KÖŞE YAZILARI

15.1.2018, 16:15 İsmail Şahbalta Tüm Yazılarını Gör

Tektip

Mevcut infaz rejimi bu haliyle dahi mahpusa birçok yük yüklerken şimdi sırf birilerinin İNTİKAM duyguları tatmin olacak diye tek tip kıyafet dayatmasında bulunmak bir kez daha ve bu sefer en trajik biçimde İNSAN’a, ADALET’e, HAKK’a saldırmak anlamına gelir. Bunların saldırı altında olduğu bir yer yaşanası bir yer değildir. Bu saldırıdan derhal vazgeçilmelidir.

Ulus devletin Hz. İnsan’a /onuruna, şahsiyetine, şerefine/ hiçbir zaman saygısı olmadı. O, kendisine gönülden bağlılık ve tam bir itaat talep etti; her zaman. Kutsalını kendi oluşturdu ve oluşturduğu yapay kutsala karşı yarım-yamalak bağlılıklar onun açısından hep şaibeyle karşılandı. Tebasına (modern karşılığı olarak vatandaşına) karşı duyduğu şüphe zoruyla, kimi zaman postal zoruyla, kimi zaman tankı-topu-tüfeğiyle hizayı bozanlara-bozmaya çalışanlara, başka bir dünyanın da mümkün ve mukadder olduğunu söylemeye çalışanlara haddini bildirdi. Yerkürenin içinde barındırdığı farklılıklar onun her anlamdaki tekçi söylemine bir tehdit oluşturuyordu ama milyonlarca-milyarlarca ahenk içindeki farklılığı tek tipleştirmeye gücü yetmeyen bu çakma tanrı, gücünü insana yöneltmeyi birinci vazifesi olarak gördü. Onun hiçbir zaman “İNSAN” diye bir derdi olmadı. Onun için ölçme-değerlendirme skalasında bir değer ifade edebilmek; onun ideolojik kimliğini-buyurduğu statükoyu kabullenmenin ölçülebilirliği ile doğrusal orantılı oldu. Oysa yeryüzünün barındırdığı kesretteki tevhidi yok saymak ne kadar mümkün ise insanı da tek kalıba-şekle-biçime sokmak o kadar mümkündür. Tarihin kimi dönemlerinde denenmiş olan icraatların büyük yıkımlar getirdiğini sanırım herkes hatırlayacaktır.

Sistem içinde irade sahibi olan ve nesneleşmeye/sömürüye açık olma halinden kendini var kılarak uzaklaşabilecek potansiyeli içende barındıran/razı olmayan varlık olan insan, fıtratına dayatılan her türlü tek tipleşmeye yani aşağılamaya itiraz etti. İtirazlarını kuvveden fiile dönüştürmeyenler bu potansiyeli her zaman içlerinde taşıdılar. Bu potansiyelin farkında olan ulus devlet şeytanın dahi aklına gelmeyecek usullerle başka mecralara yönlendirerek bu enerjiyi kullanışlı hale getirdi.

İnsanın tek tip düşünceye, tek tip inanmaya (Yaratıcının dahi kendisine imanı dayatmayıp insan iradesine açmış olduğu alandaki farklı kavramsallaştırmaları bu bağlamda iyi okumak-anlamak gerekir), tek tip duyguya, tek tip harekete, tek tip duyuşa, tek tip bakışa, tek tip kıyafete zorlanması böyle bir kalıbın içine tıkıştırılması ve ondan buna uygun davranış beklenmesi insanın kendisine ihanettir. İnsana bunun dayatılması onun antolojik varlığına taammüden kastetmektir.

İnsana bahşedilen fıtrat; insanın vahşi-çirkin-yanlış-sapkın-kirli amellerinden bağımsız olarak dokunulması yasak olan alandır. Oraya dokunan yaratıcının varlık hiyerarşisini bozmakta, vahyin değerli kıldığını değersizleştiren bir anlayışı temsil etmektedir. Oraya dokunan yeni bir kodlama yapmaya kalkmaktadır.

Yaratan’a karşı bu denli cüretkâr olmanın kaynağı nedir? Acaba bu vehmin kaynağı ele geçirilen gücün bozucu-yozlaştırıcı etkisi midir? Her Firavun’a bir Musa ararken insanın hiç aklına gelmez mi aynaya bakmak? Unutmamak gerekir ki her bir insan teki, içinde Musa ya da Firavun olma istidadı taşır. Kendini Musa olarak görenlerin içlerinde barındırdıkları Firavun’u Kızıldeniz’de boğmaları beklenir/di.

Zamanının ezilenleri gücü ele geçirdiklerinde başkalarını (geçmişte kendilerine eziyet edenleri) ezmeyi isterlermiş. Dünün intikamını almanın şehevi bir tatmini içinde barındırdığı doğrudur. Ancak bu tatminin içinde ADALET’e, HAKK’a ve AHLAK’a asla yer yoktur. Bir köleye sormuşlar “hayatta en büyük arzun nedir?” diye. Kölenin verdiği cevap ilginç: “Bir köle sahibi olmak.” Cevap: “Özgürlük” değil.

İçinde yaşadığımız toplum değişik ton ve dozajlarda tektipleştirme faaliyetlerine 300 yıldır maruz kalıyor. Son yüzyılında ise bu süreç birçok acılara, ölümlere yol açtı. Kürtlerin Türkleştirilme operasyonları bir tek tipleştirme faaliyeti idi. Türklerin, Türkleştirilmesi (makbul Türk: laik, seküler, Kemalist, modern aydınlanma felsefesini benimsemiş Türk’tü) faaliyeti bir tek tipleştirme faaliyeti idi. Ait olunan değerler dünyasından garplılaşma yolunda dayatılan her uygulama bir tek tipleştirme operasyonu idi. Rahmetli İskilipli Atıf Hoca’ya reva görülenler tek tipleştirmenin (şapka icbariyeti) en dramatik sahnelerinden birine işaret eder. 12 Eylül paşa ve kurmaylarının zindanlardaki tek tipleştirme faaliyetleri de, üniversitelere başörtüsü ile girememek de bir tek tipleştirme faaliyeti olarak hatırlanmalıdır. Konu çerçevesinde kamuda uygulanan bir dizi dayatma da tek tipleştirmenin farklı yüzlerine işaret eder. Bütün bu acılar yetmedi mi? İğrenerek bahsedilen Guantanamo’nun banilerinin mirasını bu topraklarda taksim etmeye sırf güçlüsünüz diye ya da toplumun bir kısmı istiyor diye bir hakkınız olabilir mi? Ayrıca tek tip uygulamaları Finlandiya, Norveç, İsveç, İsviçre gibi sözüm ona ultra demokratik olduğu iddia edilen ülkelerde uygulanıyor olsa ve oradan transfer ediliyor olsa idi meşru mu olacaktı? Meşruiyet algımız ne zamandan beridir buralardı? Tektipleştirme bir zihinsel kod haritasını ifşa eder. Biz bu zihnin ayağını bastığı yeri gayri meşru görmekteyiz. Sonumuz hükümlü ya da tutukluya dokunmaktan çok daha büyük ve kapsamlıdır. Sorun, İNSAN’a karşı olmaktır.

Siyasi yelpazenin neresinde bulunursa bulunsunlar, hangi köşeyi meşgul ederlerse etsinler; sormak gerekir ki; “Düşman ne zamandan beridir bize öğretmenlik yapıyor.” Düşmanı kendine rehber edinenler Aliya’ya ait olan bu sözün (mealen) ya gereğini yerine getirsinler ya da Aliya’yı kabrinde olsun rahat bıraksınlar. ABD derin devletinin, Black Water’ın şeflerinin öğretmen olarak seçilmiş olması, bütün topluma kan kusturan Evren Paşa’nın muallimeyi kebir olarak benimsenmesi ancak siyasal bilinç kaybıyla, değerlerine olan yabancılaşmayla izah edilebilir.

Kitlelerin taleplerini Adalet ve Ahlak temelli yönlendirmek, insaf ve merhamet ekseninde kanalize etmek siyasetin asli görevidir. Yoksa, siyasetin görevi kitlelerin intikam duygularına tercüman olmak değildir. 80 milyonluk bir halk kitlesi hep bir ağızdan özelde terör tanımıyla yaftalanmış ve hüküm giymiş olan insanlara karşı “bunları tek-tek haftalarca aç bırakılmış vahşi hayvanların önüne atalım ve onların ham edişlerine seyirci olalım, hatta bunun için özel arenalar inşa edilse” diye talepte bulunsa; eh kitleler böyle istiyor diye siyaset kurumu tamam mı diyecektir! Yukarıda sorduğumuz soru yerinde bir sorudur: Hakikatin, Adaletin ölçüsü kitleler midir? Kitlelerin talebi ile temel haklar pazarlık konusu edilebilir mi?

Bir insanı hapsetmek, dört duvar arasına gömmek onun için verilebilecek en büyük ve yeterli cezadır. Bunun üzerine getirilen her ilave yük, her ilave tasarruf onun dokunulmaz alanına dokunmak ve ona saldırmak anlamına gelir. Bu saldırı çoğu zaman mahpusun kendisiyle sınırlı kalmaz; onun ailesi ve yakınlarına da sirayet eder. Mevcut infaz rejimi bu haliyle dahi mahpusa birçok yük yüklerken şimdi sırf birilerinin İNTİKAM duyguları tatmin olacak diye tek tip kıyafet dayatmasında bulunmak bir kez daha ve bu sefer en trajik biçimde İNSAN’a, ADALET’e, HAKK’a saldırmak anlamına gelir. Bunların saldırı altında olduğu bir yer yaşanası bir yer değildir. Bu saldırıdan derhal vazgeçilmelidir.

02.01.18

İsmail Şah Balta

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09