KÖŞE YAZILARI

23.2.2016, 10:45 Ramazan Deveci Tüm Yazılarını Gör

Trenle 36 saat; Kur'an Yolculuğu…

Mart ayı içerisinde rahmetli babam gidip kız kardeşimi İstanbul’dan geri getirmişti. Sevgili kız kardeşimin İstanbul’daki Kuran kursu eğitimi böyle sonlanmıştı. Kız kardeşimin Kuran kursu eğitimi sonlanmıştı ama ne onun ne de benim Kuran yolculuğumuz hiç bitmedi ve bitmeyecek. Bu can bu bedende oldukça Kuran’ı doğru anlamak ve yaşamak için okumaya ve Kuran yolculuğuna devam edeceğiz inşallah.

1980’li yıllardı, sanıyorum 1986 yılının yazı idi. 21 yaşında yeni evlenmiş genç bir Müslümandım.  Devrimciydim önce ülkemi sonra dünyayı değiştirme, dünyaya tevhidi ve adaleti hâkim kılma idealim vardı. Elimizde ilahi kitap kahveleri, çay bahçelerini dolaşıyor, Allah’ın dinini anlatmaya çalışıyorduk. Özel televizyonlar yoktu, dini radyolar, televizyonlar hiç yoktu. İnsanlar dini konulara açtı. Çay bahçelerinde elimizde Kuran’la İslam’ı anlatırken bir anda etrafımızda 15-20 kişi oluveriyordu.

Bir gün Allah’ın dinini birilerine anlatmasak kendimizi tebliğ görevini yapmamış görüyorduk. Mekke’de yaşıyor gibi idik. Allah resulü gibi vahyi insanlara ulaştırmamız gerekiyordu. Toplumu cahili bir toplum olarak görmekle birlikte tekfirci bir anlayışa sahip değildik. Ama insanlar Kuran’ı okumuyor ve bilmiyorlardı. Onun için yeryüzündeki zulümlere, sosyal adaletsizliklere duyarlı değillerdi. İnsanlara Kuran’ı hatırlatmamız Allah’ın resulünün mesajını iletmemiz gerekiyordu. Halkımız vahiyle tanışınca zulümlere, siyonizme, emperyalizme karşı duracak, yeryüzünde tevhidin ve adaletin hâkim olacağı günler gelecek, Siyonist İsrail yok olacak ve Kudüs kurtulacaktı.

İsrail’in yok olduğu, Kudüs’ün özgür olduğu tevhid ve adaletin hâkim olduğu bir dünya hayallerimiz ve özlemimizdi.

Müslümana güven daha sarsılmamıştı. Dünyanın neresinden ben Müslümanlardanım diye biri gelse ona yüreğimizi ve evimizi hiçbir sıkıntı duymadan açıyorduk. Sadece ne okuyordu, nasıl bir İslam’ı anlayışa sahipti onu soruyorduk. Bizlerde bilmediğimiz şehirlerde tanımadığımız kardeşlerimize biz Müslümanlardanız diyerek misafir olabiliyorduk. Bir insan namaz kılıyorsa ona bir güven vardı. Namaz kılana borç da verilir ev de kiraya tercihli olarak verilirdi.

Sürekli okuyorduk. Dünyayı tanımak Kuran’ı doğru anlamak, Allah’ın dinini öğrenmek ve İslam’ı tebliğ etmek için. Okuduklarımızı bir taraftan da yazmak için İslahiye’de bir dergi çıkartıyorduk. Yeni evlenmiştim ve çıkarttığımız bu derginin aynı zamanda yazı işleri müdürlüğünü yapıyordum.

Çarşaf dışında tesettür kabul etmediğim yıllardı. Eşim de, kız kardeşim de çarşaflı idi. Kız kardeşimi İstanbul’da Kur’an kursunda okutmak istiyordum. Uzaktan Mahmut hoca efendinin Kur’an kursları gözümde ideal kurslardı. Babamı ikna edip kardeşimi bu kurslara götürmeli idim.

Ve uzun uğraşlar sonucunda babamı ikna etmiş kız kardeşimi İstanbul’da Kur’an kursunda okutmaya razı edebilmiştim. 1986 yılının Haziran ayı olmalı idi. Daha ucuz diye trenle İslahiye’den İstanbul’a Kuran yolculuğuna çıkmıştık. Kız kardeşim daha 15 yaşında idi. Kitap okumayı çok seviyordu. Okulda çok başarılı bir öğrenci olmasına rağmen ilkokuldan sonra okula göndermemiştik. Ailem için kız çocuklarının okuması çok önemli değildi. Benim için ise okullar tağuti düzenin okulları idi. Okuduğum her şeyi kız kardeşimle paylaşıyor, onun da İslami düşünceye sahip bir devrimci olmasını istiyordum. O da kitap okumayı çok sevdiği gibi, İslami konulara çok ilgili idi. Geleneksel dini düşünceyi sorguluyor, bana her konuda destek çıkıyordu. İstanbul’a Kur’an kursuna gitmek içinde çok istekli idi, zaten o bu kadar istekli olmasa babamı ikna edemezdik.

Sanıyorum öğle saatlerinde tren İslahiye’den hareket etti. Yol azığımızı yanımıza almıştık. Bu bizim ilk tren yolculuğumuzdu. İstanbul’a benim ikinci gidişim.

Kara tren aheste aheste giderken kız kardeşime kendisini çok iyi yetiştirmesi gerektiğini anlatıyordum. Kur’an kursunda tefsir, hadis, fıkıh okuyacak çok iyi bir Müslüman kadın olarak yetişecekti. Sonra gelecek İslahiye’de İslami mücadelemize devam edecektik. Nelerle, kimlerle karşılaşacaktı, ne tür zorluklar yaşayacaktı, hiçbiri aklımıza bile gelmiyordu. Kız kardeşim iç dünyasında ne yaşıyordu bilmiyorum ama bana hiçbir korkusunu yansıtmıyordu.

Yolculuk bitmiyordu, tren çok yavaş gidiyor ama biz Kur’an kursuna gitmenin heyecanı ile hiç sıkılmıyorduk. Saat kaçta İstanbul’da olacaktık, gidince arkadaşla nasıl buluşacaktık, adresi nasıl bulacaktık hiç bilmiyor, ama hiç de merak etmiyorduk, konuşmuyorduk bile. Sadece gidiyor, İslami mevzuları ve Kuran kursunu konuşuyorduk.

Polatlı’da trenin iki saat bekleyeceği söylendi. Ve biz o iki saatte Polatlı’yı gezmeye çıktık. Sanıyorum 24 saatte ancak Polatlı’ya gelebilmiştik. Bu kadar uzun süren bir yolda hiç sıkıldığımızı hatırlamıyorum.

Yumurta, domates ve ekmekten ibaret olan azığımızı idareli yiyor yolumuza devam ediyorduk. Paramız azdı ve ben o az olan paramızı hiç harcamayı düşünmeden kız kardeşime haçlık olarak vermeyi düşünüyordum. Çünkü babamı Kur’an kursu için ikna ederken kursun masraflarının çok az olacağını söylemiştik.

İslahiye’den çıktıktan tam 36 saat sonra gece saat 24:00 civarlarında İstanbul- Haydarpaşa tren garında idik. Elimizde ev adresi yoktu. Bir arkadaşın iş yeri adresi vardı. O zamanlar şimdiki gibi cep telefonu olmadığı gibi arkadaşın ev telefonu da yoktu. Saat gecenin 24;00 ünde İstanbul’da idik. Ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi düşünmeye başladık. Haydarpaşa tren garından belediye otobüs duraklarına giderken nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Paramız azdı otele gidemezdik, sabahlamak için en güvenli yerin Topkapı otogarı olacağını düşünerek oraya gitmeye karar verdim.

Haydarpaşa’dan belediye otobüsleri ile Topkapı otogarına geldik. Kız kardeşimle birlikte firma ofislerinde yolcu gibi bekliyorduk sabah olsun diye. Biraz oturduktan sonra sıkılıyor kıraathanelere gidiyorduk. Kıraathanelerde demli çayı hemen önümüze koyuyorlardı. Masada biraz uyuklasak uyumayın diye ikaz ediyorlardı. Allah’ım saatler geçmiyor sabah ezanı okunmuyordu. 36 saat süren bir tren yolculuğundan sonra, ofislerde, kıraathanelerde sabahlamak ne kadar zordu böyle. Tren yataklı değildi. Oturduğumuz koltukta uyuklamaya çalışarak 36 saat yolculuk yapmış, şimdide Topkapı otogarında ofislerde, kıraathanelerde sabahlamak zorunda kalmıştık.

Nihayet sabah ezanı okunmuştu. Hiçbir sabah ezanına bu kadar sevinmemiştim.  Hemen mescidin yerini öğrenerek doğru mescide gittik. Çok uykumuz vardı. Mescidin şadırvanında ben abdestimi aldım erkek mescidine geçip namazımı kılmıştım. Geri döndüğümde kız kardeşimin şadırvanın yanında uyuyakaldığını gördüm. Daha on beş yaşındaydı, küçücüktü. Şu yaşadığı rezillikten hiç şikâyet etmiyordu. “Canım kalk namazını kıl” dedim. Kalktı “abi uyuyakalmışım” dedi. Kalktı abdestini aldı ve namazını kıldı.

Allah’ım şükür sabah olmuştu. Hiç sabah olmayacak sanıyordum. Elimizdeki adresi sorarak İslahiye’den dostum Ubeyd’in çalıştığı ofise gittik. Ubeyd’in işyeri İstanbul erkek lisesine yakın bir yerde idi. Onun için İstanbul erkek lisesini bulmak zor olmadı. Ama daha vakit erkendi ve iş yeri açılmamıştı. Bir simit alarak açlığımızı yatıştırdık. Ve İstanbul erkek lisesinin bekleme salonunda masaya başımızı koyarak biraz uyukladık. Saat dokuza doğru iş yeri açılmış ve Ubeyd ile buluşmuştuk. Ubeyd’in evine gidip kız kardeşimi eve bıraktık. Günü ben Ubeyd ile birlikte iş yerinde geçirmiştim. Akşam yemekte sofrada uyuyakalmışım, artık bünye yorgunluğu kaldırmıyordu onun için erkenden yattık.

Ertesi gün Emine Şenlikoğlu hanımefendinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı Mektup dergisine uğradım.  O gün orada Mehmet Arpacı ile tanıştım. Sağ olsun bize çok yardımcı oldu. Onlara kız kardeşimi İstanbul’a Kuran eğitimi için getirdiğimi güzel bir kurs bulmam gerektiğini söyledim. Yardımcı olacaklarını söylediler.

O yıllarda Mahmut Efendi İsmailağa Camii’nde Pazar günleri sabah namazında Mektubatı Rabbani’den sohbetler yapıyordu.

Bugün Pazar ve ben Mahmut efendinin sabah namazı sohbetini dinlemek için İsmailağa Camii’ne geldim. Namazdan sonra bazı Kuran kursu yetkilileri ile görüştüm. Eğitimler uzun vadeli ve basit geldi bana. İlk yıl sadece ilmihal ve Kuran kıraat dersleri ikinci yıl Arapça dersleri vs. olduğunu söylediler. Babamdan sadece bir yıl izin almıştık ve daha yoğun bir eğitim programı olan bir kurs lazımdı bana.

Mektup dergisinden Mehmet Arpacı’ya durumu izah ettim ve bana kız kardeşim için daha yoğun bir programı olan bir Kuran kursu önerip öneremeyeceklerini sordum. Bir hoca hanımdan bahsettiler. Hoca hanım Mahmut hocaya bağlı değildi, hatta hiç kimseye bağlı değildi. Öğrencilere Üstad Seyyid Kutup ve Üstad Mevdudi’nin kitaplarına da okutuyordu. Kuran Kursunun ders programında Mezhepler tarihi, tefsir, siyer dersleri de vardı. Evet, bu kurs olabilirdi. Rabbim kendilerinden razı olsun. Mehmet Arpacı ve Mektup dergisi yazarlarından olan eşleri Ayşegül Hanım bize çok yardımcı oldular. Kız kardeşim ile de yakından ilgilendiler.

Mehmet beyin yönlendirmesi ve yardımı ile bu kursa kız kardeşimi kayıt yaptırdım. Resmi bir kurs değildi. Bir apartmanın yarı bodrum olan katında eğitim yapıyorlardı. Kardeşimi kursa yerleştirmek için götürdüğümde hoca hanımla görüşmek istediğimi söyledim. Hoca hanım kapı arkasından benimle konuştu. Benimle yüz yüze görüşmek istemedi. Hoca hanım hiç çarşıya çıkmıyor, hiç alış veriş yapmıyor ya da hiç erkeklerle konuşmuyor muydu? Şayet hiç erkeklerle konuşmuyorsa tesettüre ne ihtiyacı vardı. Öyle ya Allah tesettürü kadınlara yanlarında yabancı erkekler olduğu zaman farz kılmıştı.

Yüzünü görmediğim kendini tanımadığım bir hoca hanıma 15 yaşında bir çocuk olan kız kardeşimi emanet edip İstanbul gibi bir yerde bırakarak memlekete dönecektim. Allah’ım ne büyük bir cesaretti bu böyle. O yıllarda cep telefonu da yoktu, hatta kursta sabit telefon bile yoktu. Benim bu tavrım tam bir cahil cesareti idi.

Kız kardeşimi bıraktıktan sonra caddenin ortasında hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.

Memlekete döndüm ve kız kardeşimle sadece mektupla haberleşebiliyorduk. İlk mektubunda kursa alışmakta zorlandığını, yemeklerini yiyemediğini ve kurstaki bazı olumsuz koşullardan bahsetmiş ama her şeye rağmen geldiği için pişman olmadığını güzel Müslümanlarla tanıştığını, Allah’ın dini öğrenip onun mücadelesini vermeye çalışan İmam Hatip Lisesi öğrencisi olan arkadaşları olduğunu yazmıştı. Ve bu arkadaşlarının benimle tanışmak ve yazışmak istediklerini söylemişti. Kızların yazı çalışmaları vardı ve bizim çıkardığımız “Gündem” isimli dergimizde yazmak istiyorlardı.

Bende mektubumda bu güzel insanların onun için büyük bir nimet olduğunu, böyle arkadaşlar gönderdiği için rabbimize hamd etmemiz gerektiğini belirttim. Muhacir-Ensar örnekliğini anlatarak kurstaki olumsuzlukları önemsememesi gerektiğini söylemiştim. Arkadaşları ile yazışmaktan mutlu olacağımı dergimizde de yazabileceklerini ifade ettim. Kursun sorumlu hocaları benim gönderdiğim mektupları okumuşlar ve kardeşimi kursun hakkında neden olumsuz şeyler yazıyorsun diye sorgulamışlardı.

İmam hatipli kızların kız kardeşime çok katkıları oldu. Çok çalışkan ve gayretli kızlardı. Bana yazdıkları mektuplarda yaptıkları İslami çalışmaları anlatıyorlardı. Ve bazı konularda benimle istişare ediyorlardı. Sistemi geleneksel din anlayışını sorguluyorlardı. Ülkemizde dindar insanlara yapılan zulümleri dile getiriyorlardı.

Kızlar eğitim döneminde okullarına giderken, yaz döneminde Kuran kursuna gidiyorlardı. Okuyor araştırıyor, sorguluyorlardı. Çok heyecanlı idiler, daha çocuk sayılacak yaşta ümmetin sorumluluğu yüklenmiş gibi koşturuyorlardı. İslami dergileri geziyor, İslam ülkelerinin kültür merkezlerine gidiyorlardı. Ümmet olma bilinci ile hareket ediyorlardı.

Ama bilmiyorlardı, yazdıkları mektuplar bir gün başlarına ne getirecekti. Onlar daha çocuk denilecek yaştaydı, onlar bilmiyordu ama bende bilmiyordum. Bana yazılan mektupların bir gün bu kızlar için bir sıkıntı oluşturabileceğini.

Bu kızların arkasında kim var…    

1987 yılının Ocak ayı idi. Gündem dergisinin 8. Sayısını çıkarmış 9. Sayısının hazırlığını yapıyorduk. Bir gün öğle saatlerinde bizim evin polisler tarafından arandığını gördüm.

Bu polisler ne geziyordu burada, evet sistemi eleştiriyorduk ama bizim hiçbir kanunsuz işimiz yoktu. Örgütsel şeylere girmiyor ve örgüt işlerinin yanlış olduğunu her fırsatta ifade ediyorduk.

Ama toplumda sisteme yönelik eleştirilerimizden dolayı bazı çevreler bizi tehlikeli kimseler gibi göstermeye çalışıyor bunları polis takip ediyor, bunları polis götürecek diye dedikodu yapıyorlardı.  Muhtemelen bu dedikoducuların biri hakkımızda bir ihbarda bulunmuştu. Polis evimizi arıyordu. Evde öncelikle kitaplarımı incelediler sonra el yazması ne varsa götürdüler. Birde bazı dini kasetleri almışlardı. Bana gelen mektupları ve yazı çalışması olan notlarımı almışlardı. Polis tutanağını tuttu ve gitmişti. Beni götürmemişler ifademizi alıp bırakmışlardı. Bir arkadaş seni kesinlikle akşam gelir alırlar hazırlıklı ol demişti. Dediği gibi oldu, akşamdan sonra gelip beni tutukladılar ve sorgulamaya Gaziantep siyasi şubeye götürdüler.

21 yaşında idim. Kızım Şehide iki aylıktı. Kendime göre işlediğim hiçbir suç yoktu. Birkaç dini kaset, birkaç mektup ve yazı çalışmalarım; bu suç aletlerinden nasıl bir şey çıkacak bana ne soracaklardı bilmiyordum.

Gece beni önce karanlık bir hücreye koydular. Gece çok soğuktu titriyordum. Başıma ne gelecek neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kendi kendime ben kimseyi öldürmedim, hırsızlık da yapmadım hiçbir örgütle de ilişkim yok en fazla şeriatçısın diye beni 163. maddeden yargılar beş, altı yıl ceza verirler kızım altı yaşına geldiğinde özgür olurum diyordum. O zamanlar daha 163. madde kalkmamıştı. Yolda giderken polisler şeriatçı olup olmadığı sordular, şeriatçıyım ama benim hiçbir kanunsuz işim yok, beni niye götürüyorsunuz demiştim. Bir müddet sonra başka bir mahkûm gelince beni bu soğuk hücre gibi kodesten alarak daha geniş bir yere geçirdiler ve bir battaniye verdiler. Sabaha kadar battaniyeye sarılarak uyumaya çalıştım.

Sabah ifadeye çağırdılar beni, bir örgüt bağlantısı falan aramıyorlardı. Sadece evde aldıkları kaset, mektup ve yazılarla ilgili sorular sordular. Mektuplarında kızlar “Şeriattan, devrimden, İran konsolosluğuna gittiklerinden, Zamana Selam dergisine, Mektup dergisine, uğradıklarından İbrahim Sadri, Ayşegül Arpacı ile görüştüklerinden” bahsediyorlardı. “Dağa taşa her yere hak yol İslam yazacağız, İslam devrimini yapacağız” diyorlardı.

Allah’ım ben ne yapmıştım böyle. Bu mektuplar bu kızlar başına bir şey açar mıydı? Kendimi unutmuştum. Ya bu kızların başına bir şey gelirse ben ne yapardım. Mektuplar zarfları ile birlikte bulunduğundan dolayı mektuplarda isimleri zarflarda adresleri vardı. Kızları gizleme imkânım bile yoktu.

O gün akşama kadar, emniyette sorgudan geçtim. Çok ciddi bir işkence görmedim. Gece uyutmadılar, ellerimi kelepçeleyerek sabaha kadar ayakta beklettiler. Biraz hırpalayıp hakaret ettiler o kadar. Ertesi sabah yeniden ifademi alarak Akşam İslahiye’ye geri getirdiler, İslahiye’de savcıya çıkacaktım. Ertesi gün sabah savcıya ifade verdim. Akşama doğru mahkemeye çıkarak kefaletle serbest bırakıldım. Savcı bey davayı 163 maddeden açacak olmuş, Hakim Ali Bey “Bu dosyada bir şey yok 312’den aç da biz bakalım” demiş. Savcı, yazılarımdan, aldıkları kasetlerdeki sözlerden, çıkardıkları notları delil göstererek benim halkı kanunsuzluğa teşvik ettiğimi iddia ederek davayı 312’den açmıştı. Artık en fazla altı ay yatacaktım. Şayet savcı 163’den davayı açsaydı doğru Malatya’ya devlet güvenlik mahkemesine gidecektim. Hakim Ali Bey, muhafazakâr bir insandı. Bizim Malatya’ya gitmemizi engelledi sağ olsun daha sonra da mahkememizi beraatla sonuçlandırdı.

Kefaletle serbest bırakılınca Mektup dergisini arayarak durum hakkında bilgilendirmiştim; ama yine de çok geçmeden İmam Hatipli kızların hepsini tutuklamış ve kızlara Cihad adlı örgüte üye olmaktan dava açılmıştı. Hatta İbrahim Sadri ve Ayşegül Aktürk Arpacı da bu davaya dahil edilmiş, ifadeye çağrılmışlardı.

Günaydın gazetesi o günlerde bu davayı manşetten haber yapmış, kızların resmini basarak “Bu kızların arkasında kim var” diye sormuştu. O kızların arkasında kimse var mıydı bilmiyorum ama, çocuk yaşta o kızların mahkemeye düşmelerine sebep oldum diye kendimi çok suçladım. Ve günlerce vicdan azabı çektim.

Hamdolsun ki kızlar bir ceza almadılar, içerde de çok kalmadılar. Ama daha çocuk yaşta 14-15 yaşında, polise, mahkemeye düşmüşlerdi. Ve tüm bunlar benim mektup saklama merakımdan olmuştu. Kendimi çok suçlamıştım ve o günden sonra hiçbir mektubu saklamadım. Okuduğum her mektubu hemen yaktım ya da yırttım.

Kur’an kursunun hocası kursa birkaç dikiş makinası getirerek orayı dikiş kursuna çevirmişti.

Mart ayı içerisinde rahmetli babam gidip kız kardeşimi İstanbul’dan geri getirmişti. Rabbim sevgili babama rahmet etsin ve onu cenneti ile ödüllendirsin. Sevgili kız kardeşimin İstanbul’daki Kuran kursu eğitimi böyle sonlanmıştı. Kız kardeşimin Kuran kursu eğitimi sonlanmıştı ama ne onun ne de benim Kuran yolculuğumuz hiç bitmedi ve bitmeyecek. Bu can bu bedende oldukça Kuran’ı doğru anlamak ve yaşamak için okumaya ve Kuran yolculuğuna devam edeceğiz inşallah.

Rabbim Kuran’ı doğru anlayıp doğru yaşamayı nasip etsin… Amin…

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09