Kıllıoğlu: Siyasi üslûp toplumu ifsad eder hale geldi; yaşadığımız bu süreç normal mi?

Millî Gazete köşe yazarı Burak Kıllıoğlu, "Nefret..." başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İslâmî Analiz/Haber Merkezi

Millî Gazete köşe yazarı Burak Kıllıoğlu, "Nefret..." başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Kıllıoğlu'nun yazısı şu şekilde:

Siyasetin özellikle de son 5 yılda izlediği yol, kat ettiği “tuhaf” mesafe ve neticesinde yaşadığımız süreç normal midir? Toplumu adeta ifsad eder hale gelen siyasi üslup ve tavır, insanları bir bakıma zehirlemekte değil midir?

Sokaktaki insanların birbirlerine kin, öfke, nefret, düşmanlık nazarıyla bakar hale gelmesi, basit bir belediye seçiminin bile “kendinden olmayanı reddiye” seanslarına dönüşmesi aklıselimle açıklanabilir mi? 

İsmine ister Makyavelist deyin, ister popülist veya pragmatik, bu siyasi anlayış en başta “ben ne dersem, ne yaparsam doğrudur” tuhaflığını kendine genel bir kaide edindikçe ve kendisi dışındaki herkesin “meşruiyet” sorunu olduğu paranoyası veya takıntısıyla kendinden geçtikçe, nasıl olacak da “gelin dostlar bir olalım” mesajı verilebilir bu topluma?

Sırada bir belediye seçimi için bile şiddet dozajı her gün artan ve giderek belden aşağıya inen, ahlak ve edep sınırları dışına çıkan bir siyaset tarzı, hem kendisine hem de bu ülkenin insanlarına zarar vermektedir. “Benden başkası düşman”, “benden sonra tufan” türünden ilkel bir bakış açısı, bilinç düzeyi düşük ve bilgilenmeyi, sorgulamayı hayatının hiçbir noktasında bir yöntem olarak uygulamamış kitleler nezdinde bir “meşruiyet” vasıtasına dönüşmektedir.

Kendi insanına karşı ötekileştirici, kutuplaştırıcı bir dili benimsedikçe, toplumun tansiyonu da yükseliyor. Hiç yoktan insanlar birbirlerine karşı bileniyor, düşmanlık duyguları geliştirmeye başlıyor. Her şeyi kendisi için meşru görüp, kendinden olmayanı “terör destekçiliği” gibi saçma sapan şeylerle suçlayacak kadar şirazesinden çıkan bir siyaset tarzı, akıl ve mantık yerine duygu ve içgüdüyü, anlık coşkuları önceleyen yığınları galeyana getirmeye yarıyor sadece. “İki tane oy almak, bir belediye kazanmak için bu kadar vebale girmeye gerek var mı?” sorusu sorulmuyor tabii…

Adım başı iktidar partisinin, adaylarının ilanları, afişleri, posterleri ve yine aynı şekilde ilanları, afişler, posterler ve birkaç metre sonra yine aynı manzara, aynı manzara… Sırf bu tanıtım masrafı bile korkunç bir meblağdır ve bunu bile sorabilmek mümkün olamıyor. Muhalefet partilerinin tek tük afiş, poster, ilanına bile tahammül edilemeyen bir hava hakim artık.

Siyasetin muvazenesi öylesine bir kaymış durumda ki, kendisinin karşısına aday çıkarmak bile adeta bir suç, günah, ayıpmış gibi takdim ediliyor. “Seçime girebilmeleri” bile bir lütufmuş gibi sunulur böyle giderse. Siyaseten her türlü gerçekdışı ifade, her türlü yalan, her türlü iftira, her türlü hakaret gayet doğal bir şekilde söylenebiliyor. Ne de olsa “tek bir doğru” var ve onun haricinde hiç kimse, hiçbir siyasi hareketi, hiçbir parti kesinlikle doğru söylüyor olamaz anlayışı var maalesef.

Yazılı basının büyük bir kısmı, televizyonların neredeyse tamamı, papağan gibi aynı şeyi tekrarlamayı bir “vazife” olarak kabul eder olmuş durumda. Olsa olsa “vazife” denebilir, gazetecilik olmadığı meydanda çünkü. Yeni Zelanda’daki cami katliamının sıcağı sıcağına atmosferi içinde, yayını bölüp de iktidar partisinin belediye başkan adayının açıklamalarını canlı yayınlamak, gazetecilikten öte bir “durumdan vazife çıkarma” gayreti olsa gerek. Veyahut her gün birkaç defa tekrarlanan ve mütemadiyen “had bildirme” seansına dönmüş “hep aynı” konuşmaları, günün hangi saati olursa olsun “hazırkıta olarak” yayınlamak da gazetecilik değil elbet.

Kendisinden olmayana karşı tahammülsüzlüğü her geçen gün artan, hırçınlaşan, saldırganlaşan ve aynı ölçüde de ahlaki ve insani niteliğini yitirir hale gelen bir siyasi anlayışın neticesi olarak, gazeteci(!) kendisini hakim, savcı, yargıç yerine koyabiliyor, kendi ürettiği gerçeği (yani yalanı), “vazifesi” çerçevesinde halka gerçek diye yutturmaya çalışabiliyor.  Sokaktaki bilinçsiz ve sorgulamaktan aciz kitleler ise, büyük bir hınçla dolarak, korkunç bir öfkeye bürünerek, kendi gibi düşünmeyen herkese “hain”, “terörist”, “hatta “kafir” diyebiliyor. Galeyana gelen bir cehalet manzarası yaşıyoruz.

Her şeyi kendisine mübah gören, kendinden başkasına hayat hakkı tanımamayı marifet sayan bir anlayış, toplumu giderek körleştiriyor, bir nefret travmasına sürüklüyor. Bu öfke, bu hınç, bünyeyi içten içe yer halbuki. Bu bencillik ve şımarıklık hayrete şayan…

26 Mar 2019 - 01:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.