Film Kritiği: Fahrenheit 451

İslami Analiz, her ay yeni bir film kritiği yayınlamaya devam ediyor. Bu ay Elif Güner, İslami Analiz okurları için “Fahrenheit 451”‏ filmini kritik etti.

İslami Analiz/Haber Merkezi

İslami Analiz, her ay yeni bir film kritiği yayınlamaya devam ediyor. Bu ay Elif Güner, İslami Analiz okurları için “Fahrenheit 451”‏ filmini kritik etti:

Fahrenheit 451

François Truffaut'un ‘Fahrenheit 451’i, Türkçe'ye ‘Değişen Dünyanın İnsanları’ olarak çevrilmiş 1966 yapımı bir film. Ray Bradbury’in aynı adı taşıyan romanından uyarlama olan film distopik bir yapıya sahip. İsmini kâğıdın yanma derecesi olan Fahrenheit 451’den alır. Truffaut’nun İngilizce olarak çektiği ilk renkli film olma özelliğini de taşıyan filmin baş rollerinde İngiliz aktris Julie Christie, Avusturyalı Oskar Werner, İrlandalı aktör Cyril Cusack ve Alman karakter oyuncusu Anton Diffring var.

Film, kitabın varlığının bile unutulduğu, her şeyin tepe taklak olduğu ve düşünmeyi bırakmış insanların dünyasını anlatıyor. Bir sistem düşünün ki, burada kitap okumak yasak olsun. İnsanlar yasaklara alışmış ve yasaklardan dolayı da mağduriyet hissetmiyorlar. İtfaiye teşkilatı iseyangınları söndürmek yerine sahipleri tarafından saklanan kitapları yakan bir sistem koruyucusu. Bir itfaiye eri olan Montag’ın komşusu Clarisse’le tanışması ve onunla konuşmasından sonraki değişimini konu edinen filmde üç insan tipi işleniyor: Kitaplarla bağını koparmamış sistem muhalifi Clarisse, sistemin elemanı olmasına rağmen sonradan dönüşen Montag ve distopyanın model tipini oluşturan Linda. Film, kitapta olduğu gibi bilinmeyen bir zamanda geçiyor. Kitaptan ayrılan yönü ise geçtiği ülkenin de bilinmemesi.  Kurguda da kısmi değişikliğe giden yönetmen temel bakış açısından kopmadan kendi özgünlüğünü ortaya koymuş diyebiliriz.

Varlığını hiç düşünmeyen kafalaraborçlu olan bir rejim ve bu gücü elinde tutmak için tüm tedbirleri almış bir koruma sistemi düşünelim:Bu sistemin çıktısı olan insanlar da tahmin ettiğiniz gibi,bir donukluk içerisinde yaşamlarını sürdüren tek tipleşmiş insanlar. Etraflarıyla ilgilenmedikleri gibi, birbirleriyle iletişimleri de yok denecek kadar azdır. Pek tabi kitap okuma yasağına kılıf da hazırlanmıştır: ‘Kitaplar insanları mutsuz eder!’. Üstelik insanlar buna inandırılmıştır. İtfaiyeciler insanlara acı verenbu kitapların peşine düşmüşler ve görevlerini büyük bir iştiyakla yapmaktadırlar.Kitaplarda ibret-i âlem olsun cinsinden halkın gözü önünde yakılmaktadır. İhbar sistemi çok iyi işlemekte ve bunu halkın içinden gönüllü kişiler yapmaktadır.

Filmdeki genel çerçeve yukarıda anlatıldığı gibidir. Yaşam böyle ilerlerken itfaiye ekibi ve insani dürtülerini henüz kaybetmemiş Guy Montag, ihbar üzere gittikleri bir evde büyük bir kütüphane bulurlar ve evin sahibi de oradadır. Kitaplarını yaktırmamakta kararlı olan kadın, ikna olmaz ve orada, kitaplarıyla beraber yanarak can verir. Kadının sergilediği bu duruş, daha önce Clarisse’ın konuşmalarının da etkisiyle iç hesaplaşma halinde olan Montag’ı çok etkiler. İçinde bir uyanış başlarve kitap okuma ihtiyacı hisseder,gizlice getirdiği kitapları okumaya başlar.

Film despotik bir rejimin tüm reflekslerini içerir. Halkı kontrol etmek ve boşlukları doldurmak için ekranlar, ilaçlar, korku salan timler ve medya… Kitaplar tehlikelidir, çünkü içlerinde düşünce vardır. Bu düşünceler insanların ufkunu açar ve sorgulamasını öğretir. Düşünmeyi öğrenmiş bir insan da haliyle böyle bir rejimde barınmayacaktır. Sistem kendi ideolojisine göre kötüye giden tüm yolları kapatmaktadır. Bu yüzden hangi türden olursa olsun kitapları imha etmektedir.

Filmin bahsedilmeye değer yönlerden biri de, halk mutsuz ve şikâyetçi değildir. İkna olmuşlardır ve isyan duygularını kaybetmişlerdir. Mesela Montag’ın eşi Linda evde ekrana ve ilaçlara bağımlı yaşayan, her gün çıkan interaktif programlarda sorulan sorulara verdiği cevaplarla bir şeyler başardığı sanısına kapılan biridir. Bu da sistemin başarısını gösterir. Düşünen, sorgulayan, uyanık kimseler bile toplumu dönüştürmek yerine kaçmayı tercih etmişlerdir. Medyanın işlevini de Montag’ın kaçma sahnesinde çok net görüyoruz. Kaçmayı başarmasına rağmen ekranlarda ona benzeyen birinin öldürülmesi imaj kurtarmak için sistemin kullandığı hilelerden biridir. Filmde Linda ile Clarisse’i de aynı oyuncu canlandırmaktadır. Bu da yönetmenin insanı farklı kılan şeyin beden değil de düşünceler olduğunu ortaya koyan ironisi olsa gerek.

Filmi izlerken bir eksiklik hissine kapılmıyor değilsiniz. Konunun çok politik olmasına karşın yönetmen hiç bu yönden filme yaklaşmamış. Bir karşı akım, muhalefet göremiyorsunuz. Ayrıca sistemi de mutlak güç gibi göstermiş. Sisteme entegre olmayan insanlar tamamen kendilerini gizlemişler ve sistem ile bilfiil mücadele etmeyi düşünmüyorlar. Konu çok çarpıcı olmasına rağmen yönetmen kitaba entelektüel bir işlev yüklediğinden olsa gerek düşüncenin eylem boyutunu göremiyoruz filmde.

Gelecekte bizi böyle bir şey bekler mi bilinmez. Ama neoliberal dünya anlayışında bu çok da mümkün görülmüyor. Artık düşüncenin her türlüsünün kabul edildiği/değersizleştiği bir anlayış hakim. Her ne kadar filmin kapalı kalan yerleri olsa da, dönemi içinde kült bir yapım olmuş Fahrenheit 451.

Kitaplara verdiği önem, konusunun özgünlüğü ve bir klasik olması bakımından izlenebilir bir film olduğunu düşünüyoruz...

26 Şub 2015 - 00:00 - Türkiye


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İslami Analiz Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İslami Analiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İslami Analiz editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İslami Analiz değil haberi geçen ajanstır.