nesil yetiştirme" amacı da göz önüne alındığında önümüzdeki süreçte devlet-toplum-din ilişkilerini nasıl etkiler?

Din, devlet ve toplum… Yaklaşık bir asırlık baskı rejimi, darbeler ve asimilasyon politikalarından sonra toplum ilk kez kendi inancı, tarihi, kültürü ve geleneği ile yüzleşiyor. Katılımcı, çoğulcu, şeffaf, insan haklarına saygılı bir hukuk devletine kavuşma yolunda elde edilen kazanımların ardından yeni bir iktidar tecrübesi yaşıyoruz. Gelişmeler, ağır aksak da olsa umut verici, lakin muhalefet çok kötü. Bu gidişi engellemek isteyen kayıt dışı ekonomi, kayıt dışı siyaset güçleri var. Derin devlet, paralel devlet hâlâ devre dışı bırakılabilmiş değil. İç ve dış güçlerin Türkiye üzerinde hesapları var. Buna rağmen gelişmeler yine de umut verici.

Evet, hükümette daha dindar bir kadro iş başında. Toplumda dinî talepler oldukça canlı. Dine pozitif ilgi giderek artıyor. İktidar ve sermaye gücünün yeni adresi, birilerinin yaşam tarzını bu yönde değiştiriyor. Geleneksel olan örtünme, daha seküler bir muhafazakârlığa dönüşüyor. Bu da bazı çevrelerde dindarların sekülerleşmesi olarak görülüyor. Eğitim, siyaset ve sermaye, muhafazakâr kesimde var olan ama görülmeyen sekülerleşmeyi daha görünür kılıyor. Bir yandan din algısı değişiyor, öte yandan dine yüklenen anlam ve misyon değişiyor. Ulusalcı dindarlık karşısında ümmet anlayışına dayalı ya da kendini yeryüzünden sorumlu gören, daha evrensel düşünen yeni bir İslami akım yükseliyor. İttihat, ittifak ve itilaf temelinde birlikteliği savunan dindar kişiler, evrensel bir adalet, barış ve hürriyetten, evrensel bir medeniyetin ihya ve inşasından söz ediyorlar. Bilim, sanat, ve felsefeden söz ediyorlar. Onlara göre, bütün insanlığın hayrına olmayan bir çözüm önerisi kendilerinin önerisi olmayacak.

Uzun zamandan beri devletle araları pek iyi olmayan, kendilerine haksızlık yapıldığını, dışlandıklarını düşünen Müslümanlar, bugün başörtüsü, İmam-Hatip Liseleri gibi görünen, bilinen, yaygın sorunların çözümünde önemli kazanımlar sunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümeti, bir bakıma devletle toplum arasında bir barış köprüsü kurmuş gözüküyor. AK Parti, aynı şekilde Kürtler, Aleviler, Romanlar ve diğer sosyal gruplarla da barış köprüsü kurmaya çalışıyor.

19 Nis 2015 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.