Adem Çaylak: Alevi Meselesi, Şerik Kabul Etmeyen “Devlet Dini” Sorunudur

Milat Gazetesi yazarlarından Adem Çaylak, Alevi meselesini ve çözüm önerilini ele alan bir yazı kaleme aldı.

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Milat Gazetesi yazarlarından Adem Çaylak, Alevi meselesini ele aldığı yazısında, “Türkiye’de ‘devlet dini’ ve bunu besleyen Sünni toplumsal inanç, Aleviliği ‘ehlileştirilmesi’, ‘Sünnileştirilmesi’ ya da ‘İslamileştirilmesi’ gereken istisnai bir inanç kimliği gördüğü, kentlileştikçe inanç temelli bir toplumsal kimlikten uzaklaşarak modern ve seküler bir politik manevra alanına sıkışan Alevilik de, Sünni toplum kesimlerinin her birini devlet eksenli bir perspektiften değerlendiği sürece, Alevilerle Sünniler arasında, ‘Alevi çözümü’nü tıkayan ‘psikolojik bariyerler’ aşılamayacak ve aralarında güven tesis edilemeyecektir” dedi.

İşte o yazı:

Ak Parti iktidarı, birkaç yıl önce Türkiye’de Kürt “çözümü”nden daha karmaşık ve zor olan Alevi “çözümü”nü masaya yatıran Alevi çalıştayları organize etmiştir. Ne var ki, politik olarak Sünni toplumsal tabana dayanmanın yol açtığı ihtiyatlı çekingen tavır ve aradaki “psikolojik bariyer”ler yüzünden Alevi “çözümü” konusunda sadra şifa olmak bir yana, Sünni ve Alevi toplumsal/politik kesimler arasında birbirini “anlama” konusunda derin uçurumun varlığı, Gezi olaylarında bir kez daha açığa çıkmıştır. Birbirini tetikleyen ve besleyen dini, etnik ve kültürel kesişim noktalarının yarattığı travma yüzünden, Kürt “çözümü”nden daha zor ve Alevi-Sünni tüm toplum kesimlerinin yüzleşmeden içinden çıkamayacakları tarihsel/dini/siyasal bir girdap alanı haline gelen Alevi “çözümü”ne yönelik iktidar partisinin yeniden başlatmak istediği süreç, ilkindeki “araçsallıktan” ziyade “samimiyet” içerdiğini varsaysak bile, her şey bir yana Arap-İslam ve Türk-İslam yönetim felsefelerine hakim olan tarihsel “devlet dini” sarmalının cenderesinden kurtulamayacaktır.

Bizantinist “sezaropapizm” siyaset geleneği ve Pers yönetim felsefesinin etkisiyle, devletin denetim ve güdümünde belirli bir mezhep üzerinden “resmi din” ya da bir tür “devlet dini” yaratan Arap-İslam, Türk-İslam ve İran-İslam siyasal pratikleri, böylesi bir arka plandan beslendikleri sürece, mezhep ya da farklı inanç kaynaklı sorunların üstesinden gelmeleri zor görünmektedir. Böylesi bir gelenekte kutsallık ve itikat üzerinden kendini meşrulaştıran ve inşa eden devlet, bir tür “dini tekelcilik” ameliyesi içinde, kendi dini anlayışına ortak koşulmasını, görünüşte dinin bölünmesi tehlikesi üzerinden okuyarak, aslında devlet iktidarına halel getirecek bir tür tehdit görmekte ve “devletin dini”ne şerik koşulmasını önleyecek politik hamleler içine girmektedir. Yüzyıllardır hem Sünni hem Şii geleneğin tarihsel/sosyolojik din anlayışının etkisiyle yoğrulan toplum kesimlerinin de beslediği bu süreç, nasıl İran’da “Sünni” olmayı kabul edilemez kılıyorsa, Türkiye’de de “Şii ya da Alevi” olmayı bir o kadar sindirilmesi zor bir mesele haline sokmaktadır.

Böylesi bir tarihsel/sosyolojik ve siyasal mirastan gelen Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar Türkiye’de “devlet dini” ve bunu besleyen Sünni toplumsal inanç, Aleviliği “ehlileştirilmesi”, “Sünnileştirilmesi” ya da “İslamileştirilmesi” gereken istisnai bir inanç kimliği gördüğü, kentlileştikçe inanç temelli bir toplumsal kimlikten uzaklaşarak modern ve seküler bir politik manevra alanına sıkışan Alevilik de, Sünni toplum kesimlerinin her birini devlet eksenli bir perspektiften değerlendiği sürece, Alevilerle Sünniler arasında, “Alevi çözümü”nü tıkayan “psikolojik bariyerler” aşılamayacak ve aralarında güven tesis edilemeyecektir.

Bu durumda ilk adımı atması gereken, “devletin dini” anlayışı ile uyuşan bir rahatlık içinde varlıklarını sürdüren Sünni toplum kesimleridir. Sünni toplum kesimlerinin Aleviliği ve Alevi toplum kesimlerini  “anlama” temelli bir etkileşim dilini devreye sokacak devlet ve iktidar kurumlarını harekete geçirmeleri, en önemlisi de kendi din hürriyetleri adına “devlet dini” ile hesaplaşma içine girmeleri elzemdir. Bu minvalde, öncelikle Sünnilerin, “devletin dine” müdahalesi ile “Allah’ın dini”ni yaşamaları arasında çelişki yaratma potansiyeli her zaman mümkün olan hürriyetlerini elde etmelerinin yolunu açacak Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun varlığını sorgulamaları, “devletin ideolojik aygıtları”ndan birisine haline getirilen “devletin din” anlayışı ile uyumlu, dini, belirli bakış açısı ile genç beyin ve kalplere zerk edecek müfredatla hazırlanmış din kültürü ve ahlak bilgisi türünden derslerin muhteva ve veriliş yöntemini eleştirmeleri, en temel hak ve hürriyetlerinin devletin muhtevasını ve biçimini verdiği bir üslupla verilmesi karşısında durmaları, Alevi “çözümü” önündeki psikolojik ve kurumsal bariyerlerin yıkılması anlamına gelecektir.

Bunlara ilaveten hem Sünnilerin hem Alevilerin en temel inanç hürriyetlerini baltalayan Tevhid-i Tedrisat kanunu ile Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına ilişkin kanunların derhal yürürlükten kaldırılması, Alevi “çözümü”nün önünü açacağı gibi Sünnileri de “devlet dini” sendromundan azade kılacaktır. Yine, statüsünün ne olması gerektiğini istişareye dayalı bir biçimde Alevi toplum kesimlerinin vereceği bir kararla cemevleri Alevi inancın kendini yaşatacağı bir mekân haline getirilmelidir. Aynı şekilde Sünni Müslümanların parası ile yapılan camiler de, “devleştirilerek” “devlet dini”ne hizmet eden mekânlar olmaktan çıkarılmalıdır. Bunlar uzatılabilir. Ancak bu türden kurumsal ve sembolik adımların atılması, hem Sünnileri hem Alevileri “devlet dini” sarmalından kurtararak, toplumsal alanda “Allah’ın din”i arayışlarına kapı aralayacağı düşünülmektedir.

Tüm bunlara ilişkin olarak, devletin gözetim ve denetiminde olmayan cemaat ve tarikatlara bırakılmış bir dinsel alanın tam bir sömürü düzeni, mikro iktidar ve kargaşa yaratacağına ilişkin kaygılar ileri sürenlere yerimiz kalmadığı için şimdilik kaydıyla şunları söylemek isteriz. Her ne kadar çoğunluğu ile tarihsel pratikle çelişse de, İslam siyasal düşüncesinde devletin adil bir hakem olduğunu kabul ediyorsak, cemaat ve tarikatlara bırakılmış alanda “Allah’ın din”ini hür bir biçimde yaşamaya engel olan ya da din üzerinden maddi sömürü düzeni kuran tarikat ve cemaatlere ilişkin olarak, elbette devletin ilgili kurumları mali ve idari denetim hakkını elinde bulundurmalıdır. Onun dışında devletin müfredat ve içerik dayatması, Sünni ve Alevisi ile tüm inançların “devlet dini”, aslında devlet iktidarı güdümüne girmelerinin yolunu açacak ve Alevi meselesi gibi tarihsel/sosyolojik siyasal sorun alanlarının oluşmasına vesile olacaktır. Aynı şekilde, “resmi din”, her yer ve zamanda sivil ve toplum temelli yaşanması gereken “Allah’ın dini”ni gölgelemeye hizmet edecektir. Yine, “din bölünür” korkusu da tamamen temelsizdir. Zaten uygulamada din, toplumsal alanda cemaatler ve tarikatlar arasında farklı anlayış ve pratikle yaşanmaktadır. Başka bir deyişle, “devlet dini” anlayışı ile yoğrulan tarikat ve cemaatler, en büyük cemaat olan devletten nemalanmanın ve İslami rantın paylaşım kavgasına girmenin hesapları içine girerler. Günümüz Türkiyesi’nde olduğu gibi. Aslına bakılırsa bu türden kaygıların, daha çok “devletleşen din” anlayışına sahip toplumsal kesimler tarafından dile getirilmesi, “devletin dini” ile ne kadar beslendiklerinin bir karinesi olarak da okunabilir.

13 Kas 2014 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.