KÖŞE YAZILARI

13.11.2018, 18:7 Mehmet Alkış Tüm Yazılarını Gör

Sömürü Aracı Olarak Din ve Bilim

"Sömürge aydınları, Batı toplumlarının sömürü sayesinde sahip oldukları 'refah, demokrasi ve insan hakları'na dayalı sistemin kendi ülkelerinde de kurulabileceğine inanıyorlar. İşin kolaycılığına kaçarak ve hazır şablonu taklit etmek suretiyle sorunlarını çözebileceklerini zannediyorlar. Batı ise, sürekli yenilediği reçetelerle onları bu yönde teşvik ediyor, daha doğrusu oyalıyor."

Haçlı Seferleri

Antik çağdan beri dünyaya egemen olmayı hedefleyen Batı, bunu gerçekleştirmek için sürekli bir çaba içinde olagelmiştir. Bu amaçla; son bin yılda hem farklı inançlara sahip Batı dışı ülkeleri hem İslam ülkelerini egemenlik altına almaya yönelik ataklarını kesintisiz sürdürmüştür.

Batı, İslam ülkelerini sömürgeleştirme bağlamında en önemli ve büyük çabayı, Haçlı Seferleri ile ortaya koymuştur. Avrupalılar, on birinci yüzyılda, haçlı bayrağı altında, topraklarını ve zenginliklerini ele geçirip, Müslümanları yeryüzünden silmek için birleştiler. Bu amaçla Müslümanlara saldırdılar ve yaşadıkları toprakları işgal ettiler. İslam dünyası, iki yüzyıl boyunca büyük kargaşalar, çalkantılar, yıkımlar ve felaketlere maruz kaldı. Yalnız Avrupa ve İslam dünyasıyla sınırlı kalmayan dünya dengeleri altüst oldu. Müslümanlar arasında çağımızdakini aratmayan fitneler, iç çatışmalar ve şiddet hareketleri boy gösterdi. Saldırganlarla işbirliği yapanların bireysel ve kitlesel ihanetleri İslam dünyasında sonu gelmez iç çatışmaları ve ihtilafları körükledi.

1096’daki Birinci Haçlı Seferi ile başlayan süreç 1272’deki Dokuzuncu Haçlı Seferini izleyen artçı sarsıntılarla birlikte yaklaşık iki yüz yıl gibi çok uzun bir zaman devam etti. Bu süre boyunca, İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklıktan da yararlanan Avrupalılar, Müslümanların yönetiminde olan her yere saldırdılar, tahrip ve işgal ettiler. Haçlı Seferleriyle üç milyon insanın ölümüne sebep oldular. Sadece ele geçirdikleri Kudüs’te bir hafta içinde yetmiş bin Müslüman ve Yahudi’yi katlettiler (1099).

Birçok Avrupa devletinin birleşerek yürüttüğü Haçlı Seferleri'nin asıl amacı, egemenlik ve sömürü olduğu halde, Hristiyan kamuoyuna kutsal toprakları geri almaya yönelik dini bir hareket olarak tanıtıldı. Savaşacak ordular bu inanç sayesinde oluşturulabildi.

Haçlı ordularının saldırıları; İslam dünyasının içinde bugünkü İsrail’in fitne misyonunu üstlenen ve sonu gelmez çatışmalara sebep olan Hristiyan devletlerin kurulmasını sağladılar. Başta Kudüs Krallığı olmak üzere; Urfa, Antakya, Hayfa, Yafa, Trablus ve Akka gibi şehirlerde koloniler, dukalıklar ve kontluklar kurdular.

Ancak, 1099 yılında Haçlıların büyük bir sivil katliamı yaparak ele geçirdikleri Kudüs’ü ve sırasıyla diğer topakları Selahaddin Eyyubi’nin (1138-1193) liderliğinde toparlanan Müslümanlar birleşerek geri aldılar (1187). Böylece, seksen sekiz yıl sonra Kudüs’ü ve işgal ettikleri diğer toprakları terk etmek zorunda kalan Avrupalılar, derin yara aldıkları bir yenilgi yaşadılar. Buna rağmen, cazibesine kapıldıkları doğunun zenginliklerini ele geçirmekten vazgeçmek istemeyen Avrupalılar Haçlı Seferleri'ni sürdürmekten de vazgeçmediler.

“Üstün İnsan” teorisiyle Hitler’e ilham kaynağı olacak kadar ırkçılıkta ileri giden Batı’nın isyankâr filozofu dahî gerçeği dillendirmekten kendini alamamış:

“İyi de, neden? Nedeni şuydu: Çünkü İslâm kültürü, asil bir kültürdü; çünkü İslâm kültürü, kökenlerini, temellerini insan fıtratına borçluydu (insanın fıtrî özelliklerini muhafaza edebilmesine borçluydu); çünkü İslâm kültürü, İspanya'daki Müslüman hayatının nadir bulunan, nefis hazinelerinin üzerinde bile hayata Evet diyordu!... Daha sonraları, Haçlılar, estirdikleri o toz bulutunun ortasında, aslında önünde diz çökmeleri gereken, diz çökmekle daha iyi bir yapmış olacakları bir şeye karşı, asil bir kültüre karşı, bizim bugünkü 19. yüzyıl kültürümüzle mukayese edildiğinde, bizim çağdaş kültürümüzün, kendisini, İslâm kültürünün yanında son derece ''yoksul'' ve oldukça ''geç kalmış'' bir kültür olarak görebileceği böylesine asil ve yüksek bir kültüre karşı savaş açmışlardı. Haçlılar, ganimet peşinde koşuşturuyorlardı, hiç şüphesiz ki. Çünkü Doğu, İslâm dünyası, zengindi..."1

Din ve bilim istismar aracı

Batının, her defasında gerçek niyetini gizleyerek bir takım değerlerin arkasına sığınmayı alışkanlık haline getirdiğine Müslümanlar, Haçlı Seferleri'nden beri yakından tanıktırlar. Irak, Afganistan ve benzeri günümüzdeki işgallerde de görüldüğü üzere saldırılarının kesintisiz olarak sürdüğünü de yakından görüyor ve biliyorlar. Haçlı Seferleri'nde “din”, on beşinci yüzyılda “coğrafi keşifler”, on dokuzuncu yüzyılda “ilerleme, kalkınma, uygarlaşma ve bilim”, günümüzde de “refah, demokrasi ve insan hakları” Batı’nın istismar ettiği konuların başında yer alıyor.

İslam dünyasına karşı Haçlı Seferleri'nden sonra on beşinci yüzyılda, Batılılar, bu kez “Coğrafi keşifler” başlığı altında istila hareketlerine giriştiler. Yeryüzünün büyük bölümünü oluşturan Asya, Güney Amerika ve Afrika ülkelerinden ulaşabildiklerine saldırdılar. Bu saldırıların amacı ülkeleri sömürgeleştirmekten ziyade; altın, gümüş, baharat ve diğer işlenmiş ve taşınabilir zenginliklere el koymaktı.

Daha sonra, sanayileşmeyle birlikte ham madde ihtiyacının ortaya çıkması; ilkel, gelişmemiş ve aşağılık saydıkları Batı dışı toplumları kılıçtan geçirip sahip olduklarına el koymak biçimindeki sömürgecilik şekil değiştirdi. Artık daha fazlasına, asıl zenginlik kaynağı olan hammadde kaynaklarını ve ucuz işgücü elde etmeye yöneldiler. Bu nedenle, özellikle ham madde kaynaklarına sahip ülkeleri doğrudan işgal edip kalıcı şekilde kendilerine bağladılar. Yüz milyonlarca zenciyi köleleştirip ucuz işgücü olarak kullandılar.

On dokuzuncu yüzyılda, İslam dünyası dışında kalan Batı dışı ülkelerin neredeyse tamamı sömürge statüsüne geçirilmiş oldu. Batı’nın dışında olup sömürgeleştiremedikleri sadece İslam ülkeleri beklemedikleri bir direniş sergileyerek planlarını sekteye uğratmıştı. İslam ülkelerini sömürgelerine katmaları için yüzyıl daha çaba gösterip beklemek zorunda kalmışlardı.

Bu arada din ve bilim dâhil her şeyin araç olarak kullanılabileceği yönünde Batı’da zaten var olan anlayış on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde önlenemez bir arzuya dönüşmüştü. Zira Avrupalılar, başlarını döndüren doğunun zenginliklerine hep muhtaç olarak yaşamaktan ve öteki ülkelerin bunlara sahip olmasından büyük rahatsızlık duyuyorlardı. Sarı ve siyah ırkın beyaz ırka hizmet etmekten başka bir görevi olmadığını ortaya koyan ırk teorisine göre, tüm Batı dışı ülkeleri ele geçirmek ve zenginliklerine el koymak onların doğal hakkıydı.

Katolik fanatizmden bilim fanatizmine

Tek başına fiziki güç, silah, saldırı ve işgallerle bu ihtiyacı uzun vadeli karşılamak mümkün görünmüyordu. Hristiyanlığın kullanılması da artık yeterli motivasyonu sağlayamıyordu. Daha güçlü bir ittirici güce duyulan ihtiyaç, bu iş için bilimi keşfetmeleri sonucunu doğurdu. (Gerçekten de bilimin ne denli elverişli ve isabetli bir seçim olduğu sonraki dönemlerde ortaya çıkacaktır.) Bundan dolayı, on dokuzuncu yüzyılda bilimsel çabalar çok hızlı bir artış gösterdi. Zaten öteden beri her toplumda dine benzer bir kutsallık ve saygınlığa sahip olan ilim/bilim, kısa zamanda sömürüyü destekleyen çok etkin bir güç haline dönüştürüldü.

Yeni dönemin felsefesini, teorik altyapısını ve ideolojisini pozitivizm kurdu. Auguste Comte, çağın ihtiyacına uygun biçimde Pozitivizmi sistematik bir bütünlüğe kavuşturarak adeta yeniden yapılandırdı. Ona göre, toplumsal sorunların çözümü için tek yol bilimdir. Din miadını doldurduğu için tarih sahnesinden çekilecek ve yerini pozitif bilimlere bırakacaktır. Artık maddi dünyayı doğaüstü güçlerin yönlendirdiği biçimindeki ilkel düşünce devrini tamamlamış olup, yerini bilimsel gerçeklere bırakma süreci başlamıştır.

Öte yandan, bilime dayalı dünya görüşünün güç kazanmasında paganizm ile vahyin ortak hasılası haline gelmiş olan Hristiyanlığın tutarsızlıkları da çok etkili oldu. Dinin egemenlik ve çıkar aracı haline gelmesi, pozitivizmin, teolojik ve metafizik dönemlerin sona erdiğini ve yerini pozitif akla dayanan bilimin aldığı iddiasına güç kazandırdı. Bu durum, dinden kaçışı hızlandırmakla kalmamış, din karşıtlığının güçlenmesine önemli oranda katkı sağlamıştır. Pozitivizmin giderek yaygın bir kabule mazhar olmasının altında yatan en önemli sebebin bu olduğunda kuşku yoktur. Aydınlanma ve sonrasında artan din karşıtlığı, Katolik fanatizmine karşı materyalizme sığınma gibi yorumlanabilir.

Hristiyanlığın, özellikle ortaçağda bilimsel çabaları şeytanlaştıran tutumu, materyalist akımların bilimsellik iddialarının yer tutmasında çok etkili olmuştur.2

Dinin yerini almakta olan bilimin materyalist temellere uygun olarak elbette sil baştan ele alınması ve yeniden yorumlanması gerekiyordu. Başta yaratılış olmak üzere, her konuda dine ait görüşler pozitivist bir yaklaşımla ayıklanmalıydı. Bunun için; Auguste Comte’un Pozitivizmi, Darwin’in Evrim Teorisi, Karl Marx’ın Bilimsel Sosyalizmi, Freud’un Psikanaliz Teorisi ve benzeri görüşleri temel alan sosyoloji, antropoloji, arkeoloji ve psikoloji gibi yeni bilim dalları oluşturuldu. Ekonomi, Hukuk, Eğitim gibi uygulamaya yönelik dallar da bu çerçeveye uygun olarak yeniden yapılandırıldı. Tam da Cemil Meriç’in dediği gibi:

“Antropoloji, Avrupa dışı toplumların belli tarihi şartlar içinde yorumu idi. Onun ilkel, geleneksel, yabani, arkaik diye damgaladığı toplumların ortak özelliği; sömürgeleşmiş olmak. Çok defa sömürge olmağa elverişli oldukları için ilkellikle damgalandılar. Sömürgeci emperyalizmle antropoloji çağdaş. İkisi de on dokuzuncu asrın ikinci yarısında doğdu. Bunun içindir ki evrimci antropoloji müspet bir ilimden çok Batı’nın çıkarlarını maskeleyen bir ideolojiydi.3

İdeoloji ile ilmin sınırlarını çizmek son derece güç. Yirminci asırda tarih, çok defa ve açıktan açığa siyasî bir ideolojidir. İktisat da, sosyoloji de öyle.4

Objektif sosyolojinin özelliği soyut ve müphem oluşudur. Bu itibarla da pek ilmî değildir. Ferdi hep aynı kalan basit bir unsur olarak alır. Oysa fert bilinen ve hep aynı kalan bir unsur değildir.5

Machiavelli ile Freud iki müşahit. Biri politikayı ilimleştirmiş, öteki ruhiyatı. Avusturyalı hekim çağdaş insanın kulağına, 'canavarsın' diye fısıldıyor, 'canavar ve hasta; dertlerinin dayanağı annene duyduğun itiraf edilmez şehvet, babana beslediğin hayvanca kıskançlık.' Ve Avrupalı, asırlarca gizli meziyetleri birdenbire keşfetmiş gibi mağrur. Psikanaliz kârlı bir mit. Kilisesi, rahipleri, ayinleri var. Şuuraltı, her istediğini kolayca elde eden mutlu azınlığın imtiyazı. Yığının bu gibi inceliklerden haberi yok. Upanişad 'Tanrısın' diyor insana. Freud 'İtsin' diyor. Hangisi haklı?"6

Böylece, dine ve kutsala karşı çıkanlar, her konuyu çözeceğine inandıkları bilimi kutsallaştırarak adeta yeni bir din oluşturdular.

Elbette Batı, yeryüzünün kaynaklarını, kendi toplumunda refah ve hukuka dayalı bir sistem kurmak için sömürmektedir. Kaynaklarına el koyup sömürdüğü ülkelere refah ve hukuk götürmek için bunu yapmadığı açıktır. Ancak sömürge aydınları, Batı toplumlarının sömürü sayesinde sahip oldukları “refah, demokrasi ve insan hakları”na dayalı sistemin kendi ülkelerinde de kurulabileceğine inanıyorlar. İşin kolaycılığına kaçarak ve hazır şablonu taklit etmek suretiyle sorunlarını çözebileceklerini zannediyorlar. Batı’nın evrensel değerlere sahip olduğu iddiasını propaganda değil de gerçek gibi algılıyorlar. “Çifte standart” uyguladıklarını, nimeti kendilerine külfeti ötekilere ayırdıklarını anlamak istemiyorlar.

Batı ise, sürekli yenilediği reçetelerle onları bu yönde teşvik ediyor, daha doğrusu oyalıyor. Oysa düşünmek gerekir ki; onların elde ettiği bunca imkâna sahip olmak için onlar gibi sömürgelere sahip olmak gerekir. Değilse, aynı standartlara ulaşmak için gerekli olan kaynak bulunamayacak, dolayısıyla aynı sistemin kurulması mümkün olmayacaktır. Ayrıca, aynı değerlere dayalı bir toplumsal düzene sahip olmayı istemek; zımnen, sömürüyü meşru görmek ve sömürgecileri haklı görmek anlamına gelir.

Dipnotlar:

1 Friedrich Nietzsche, Deccal-Sahte İsa, (çev. Yusuf Kaplan), Külliyat Yayınları.

2 Hristiyanlık ile bilim arasındaki çatışma, tüm dinlere mal edilerek haksız bir yargı oluşturulmuştur. Örneğin; bilgiye ve bilimin gelişmesine verdiği katkı ortada olan İslam’a bu konuyla ilgili son derece haksız ve yersiz saldırılarda bulunulmuştur. Batı’nın dine bakışı, bütün toplumlar ve inançlar için genel kural olarak ileri sürülmüştür.

3 Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İnsan Yay., İstanbul 1986, s. 30.

4 a.g.e., s. 29.

5 a.g.e., s. 188.

6 Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yay., İstanbul 1985, s. 493.

 

Yorum Yaz

Yorumlar

Haberi Sosyal Medyada Paylaş !

ANKETİMİZE KATILIN
Sitemize Nasıl Ulaştınız ?


HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
  • İmsak 04:57
  • Güneş 06:28
  • Öğle 13:13
  • İkindi 16:50
  • Akşam 19:45
  • Yatsı 21:09