Mehmet Alkış “Vakıflar üzerinden İslam’a müdahale”yi yazdı

İslamî Analiz yazarlarından Mehmet Alkış, önceki yazılarının devamı niteliğinde, vakıf müesseselerinin önemi ve günümüzdeki tasarruf şekillerini ele aldığı yazısında, Gayrimüslim vakıflarıyla ilgili duyarlığın Müslüman vakıflarından esirgenmesinin, tam bir müstemlekeci uygulama olduğunu belirtti.

İslamî Analiz/Köşe Yazıları

İslamî Analiz yazarlarından Mehmet Alkış, önceki yazılarının devamı niteliğinde, vakıf müesseselerinin önemi ve günümüzdeki tasarruf şekillerini ele aldığı yazısında, Gayrimüslim vakıflarıyla ilgili duyarlığın Müslüman vakıflarından esirgenmesinin, tam bir müstemlekeci uygulama olduğunu belirtti.

Yazıdan bir kesit şöyle:

İslam’ın kaynakları; Müslümanları, “inanan” ve “salihamel” işleyen, ya da “iyiliği emreden ve kötülüğü engelleyen” kişiler olarak tanımlar. Aynı zamanda, birbirinden kopmaz bu özelliklerin gereğini yerine getirmekle yükümlü olduklarını bildirir. Pek çok türü olan salih amel veya iyilik başlığı altındaki ilk sırada ise; zekât, infak, sadaka gibi kavramlar yer alır. Bunun nedeni, başta mal olmak üzere sahip olduklarını en yakınından başlayarak insanlarla paylaşmaktır. Kuran’a göre Müslümanlar; “gayba inanırlar, namaz kılarlar, Allah’ın verdiği mallardan Allah yolunda harcarlar, sevdikleri şeyleri ve kazandıklarının en güzellerini, ihtiyaçlarından arta kalan her şeyi, gece ve gündüz-gizli ve açık paylaşırlar, öldükten sonra bile sadakalarıyla yaşamaya devam ederler.”

İslam, toplumsal hayatın güçlü bir düzenleyicisi olduğundan zorunlu kıldığı paylaşmayı ayrıca hem teşvik eder hem yaygınlaşmasını çokça özendirir. Bunun için, bir yandan ihtiyaç sahibinin hakkı saydığı “zekâtı” zorunlu kılarken, diğer yandan “infak” ve “sadakayı” dolaylı olarak zorunluklar arasında gösterir. Zekâtı İslam’ın beş temel şartından bir olarak en üstün ve değerli ibadetler arasında sayarken, farklı adlarla yerine getirilen benzer çabaları da aynı kategoride görerek değerli sayar.

Bu kadar üstün saydığı çabayı sadece yaşanan hayatla da sınırlı tutmayı yeterli bulmayan İslam, kişinin ölümünden sonra da topluma bu hayırlı/yararlı işleri sürdürebilmesinin yolunu açık bırakmıştır. Sağlığında yaptıklarında olduğu gibi, ölümden sonra da bu anlamlı davranışın karşılıksız kalmayacağını bildirmiş ve teşvik etmiştir. Bunun için üç şekilde devam edebileceğini bildirmiştir: İyi evlat, yararlı ilim ve sürekliliği olan sadaka

Özgün adı, “sadaka i cariye” olan üçüncünün toplumsal düzende son derece etkili ve kalıcı bir işlev görebilmesi için kalıcı hale gelmesinin önemi nedeniyle “vakıf” adıyla kurumlaşması teşvik edilmiştir. Vahyin belirleyici olduğu ilk zamanlardan başlayarak günümüze kadar süren “vakıf” bu amaçla doğmuş, çoğalmış ve devasa büyüklüklere ulaşmıştır. Müslümanların yaşadığı bütün topraklarda, yüzyıllar öncesinde ortaya çıkmış sayısız vakfın, hizmet üreterek varlığını sürdürüyor olması bu nedenledir.

Vakfın kurumlaşması yolunda ilk örneği, Hz. Peygamberin teşviki ve yönlendirmesiyle Hz. Ömer hayata geçirmiştir. Böylece Hz. Ömer, vakfın kurumsal bir kimlik kazanmasında öncü bir rol üstlenmiştir.

Gidererek yaygınlaşan vakıfların sağlıklı bir işleyiş içinde varlığını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyulan hukuki düzenlemeler de ihmal edilmemiştir. Hukuk otoriteleri, ortaya çıkan sorunların çözülebilmesi maksadıyla, temelini Kuran ve Sünnetten alan kurallar belirlemişlerdir. En ince ayrıntılara varıncaya kadar konuları çok yönlü ele almışlardır. Bu amaçla, ortaya konuyla ilgili ciddi bir müktesebat ve sayısız eser çıktığını hatırlamak gerekir.

İslam hukukunun yürürlükte olduğu devletlerde, din hizmetleri ve eğitim öğretim başta olmak üzere sosyal ve ekonomik hayatın düzenlenmesinde vakıfların son derece etkin bir işleyişe sahip olduğu görülmüştür. Konunun hukuki çerçevesinin nasıl bir titizlikle ele alındığı şu kısa alıntıdan bile anlaşılabilir:

Vakfın Hükümleri: Bir vakfın nasıl yönetilip işletileceği, vakfedilen maldan kimlerin hangi esas ve ölçüler içinde yararlanacağı vakfedenin iradesiyle belirlenir. Vakfedenin bu konudaki beyan ve şartlarını içeren, vakfın âdeta tüzüğü niteliğindeki yazılı belgeye “vakfiye” adı verilmektedir. Vakfiyede yer alıp vakfın kuruluş ve meşruiyet esaslarına aykırı olmayan şartlara bir zaruret bulunmadıkça uyulması gerektiği hususunda âlimler ittifak halindedir. Fıkıhta bu şartların önemi ve bağlayıcılığı, “Vâkıfın şartı şâriin nassı gibidir” kaidesiyle ifade edilmiştir. Vakfedilen mal kamu malı statüsündedir ve satılamaz, hibe edilemez, hiçbir şekilde temellük edilemez. Vakıf mallarının işletilmesi ve kiraya verilmesi vakfiyedeki şartlara göre ve rayiç bedelle yapılır. Vakfın yeni bir vakfa dönüştürülmesi (istibdâl) konusunda fıkıh mezheplerinin farklı görüşleri vardır. Bu konuda en müsamahalı yaklaşımı benimseyen Hanefilerin çoğunluğuna göre bu ancak vakıf konusu malın kendisinden yararlanılamaz veya masrafını gelirinin karşılayamaz duruma düşmesi halinde ve hâkimin kararıyla olabilir. Bu durumda da vakfın rayiç bedelin altında satılmaması ve satış bedeliyle aynı maksatlı daha iyi bir vakfın kurulması şarttır.” (TDV İslam Ansiklopedisi)

Nitekim modernleşme öncesi İslam Tarihi boyunca vakıflar, eğitim öğretimin sivil ve özgür vasfını koruyarak finanse edilmesini sağlayan yegâne kaynak olma işlevini yerine getirmiştir. Siyasi otoritenin hukuka bağlı kaldığı dönemlerde eğitim öğretim ve ilmi faaliyetlerin yüksek seviyede gelişme kaydetmesinde bu finans modeli son derece etkili olmuştur.

Batılı güçler; küresel egemenliğin önündeki son engelleri Birinci Paylaşım Savaşıyla İslam Dünyasını paramparça ederek ortadan kaldırırken, bu dünyanın merkez topraklarında yaşayan Müslüman Türkler ve Kürtlerin geleceği ile ilgili planlamaya nihai şeklini Lozan’da verdiler: Kürtler, o zamana kadar adı sanı olmayan üç devlet arasında pay edildi. Bu üç devlette, özellikle hilafetin merkezinde kurulan Türkiye’de İslam ve Müslümanlara ait olan ne varsa toplum hayatından sökülecek düzenlemelere hızla geçildi.

Lozan’da kararlaştırılan bu planın uygulamasına yönelik ilk adım Cumhuriyet’in kurulmasıdır. Bundan sonraki ilk üç adım; Halifeliğin Kaldırılması, Eğitim Öğretim sisteminin değiştirilmesi ve Diyanet ile Vakıflar idaresinin kurulmasıdır.  

Hiç kuşku yok ki; Batı’dan ithal edilen ulusalcı seküler düzenin yerleşmesinde bu konulara öncelik verilmiş olması tesadüfi değildir. Başta İngiltere olmak üzere Batı’da yüzyıllar içinde oluşmuş devasa sömürgecilik birikim ve tecrübesi, toplumların dönüşmesi için hangi alanlara öncelik verilmesi gerektiğini onlara öğretmişti. Müslümanların birliğini temsil eden topraklarda onların kurdurdukları yönetimlerde bu esasları ihmal etmeleri düşünülemezdi. Toplumsal dayanışmayı sağlayan dinamikler etkisizleştirilmeden, yozlaştırılmadan, ötekileştirilmeden “modern bir ulus” inşa edilemezdi.

Bu dinamiklerin önde gelenlerinden ve en az fark edileni sosyal dayanışmada oynadığı önemli rol nedeniyle “Vakıflar”dır.

3 Mart 1924’te emrivaki ile alınan karar gereğince Müslümanlara ve gayrimüslimlere ait vakıflar; kimliğinden ve amaçlarından soyutlanarak yeni devletin ideolojisine uygun biçimde kullanılır hale getirilmiştir. Böylelikle; her vakfın kendine ait sözleşmesi, senedi hükmünde olup, vakfedenin kullanım şartlarını belirleyen “vakfiyeler” yok sayılarak hükümsüz bırakılmıştır.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

21 Mar 2017 - 01:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.