Akif Emre: 'Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak isteyen dış güçler' hikâyesinin fazla geçerliliğinin olmadığının en bariz göstergesi Davos'un Türkiye'de toplanmasıdır

Küresel sermaye sisteminin, siyasal süreç ve sistemler üzerindeki etkisine değinen Akif Emre, Ak Parti’nin seçimlerde galip gelmesini değerlendirirken “Toplumun inanç ve değerleriyle olan beklentileri önemli olmakla beraber her birinin ödemek zorunda olduğu taksitlerin istikrarsız, güçsüz bir iktida

İslamî Analiz/Haber Merkezi

Yeni Şafak yazarı Akif Emre, bugünkü köşesinde ezber bozan bir yazıya imza attı. Küresel sermaye sisteminin, siyasal süreç ve sistemler üzerindeki etkisine değinen Emre, Ak Parti’nin seçimlerde galip gelmesini değerlendirirken “Toplumun inanç ve değerleriyle olan beklentileri önemli olmakla beraber her birinin ödemek zorunda olduğu taksitlerin istikrarsız, güçsüz bir iktidarda maliyetinin ne olacağı sorusu sanılandan daha fazla belirleyicidir” ifadelerini kullandı.

“Özellikle 'one minute' çıkışından sonra toplumsal algıda en azından Türkiye'ye iyi bir ders verileceği yönünde beklentiler ortaya çıkmıştı. Oysa Davos Türkiye'de toplandı ve bugünlerde de İstanbul'da” diyen Akif Emre, belki sistem açısından mevcut iktidardan pek hazzetmiyor olabileceklerini; ancak siyasi tercihlere nazaran ekonomik tercihler daha ağır bastığı için şu süreçte bölgenin alabildiğine kaotik yapı arzettiği bu ortamda Türkiye gibi büyük bir yapının ekonomik ve siyasal bir kaosa sürüklenmesini isteyeceklerinin düşünülemeyeceğini belirtti.

Yazının tamamı şu şekilde:

Türkiye'nin de içinde bulunduğu küresel sermaye sisteminin doğasını, işleyişini, yeni bir gözle okumadan hem bölgede hem de memlekette olanları kavramak, en azından bir kısmını açıklamak zor. Aksi takdirde özellikle sol literatürün 19. yüzyıl Marksist terminolojiden mülhem okumaları gerekli ama eksik kalacaktır. Marks'ın kapitalizmin anlaşılması için yaptığı çözümlemeler, yöntem olarak önemini koruyor olsa da yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz da kesin. Kapitalizmin geldiği evreyi salt emek-sermaye- sömürü üçgeninde okumanın da yetersiz kalacağı aşikâr.

Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizminin aldığı, bunun küreselleşme biçimleri ve de özellikle ulus devletle ilişkisi yeni çözümlemeler istiyor. Finans kapitalizminin küreselleştiği bir evrede devlet sermaye ilişkisi de yeni bir boyut kazandı. Sömürge çağından farklı olarak küresel finans kapitalizminin ulus devletten farklılaştığı yer yer bağımsızlaştığı hatta çatışabildiği söylenebilir. Sermaye kurduğu ilişki biçimi devleti de aşan ama gerektiğinde devletin sırtına binmesini bilen çok daha karmaşık çıkar ilişkileriyle kompleks bir yapı oluşturuyor.

Türkiye artık bu küresel ağın, sistemin bir parçası. Bir farkla ki yerli sermaye grupları hala devlete bağlı ama kendini devletten bağımsız hissedecek kadar da küresel ilişkilere girmiş bulunuyor. Yerli sermayenin önemli kısmı üretim ve kazancında bu toprağa bağlı kalmaktan çok küresel markaların distribütörü olmayı seçti. Neo liberal politikalar; içerde küçük girişimleri eritirken küresel ölçekte de tekelleşmeyi getirdi. Bu nedenle yerli olmaktan çok küresel, eski deyimle dışa bağımlı hale geldikleri söylenebilir.

Küreselleşmeyle birlikte Türkiye'nin kısa dönemde zenginleşmesi en azından kişi başına düşen gelir seviyesinin üç kat artması gibi bir hacme ulaşması eleştirel okumaları erteliyor ya da durumun görmezden gelinmesine neden oluyor. Oysa tam da bu noktada emek sermaye, hatta piyasa ve adalet gibi temel insani değerlerin yeniden ele alınması gerekir.

Diğer taraftan Türkiye'nin küresel sisteme entegre olmasının küresel güç dengeleri içinde ne anlama geldiğine dair esaslı bir analize ihtiyaç var. Sol liberal naiflikteki eleştirilerle hamasi muhafazakâr heyecanını bir kenara bırakıp sistemin doğasını çözümlemeye ihtiyacımız var.

Bu bağlamda Türkiye'de AK partinin her seçimde galip gelmesinde hükümet politikalarının sonucu olduğu kadar muhalefetin çapsızlığının belirleyici olduğu muhakkak. Yalnız bu sonuçların salt olarak seçmenin muhafazakâr değerler yönündeki tercihinden kaynaklandığı tezi de hayli şaibelidir. Zira artık hepimizin cebinde taşıdığı kredi kartının ne anlama geldiği, toplumsal düzeyde seçmen davranışını, tercihini nasıl etkilediği hususunu gözardı eden hiçbir çözümleme gerçekçi olamaz. Toplumun inanç ve değerleriyle olan beklentileri önemli olmakla beraber her birinin ödemek zorunda olduğu taksitlerin istikrarsız, güçsüz bir iktidarda maliyetinin ne olacağı sorusunun sanılandan daha fazla belirleyicidir.

Benzer şekilde 'Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak isteyen dış güçler' hikâyesinin de fazla geçerliliğinin olmadığının en bariz göstergesi Davos'un Türkiye'de toplanmasıdır. Özellikle 'one minute' çıkışından sonra toplumsal algıda en azından Türkiye'ye iyi bir ders verileceği yönünde beklentiler ortaya çıkmıştı. Oysa Davos Türkiye'de toplandı ve bugünlerde de İstanbul'da.

Bazen İsrail'in devlet onurundan sermaye çıkarlarının daha önde olduğu gerçeği; muhafazakâr kesimler açısından ezber bozucu sembolik değeri hayli fazladır.

Mesela bugünlerde Davos toplantısından başka Amerikan üst düzey ticaret heyetinin, bakan ve Başkan Obama'nın danışmanları dâhil yatırım için gelmelerinin tek boyutlu açıklaması yok. Türkiye'yi parçalamak ağır kaçıyorsa istikrarsızlaştırmak isteyen Batı neden böylesi önemli adımları atıyor olabilir? Şüphesiz Türkiye'nin imkânları, potansiyeli, Ortadoğu'yla olan ilişkisi yani jeo-ekonomik konumu temel nedenlerden biri. Jeopolitik ve askeri ilişkilerle ekonomik çıkarların birleştiği gibi ikisinin de zıtlaştığına dair yeterince gerekçe bulunabilir.

Şunu hatırlamakta yarar var: cebimizde taşıdığımız kredi kartları bireysel olarak nasıl bizleri bağlıyor, tercihlerimizi etkiliyorsa; dünya sisteminin de bu ülkede, ülke üzerinde yatırımları daha doğrusu çıkar hesapları mevcut.

Belki sistem açısından mevcut iktidardan pek hazzetmiyor olabilirler. Toplumsal desteğe, görece hayat tarzı, yönetim biçimine rağmen işini yapmaya davam etmesinde bir beis görmeyecektir. Siyasi tercihlere nazaran ekonomik tercihler daha ağır basıyor. Kaldı ki şu süreçte bölgenin alabildiğine kaotik yapı arzettiği bu ortamda Türkiye gibi büyük bir yapının ekonomik ve siyasal bir kaosa sürüklenmesini isteyecekleri düşünülemez. Bu durum statükonun (yeni statüko) devamını sağlamaya yetecek görünüyor.

Bu arada hegemonların siyasal ve askeri pazarlık kozlarını maksimize etmesi bu gerçeği değiştirmiyor.

23 Mar 2015 - 00:00 - Türkiye



göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.