KÖŞE YAZILARI

15.2.2017, 19:48 Hazım Koral Tüm Yazılarını Gör

Tarihi İyi Okumak ve Kendimizi Sorgulamak

Tarihte yaşanan sapmalardan ve eksen kaymalarından biz mesûl değiliz.

Hazım Koral/İslami Analiz

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bizzat kendisinin hazırladığı 52 maddelik bir "Anayasa" metni ile Medine'de hukukun üstünlüğünü esas alan adalet temeline dayalı mükemmel bir medeniyetin altyapısını oluşturmuştu. O dönemde Medine'de Müslümanların haricinde Yahudi, Hiristiyan, Putperest ve başka dinlere mensup insanlar da yaşıyordu. Söz konusu 52 maddenin 24 tanesi Müslümanlar ile diğer din mensupları arasındaki ilişkileri belirliyordu. Bundan maksat o toplum içerisinde her dinden ve her etnik kökenden insanların barış, güvenlik ve huzur içerisinde yaşamalarını güvence altına almaktı. Nitekim dış düşman tarafından üç tane (Bedir, Uhud, Hendek) savaşa maruz kalmalarına rağmen Allah Resûlü'nün Devlet Başkanlığı'nda Medine ve çevresinde "territorial" bir devlet düzeni oluşturularak o bölgede barış,  güvenlik ve huzur teminat altına alınmıştı.

Ancak ne yazık ki, Resûl-ü Ekrem Efendimiz'in (s.a.a) ahirete irtihâlinden kısa bir süre sonra söz konusu ettiğimiz Medeniyet projesi adeta akamete uğratıldı. Özellikle Emevîlerin iktidarıyla birlikte yaşanan eksen kayması ve asli değerlerden inhiraf tarihî süreç içerisinde evrilerek ayyuka çıkmış oldu. Ve ne yazık ki, Osmalılar ve Selçuklular dahil olmak üzere tarih boyu İslâm medeniyeti dünya sahnesinde olması gerektiği yerde olmadı. Bazı tarihçilerimiz ise Osmanlı'nın belirli zaman dilimlerindeki bir takım müspet uygulamalarını ayyuka çıkararak bizlere "rol model" tekdim etmektedir. Oysa monarşi temeline dayalı bir yönetim anlayışı bizim için örnek olamaz. Biz her şeyin en iyisine ve olması gerekene talip olmak durumundayız. Biz kötünün iyisini değil, ideal olanı istemeliyiz.

Zira ilâhî yasalar insan doğasına en uygun,  en mükemmel kriterler bütünüdür. Uygulandığında en mükemmel sonuçlar verir. "Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide:50) "Allah'ın hükümleri doğruluk ve adalet bakımından tastamamdır." (En'âm:115) "Biz yeryüzünde adaletin kaim kılınmas için Kûr'ân'ı ve mizanı indirdik." (Hadid:25) "Seni şeriat üzere görevli kıldık. Sen o şeriate uy, bilmeyenlerin hevasına uyma." (Casiye:18) Yüce Rabbimiz toplumsal düzenimizin en iyi ve en adil bir şekilde tanzimi için inzâl etmiş olduğu ayetlerinin mükemmelliğine ve namütenahi yetkinliğine dikkatimizi çekerek bu hükümlere uymamızı emretmektedir. Tarihimizde ilâhî kriterlerden inhiraf edildiği hâlde İslâm adına icraatlarda bulunan yönetimler bizim için örnek ve "rol model" olamaz.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) her konuda olduğu gibi gayr-i müslimlerle ilişkilerimizin hangi minvâl üzere olması gerektiğini ayetlerin ışığında bize anlatmış, izah etmiş ve başta verdiğimiz örnekteki gibi pratikleriyle bize "usvetun hasene" olmuştur. Başta Emevîler ve Abbasîler olmak üzere tarihimizdeki saltanat rejimleri Resûl-ü Ekrem Efendimizi asla örnek almamışlardır. Devlet yönetim anlayışları güce, şiddete ve despotizme dayalı idi. İlk icraatlarından biri olarak ayetle sabit ve ilâhî buyruk olan "müellefei kulûb" kavramını ilga ettiler. Oysa Mecelle'de de yadsınamaz bir kural olan, "Meri olan nass' da ictihada mesağ yoktur" prensibi kıyamete kadar bakidir. Yani muhkem ayetle sabit olan bir hüküm asla ilga edilemez ve kıyamete kadar geçerlidir.

Rabbimiz buyuruyor ki: "Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyen gayr-i müslimlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir." (Mümtehine:8) Bu ayet Müslümanlar ile gayr-i müslimler arasındaki ilişkilerde kırmızı çizgiyi belirlemiş oluyor, ancak ilâhî buyruk bununla yetinmeyip, ayette geçen "iyi ilişkiler"i zekât ibadetinde formüle ederek "müellefei kulûb" kavramını devreye sokuyor. Bu kuralın Türkçe karşılığı, "Kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenen gayr-i müslimler." Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.a), "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz" diye buyurmuyor mu?

Ancak tarihte İslâm'ı temsil ettiğini iddia eden rejimler hep bu ilâhî buyrukarın tersini yapmışlardır. "Müslümanlar olarak artık çok güçlüyüz, onlara şirin görünmemize ne gerek var. Ya itaat edip cizye verirler veya biz onların hakkından kılıçlarımızla geliriz" diyerek savaşmayı ve şiddeti tercih ettiler. İnsanların kalplerini değil, topraklarını fethetmeyi hedef aldılar. Bu uğurda tarih boyu hep kan döktüler. Ahaliden topladıkları gencecik çocukları silah altına alarak üç kıtada cephelere sürdüler. Beytül mal ganimetlerle, saraylar cariyelerle doldu.. Bununla da yetinmediler, adına "Yeni Çeri" dedikleri devşirme ordular kurdular. Bunlar genel olarak Balkanlardan topladıkları Sırp çocuklarıydı.

Elbette ki bize anlatılan tarih bu değildi. Bize övünüp gurur duyacağımız öylesine şanlı bir tarih anlatıldı ki, koparılan her üzüm salkımının yerine çil çil altınlar asılmıştı! Ailelerine geri dönmeyen askerler hangi amaç uğruna oralara gönderilmişti? Dört yüz yıl hükmettiğiniz Balkanlarda kaç Yunan, kaç Bulgar ve kaç tane Sırp Müslüman olmuştu? Bilen varsa beri gelsin! Bakın ilk fırsatta nasıl da katliamlara girişip intikam aldılar. Osmanlı'nın Balkanlar'dan çekilme esnasında, (daha önce oralara bir nevi sürgünle yerleştirilmiş olan Karamanoğulları'na mensup) on binlerce insan katliama maruz kaldı. En son Bosna Savaşı'nda 350 bin dolayında insanımız hunharca katledildi.

Ne hikmetse olaylar tarihî arka plânı ile irdelenip masaya yatırılmadı. Nasıl olsa tarih boyunca yapıp edilenlere "saray mollaları" tarafından dinî kılıflar da bulunmuştu! Ve böylece zaman ve süreç içerisinde Müslüman ahalide din algısı da değişmiş oldu. İnsanlar dine sarıldıkça, "dindar" oldukça dinden uzaklaşıyorlardı ama farkında değillerdi. Çünkü sarıldıkları din tahrifata uğratılmış, yozlaştırılmış dindi. Kisacası yaşadıkları gericiliği ve yobazlığı din sanıyorlardı. Kürsülerden, minberlerden insanlara din yerine menkîbeler, hikayeler anlatılıyordu. İnsanlara Kûr'ân hakikatine dayalı reel gerçeklikler anlatılacağına hayâl sınırlarını zorlayan mitolojik masallar anlatıldı.

Halk hikaye ve menkîbelerle avutulup uyutulurken saltanat sahibi egemen güçler iktidarlarını daha da pekiştirmekteydi. Nasıl olsa saray uleması halka, "Zalim de olsalar, fasık da olsalar başınızdaki yöneticilerinize itaat edin" masalını hadis olarak halka yutturmuşlardı. Oysa Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) buyuruyor ki: "En büyük cihad zalim sultana karşı hakkı haykırmaktır." İmâm Ali de buyuruyor ki: "Zalimden hakkınızı isteyiniz. Eğer sessiz kalırsanız hakkınızla birlikte izzetinizi de yitirirsiniz."

Ancak tarihimize baktığımızda ne yazık ki siyaset ve Müslüman halkın yönetim işi hep zalim ve liyakatsiz yöneticilerin elinde olmuştur. Kerbelâ'ya bakıyoruz; o gün zalim Yezit'e karşı hakkı haykıran sadece 72 kişi vardı! Peki diğer Müslümanlar neredeydi? Demekki atalet ve vurdum duymazlık o günlere kadar ulaşmaktadır. Hatta daha ileriye kadar gitmektedir. Bizim bu noktada asıl olarak ifade etmek istediğimiz o ki; "Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size. Ve siz onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz." (Bakara:134 ve 141) Kûr'ân-ı Kerim ve Resûl-ü Ekrem Efendimiz'in "usvetun hasene" olan örnekliği önümüzde. Şu hâlde bize düşen tarihe takılıp kalmadan, tarihten ibret alarak ilâhî buyrukar karşındaki sorumluluğumuzu kuşanarak Nûr Sûresi'nin 55'nci ve daha birçok ayette müjdelenen medeniyet ve uygarlığın tesisi için çaba içerisinde olmamızdır. Kûr'ân bize aydınlık bir geleceğimizin müjdesini veriyor. Ama bu (amiyane tabirle), "Armut piş ağzıma düş" kabilinden olmayacak. Çaba ve mücadele bizi bekliyor. "O, hanginizin eylem ve davranış bakımından daha iyi davranacağınızı sınamak için hayatı ve ölümü yarattı." (Mülk:2)

Müslüman birey her şeyden önce ümmet ve dünya insanlığına ilişkin kolektif sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Nasıl ki, aile ve bireysel yaşam sorumluluğu yadsınamaz bir vazife ise, toplumsal mükellefiyetlerimiz de tehir ve ilga edilemez bir görevdir. Bu konuda da biz Müslümanlar olarak Rabbimize karşı sorumluyuz. İslâm ümmetinin hâline bir bakalım ne durumda? Bir tarafta savaş ve çatışmalar sonucu akan oluk oluk kan, diğer tarafta tarumar edilip enkaz yığınına dönen şehirler. Böyle mi olmalıydı? Biz İslâm ümmeti olarak barış, güvenlik ve bayındırlık hizmetlerinde dünya insanlığına örnek olmalıydık. "Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyilikleri tesis eder, olumsuzlukları bertaraf edersiniz." (Al-i İmran:110) Yüce Rabbimizin buyruğu tüm ümmete şamildir. Üstelik asla ihmal edilmemesi gereken bir mükellefiyettir. Tarihte yaşanan sapmalardan ve eksen kaymalarından biz mesûl değiliz. Ancak biz günümüzden ve yarınlardan sorumluyuz. Zamanın şahidleri olarak biz anın mesûlleriyiz.

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09