Lübnanlı Sünni âlimden ibretlik bir hutbe: Ehli Sünnet’e kim zulmedebilir?

Vahdet yanlısı tavrıyla bilinen Lübnanlı Sünni âlim Mahir Hammud, geçtiğimiz Cuma günü ibretlik bir hutbe vererek kalitesini ve farklılığını bir kez daha ortaya koydu. Ehli-Sünnet ve Şia üzerinden durum değerlendirmesi yapan Hammud, İslamî vahdete yaptığı vurguyu bir kez daha tekrarlıyor.

İslamî Analiz/Haber Merkezi

İşte Şeyh Mahir Hammud’un 24 Ocak tarihli Cuma hutbesi:

Gayet güvenilir bir dille konuşuyorlar. Öyle ki sanki tüm gerçekliğe onlar sahip yalnızca… Bir slogan altında savaşıyorlar, öldürüyorlar ve yine aynı slogan altında öldürülüyorlar: “Lübnan’daki Ehli Sünnet’in mazlumiyeti”… Yine Irak’taki Ehli Sünnet’in mazlum olduğundan da söz ediyorlar. Ancak gerçekler bu sloganın değersiz büyük bir yalan olduğunu ortaya koyuyor. Fakat onlar bu sloganlar bahanesiyle fitneyi harekete geçiriyorlar. Gençleri bedavadan ölüme gönderiyorlar. Oysa ne ölüm ne de kan dökmek caiz değilken…

Ehli Sünnet’e kim zulmetti? Bunu kim yapabilir? Onlar azınlık ya da güçsüzler mi sanki? Bu nasıl bir iftira ve nasıl bir saçmalıktır?

Bunu söyleyen bazıları, Lübnan’da yaşanan bazı olayları, özellikle de Hariri suikastını kastediyorlar. Ancak olayların bir parça üzerinden değil bütün üzerinden okunması gerekiyor. Olayların tümüne bir noktadan yaklaşıp diyoruz ki:

Eğer gerçekten zulmediliyor olsaydı onlar başkalarına değil kendilerine zulmetmiş olurlardı. Sanki Kuran-ı Kerim’i ve Nebevi Sünnet’i hiç okumuyor gibiler… Kuran da Sünnet de bize hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmemizi, amellerimiz ölçülüp tartılmadan önce amellerimizi ölçmemizi öğretiyor:

“Başınıza bir bela gelince niçin “Bu nereden?” diyorsunuz? Hâlbuki siz onların başlarına bunun iki katı bela getirmiştiniz. Onlara de ki: “Bu belayı kendi başınıza siz getirdiniz.” Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Ali İmran: 165)

“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir…” (Nisa: 79)

“Size isabet eden her musibet ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah) çoğunu da affeder.” (Şura:30)

“…Biz onlara zulmetmedik. Ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” (Nahl: 118)

Ortada Ehli Sünnet’e zulmeden birileri yok. Ancak Ehli Sünnet Allah yolunda cihadı terk ederek kendi kendisine zulmetti. Gençler bir araya gelmişler, Filistin’e özgürlük için harekete geçmişlerdi. Ancak sonra bu gerçekleşmedi. 5 Haziran 1967’de yenildik. Daha sonra ilkesi Filistin’in ulusal kimliği olan ve bizlere İsrail’in yok olacağını ve Filistin’in kendi topraklarına döneceğini vaat edenlerin direnişiyle ilişki kuruldu. Bazı devrimci kuruluşlar Arap toplumunun dostu ve Siyonist düşman karşısındaki müttefikimiz vasfıyla SSCB’yle iletişime geçti. Daha sonra SSCB yıkıldı.Sosyalistlerin sözleri de bozuldu. Şaşkınlıklar ve hayal kırıklıkları birbiri ardınca devam etti. Yeni nesil yenilgi enkazı üzerine doğdu. Bu yüzden bu nesil cihada ya da direnişe güvenmez oldular. Hatta bir şekilde İsrail’le anlaşma yapmak istemeye başladılar. Nitekim kendilerine siyasette ya da yaşam tarzında Amerika’yı örnek alıyorlardı. Filistin’in direnişçi nesli, kendi projelerinin derdine düşmüş, daha çok zenginlik ve şahsi gelecek planları kuran bir nesle dönüştü. Devrime de cihada da ihanet ettiler. Ve nihayet tüm bu sıkıntıların kucağında, şiddetli bir yıkımın ardından İran’da bir İslam Devrimi gerçekleşti. Ve Filistin’in özgürlüğü sancağını uzaklardan kaldırdılar. Bazıları bu olay karşısında her zaman olduğu üzere tereddüt yaşadılar: “Bir adam beraberindeki demir kütleler gibi adamlarla beraber ortaya çıkıyor. Hakkı arıyorlar. Vermedikleri için zorla söküp alıyorlar. Kudüs özgürleşinceye kadar da asla sancakları inmiyor…

İran ve devrimin omuzlarında yetişen nesiller işte bu rüyayı yaşadılar. Yine Lübnan İslam direnişi tüm Arap devletlerinin sahip oldukları orduların yapamadıklarını gerçekleştirdi. Daha sonra Gazze’ye ulaştı. Görmeden inanması zor olacak şekilde arka arkaya zaferler kazandı.

Peki, tüm bunlara rağmen bu mezhebi ayrılıkları kim ortaya çıkardı? Hatta olmayanı oldu gibi sunmayı… Hedefleri yeni neslin mezhep ve kavmiyetçilik üzerinden bir İran karşıtına dönüşmesi, İran’ın siyasi anlamda ve cihat alanında yapıp ettiklerini görmemesiydi. “Şia”nın tüm ümmet için genel bir fayda sağlayan çalışmalarını muhasara altına almak için mezhepçi fitne körüklendi ve bir komplo kuruldu. Dediler ki, Şia Ehli Sünnet’e karşı komplo kuruyor. İslam âleminde Şia mezhebini yaymak ve bu bölgelerde hâkimiyet kurmak istiyor. İşte sonuç olarak, bu sapık gruplar “Şia komplosu”na karşı koymak için harekete geçtiler. Birileri tarafından da her şekilde destek gördüler. Tüm bu taassupları gözlerini kör etmeye, Şia’nın icraatlarını görememelerine sebep oldu.

Sorun Şia’da değil, Sorun Ehli Sünnet’te… Söylediğimiz tecrübelerle yetinip zalime teslim olmaya karar veren Ehli Sünnet’te sorun var.

Daha önceleri de çok kere söylediğimiz üzere Kuran’da da geçtiği gibi şu an yaşadığımız “yerine geçirme yasası”dır. Yıllarca İslam sancağını taşımış büyük devlet Mısır’a Siyonist düşmanla mücadele etmek dururken 1978 Kasım’da Camp David Anlaşması’nı imzalama seçeneği sunuldu ve anlaşma gerçekleşti. 1979 Şubat ayında da İran bu direniş çemberine dâhil oldu ve hala bu çemberin içinde… Bu direniş mücadelesi mukaddes bir mücadeledir ve Allah bu mücadeleyi asla yenilenlerin eline bırakmayacaktır:

“Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavim getirip değiştirir. Sonra onlar sizin benzeriniz de olamazlar.” (Muhammed: 38)

“…İçinizden kim dininden dönerse, Allah (onların yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği bir topluluk getirir…” (Maide: 54)

Bugün gördüğümüz tam da budur: “İlahi değişim yasası… Ehli Sünnet’in İsrail ve dünya müstekbiri Amerika karşısında yürütülen mücadelede boşalttığı alana Şia geldi.”

Diyorlar ki, “bu kişiler nasıl alternatif olabilirler? Akidevi anlamda tahrif olmuş durumdalar… Aynı şekilde fıkıhları da doğru değil…” Tüm bu şüphelere birçok nokta üzerinden cevap veriyoruz:

Birincisi: “Allah dininin zafere ulaşmasını isterse dilediği kimseyi zafere ulaştırır. Allah’ın askerlerini ondan başkası bilemez. Ayrıca yine bir hadiste “Allah bu dini günahkâr bir adam eliyle de olsa zafere ulaştıracaktır” buyruluyor. Elbette bu hadisi onların diliyle konuşmak için burada zikrediyoruz.

İkincisi: Mezhep değişmeyecek bir ölçü değildir. İsrail’in yok olması için zorunlu olarak ortaya çıkması gereken evrensel İslami uyanışın gerçekleşmesi için Allahu Teâlâ bilinmeyen bir noktadan yardım gönderecektir. Nitekim mesela Şia’da büyük değişimler görüyoruz. Diğer Müslümanlara oldukça yakın duruyorlar ve iki mezhep arasındaki farklılıklar basit yüzeysel farklılıklar olarak karşımıza çıkıyor.

Tüm bunlara rağmen eğer hala çözüm arıyorsak o zaman tüm Müslümanlar uyanacaklar. Kendileri bu yolu sürdüren yeni bir alternatif olacaklar. Ancak kimsenin böyle bir derdi de yok!

Bugün İslam sancağını yükseltenler, dünya sahnesinde İslam adına konuşabilenler Şii olan Lübnan direnişi ve İran’dır. Kimse bu gerçekleri göz ardı edemez. Ancak tabi bunun karşısında Ehli Sünnet’i savunma sancağını yükselten bazılarının Haricilere (fıkhi/itikadi) çok yakın bir pozisyonda durduklarına dair kanaatimiz de iyice güçleniyor. Bu yüzden bu kişilerin direniş üzerinde konuşma hakkına sahip olduklarını düşünmüyorum.

Biz bu noktadaki yanlış yaklaşımlar karşısında elimizden geleni yapıyoruz ve her şeyin imkânı elinde bulunan Rabbimize şunu söylüyoruz: Allah’ım, biz ulaştırdık, şahit ol…

27 Oca 2014 - 00:00 - Ortadoğu


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.